Değişime Doğru

DEJENERASYON
Bütün kurumlarıyla yozlaşma alanları oluşturan beşeri uygarlık büyük değişimin eşiğinde bulunuyor. Bütün yozlaşmış kurumlarıyla birlikte Dünya, şimdiye kadar geçip geldiği çeşitli zaman ve mekanlarda hiç görmediği, hiç işitmediği ve hiç konuşmadığı gerçeklerle karşılaşma kaderinin icaplarını yaşıyor ve yaşamaya devam edecek.

Farkına giderek daha fazla vardığımız "yozlaşma" ve "yozlaştırma" işleminin ne kadar hızlı ve sevimli bir şekilde yayılmakta olduğunu görüyoruz. Bütün yüce değerler un ufak olup ayaklar altında kum taneleri gibi yayılıp gitmiş. Şaşkınlığın bu derecede şaha kalktığı görülmemiştir... Ne yol belli ne istikamet. İnsanlığın içinde bulunduğu bu durumlar çok önemli midir? Pek önemli olmasa gerek. Hangi merhalelerden geçerek bu noktaya ulaştığımızdır, önemli olan. Ulaşılmış noktanın haletini uzun süreli yaşayabilme ya da derhal ondan sıyrılabilme kabiliyetini gösterebilme, ancak geçirdiğimiz merhalelerin niteliğine bağlıdır.

Hepimizin gözlediği gibi, Dünya'nın her yerinde insanların sahip oldukları çeşitli kalınlıktaki kabukların çatlatılması, açılması; açılan kabukların altından çıkan kirliliğin giderilmesi için son derece yoğun bir çalışma var. Bu çalışmanın getireceği çok çeşitli olaylar her boyutta kendini göstermeye devam edecektir. Çünki sebepler bu neticeleri hazırlamıştır ve hazırlamaya da devam etmektedir.

Toplumsal, fiziksel ve jeolojik düzlemdeki olayların ana hedefi, insanlığın kendi şuur ve vicdanlarında meydana getirdikleri kabuklaşma sonucunda oluşan "yozlaşma" alanlarının içinden sıyrılabilme çabasını hızlandırmaktır. Her "yozlaşma alanı", içine aldığı her şeyin kendi iç yozlaşmasını sağlarken, içeride olanlar da kendi realitelerini pekiştirecek şekilde yozlaşmanın bütün etkilerini hissetmeye devam etmektedirler.
Beşeri kabukların çatlatılması, çizilerek açılması işlemi Yukarı'dan Aşağı'ya inen etkiler sayesinde sürüp gitmektedir. Çatlatılma ve çizilme işleminden sonraki aşama, yani bireysel ve toplumsal çaba harcayarak kabukları itmek, iç basıncı artırarak kabukları özden uzaklaştırmak biz insanlara düşmektedir. İç basıncı artırarak kabukların açılmasına devam etmeliyiz. Kuşkusuz bu kabuklardan tam olarak kurtulmamız, Dünya Yasaları'nın zorunlu bir gereği olarak, mümkün olmamakla beraber, onları kendimizden belli bir mesafede tutmamız mümkündür.

Her kabuk bize ait bir parçadır ve kesin kurtuluşa asla yer yoktur. Kabukları kendimizden uzaklaştırdıktan sonra onların tekrar bize geri dönmelerine imkan hazırlamamak gerekir. Kabuklaşma çok hızlı ve kolay şekilde bize her zaman yaklaşabilir. Bunun için içsel çabamızı, iç basıncımızı daima tetikte tutup, bu kabukların bizden yeterli bir uzaklıkta tutulmasını sağlayabilmeliyiz.

Bu kabuklar çeşitli niteliktedirler. Bireysel ve toplumsal, maddi ve manevi kabukların içinde en önemli olanı, yüzyıllardan beri bize kadar ulaşmış olan İNANÇ KABUKLARI'dır. Yıpranmış, eskimiş, içindeki özü tamamen kaybolmaya yüz tutmuş her türlü inanç kabuklarını inceltmek, eski özüne kavuşturmak artık imkansız hale gelmiştir. Bu durumu iyi anlayarak, yakıtı bitmiş ocağı yeniden canlandırıp alevlendirme gayretlerinin hiçbir neticeye ulaştıramayacağını son kez tespit etmek gerekir.

Hepimiz, her tekamül yolcusu, içinde yürümeye çalıştığı yolun kabuklaşmış inançlarından kurtulma gayreti içinde olarak, o inançlarla kendi tözü arasındaki mesafeyi giderek açmalı, her inancını ayrıntılı olarak incelemeye almalı, giderek iç basıncını arttırarak bu kabuklaşmış inançlarından uzaklaşarak Yukarı'dan gelmekte olan ışığı içine alabilmelidir. Kabuklar bizim kendi kabuklarımız.

İnsanlık olarak sahip olduğumuz bütün inançların her birinin tözümüzle olan bağlantısını GEVŞETEREK, azami derecede bir gevşeklik sağlamak Yeni Çağ'a hazırlanmanın en emin ve etkili yoludur. Her konuyla ilgili "gevşekliği" mümkün olduğu kadar hızlı bir şekilde sağlamak gerekmektedir. Her inancın çok daha farklı bir şekilde anlaşılabilmesi için, katılaşmış anlayış ve inançları yumuşatmak, onlarla olan bağları gevşetmekten başka yol yoktur. Kabuk değiştirmek, çok daha ince, ışığı geçirebilecek kadar saydam kabuklara sahip olmak için esneklik gösterebilmek şarttır.

Dünya, kabuğunu değiştirme hedefine pek çok yakınlaştı. Değişimin maddi ve manevi sarsıntılarını yaşıyoruz.
Dünya hayatının şimdilerde nasıl bir durum içinde olduğunu hepimiz görüyoruz. Toz duman arasında fark edilen ikiyüzlülükten ibaret olduğunu görmemek ne mümkün! İnsanlığın birbirinin gözlerine bakacak hali kalmamış; yüzler dümdüz, anlamsız, derinliğini kaybetmiş, yüzeysel... İki yana bakan iki sima bir kafaya yerleşmiş... Biri konuşurken öteki susuyor; öteki konuşurken diğeri susuyor. Kimse kimseyi anlamıyor, anlamaya da çalışmıyor. Herkes şuursuz bir şekilde, koşum takımlarıyla bağlı olduğu duygu arabasını çekmenin, bir yerlere ulaşabilmenin telaşı içinde...

Evet, duygular! Duyguların, geliştirilip deneysel doyuma ulaşabilmesi için biz insanlar bütün hareketleri, türlü kalıplara sokarak yapıyoruz. Kimisi için vicdani olurken, kimisi için de nefsani oluyor.

Duygularıyla birleşmeyen insan var mıdır acaba? Duygularının hamalı olmayan, ilerleyeceği yolu unutmayan, neden sonra sağduyusunun önden ilerleyerek bıraktığı izleri takip etmek zorunda kalmayan insan nerede?

Bu sorular hemen her çağda cevapsız kalmak zorunda kaldı. Çünki Dünya insanı duyguları yönünden yük almakta, elde ettiği duygusal deneyimlerle maddenin belirli yoğunluğunu yaşamaktadır. Kısaca, duygularını nasıl maşa olarak kullanabileceğini öğreniyor. Maddeye olan yaklaşımı duygularımızla yapabiliyoruz. Duyguların hedefi, bu durumda, insanı maddeye bağımlı hale getirmektir.

Hem bağımlı olmak, hem de duyguları kontrol edebilmek ancak tek hedefe bağlanmakla olur. Bu tek hedef varlığın "kendini fark etmesi", kendini tanımasıdır. Kendini fark etmek; duygulara olan bağımlılıktan kurtulup, onları bir maşa gibi kullanabilmenin esaslı başlangıcını oluşturmaktadır.
İnsanlar duygularının esiri olurlarken, esasında kendilerini tanımamakta sabitlik gösterdiklerini ifade etmektedirler. Kendi varlığımızı yüceltmek yerine, maddenin varlığını yüceltmek için çalışıyoruz. Sonra geriye dönüp, "Bakın yarattığımız şu uygarlığa, şu irfana" diyerek caka satıyoruz. Böylece maddeye hükmettiğimizi de sanıyoruz. Oysa işler başka türlü çalışıyor: Madde, duyguları kendine mal etmeye ve onları kendi düzeyinde tutmaya çabalıyor. Bundan dolayı hiç durmadan duyguları yükseklere çıkarmak için yarışılıyor. Maddenin aracılığı ile salt düşünce planına yükseleceğimizi sanıyoruz. Ama neyseki böyle olmadığını, habis bir hücre çoğalması gibi her yerimizi kuşatmaya devam eden yozlaşma alanlarıyla görebiliyoruz!

Yozlaşan her şeyin yerini sonunda bereketli alanlar almaktadır. Yozlaşmanın hızını direnç göstererek, gayet dikkatli bir şekilde; maddenin bizden istediğini ona vermek, ondan da istediğimizi almak gerçek bir yaşam sanatı olmaktadır. Varlıksal şuur ve hedefimizi kaybetmeden maddenin imkanlarından yararlanmak, ona ve kendimize en faydalı yükseltici tesirleri almak ve vermek marifetin ta kendisidir!

Dejenerasyon alanlarından kurtulmak için yukarıdan gelen (pozitif değerli) etki ile aşağıda olan (negatif değerli) etkiyi buluşturmak gerekir. Yatay negatiflerin pozitif düşeyleri itmesinden doğan gerilimi hissederek o İTME'yi çekmeye dönüştürmektir, kısaca...

Negatif durumu iyi hissetmek (pratikte nefsani eğilimler), onu kontrol altında tutmak ve iyi anlamakla pozitif olan (pratikte vicdani olan) zaten kendiliğinden hissedilir. Bereket versin ki, pozitif etki negatife devamlı akış halindedir. Bu akışı yakalayıp negatife ulaştırmak (vicdani olanı nefsani olana hakim kılmak) insana bağlıdır.

Bugün tüm Dünya'da bir kargaşa devri yaşanmaktadır. Biz buna yerleşik deyimimizle TEŞEVVÜŞ diyoruz.

Kargaşanın altında yatan öğe, bireylerin ve onların bağlı olduğu planların kapasitelerine bağlı olan çabalardır. Yukarıdan gelen her türlü yardıma rağmen daha önceden çizilmiş sınırlar içinde kalan çabalar, bu sınırları aşabilecek kabiliyette bulunmamaktadır. Bizlere düşen en önemli vazife, bireylerin sınırlarını en iyi şekilde belirlemek ve bu sınırlar içindeki kapasiteden azami şekilde yararlanmaktır.

Kargaşa döneminde varlıkların meydana getirdikleri olaylar, zaman zaman kendi insiyatifleri ile olsa da, zaman zaman çeşitli tesirlerle de olabilmektedir ve olabilecektir.

Yukarıdan gelen baskılı etkilerin yanı sıra yataydan gelen, yani fizik plandan gelen etkiler de vardır. Birey Yukarıdan aldığı etkiyle yatay plandaki diğer varlıklara yönelebilir. Bu sırada da şuur alanlarında farklı iletişimler meydana gelir. Bu varlıkların meydana getirmiş oldukları olaylar ile daha sonra meydana getirebilecekleri olaylar, içinde bulundukları bu etkilenme esnasında azami derecede her türlü faaliyeti biraraya getirebilme imkanlarını aramaktan ibarettir.

Metapsişik Derneği ve onun yıllarca süren çalışmasının meydana getirdiği topluluklar bir ORTAK ALANA sahiptir. Bu büyük topluluğun bireyleri kendi kişisel etki alanlarına sahiptirler. Bu alanlarda işbirliği içinde oldukları bireylerin etkilerini sürekli olarak görmek mümkündür. Dıştan gelen bu etkilerin nitelikleri bireye de sirayet eder. Duyguların devreye girmesi suretiyle ani sarsıntılar da ortaya çıkar.

Karmaşa ya da teşevvüş devrinin tamamen alanlar ile yakından ilgisi vardır. Bireylerin kendilerini yeni tesir alanlarına adapte edememelerinden dolayı ortaya çıkan komplikasyonlar neticesinde uyumsuzluk göstermeleri ve yolun ağırlığından dolayı gidişe ayak uyduramayıp, son bir çaba olmak üzere, diğer varlıkların alanlarına etki edebilme şeklinde yönlendirmeye tabi tutmaları ve sonuç olarak ise güçlü alanlara etki edemeyip, ancak girebildikleri alanlara girmek suretiyle o etki alanları içindeki bulanıklığa da sebebiyet vermeleri çok doğaldır.

Yukarıdan gelen enerjiyi en iyi şekilde özümlemek gerekiyor. Bizlere doğru uzanmış olan ve tamamen üzerimizi kaplamış bulunan enerjinin alanlarımız üzerindeki baskısı, alanlarımızın kapasitesine uygun bir şekilde giderek ağırlaşmaktadır. Tahammül sınırlarımız zorlanıyor. Meydana gelen olayları, son derece uyanık bir şekilde, tamamen duygular düzeyinin üzerine çıkmak suretiyle değerlendirmeliyiz.

Varlıkların kendilerine ait etki-şuur alanlarının zayıflaması, kendilerine yönelen öteki alanların etkileri altına girmelerine sebep olmaktadır. Oysa varlıklar, vazifeleri itibarıyla, alanlarını korumak, hatta birbirlerinden bile korumak zorundadırlar. Hepimiz gayet kritik bir noktada bulunuyoruz.
İkibinli yıllara doğru büyük sancılar içinde ilerlerken, en ağır liyakat imtihanlarından geçirilmek suretiyle bütün esneklik ve uyum süreçlerinin eğitimini gören bizler, yani insanlık, tam bir genel teşevvüş devrinin varlıkları olarak rollerimizi yerine getiriyoruz.

Bu ağır ve genel teşevvüşün zeminini duygulara, hissiyata bağlı içgüdüsel hayatın hakimiyeti oluşturur. Vicdan ve sevgiden giderek yoksunlaşan bilgisiz bir insanlığın "sınavcı tesirler" karşısında gösterdiği davranış tutarsızlığı, şuurlardaki perdelerin iyice kesifleşmesine, kalınlaşmasına, insanı kendi kendinin içine hapsetmesine neden olmaktadır.

Bilgi sahibi, şuur kapasitesi gelişme yolunda olan kişiler bile Dünya'nın bu Teşevvüş Çağında, bencil istek ve eylemlerin esaretine girerek, yanlış olanı doğru olanla karıştırmakta olduklarını ayırt edemeyecek hale gelmişlerdir.

Bilgisi olanların, özbenliklerini değil, kendilerini uykuya sokan boş hayal ve umutları, geçici olan tatları, kısacası yarattıkları mantal putları dost edindiklerini görmemek imkansızdır. Nefsaniyet; arkadaş, yoldaş ve kılavuz edinilmiştir.

Bütün tekamül seviyelerinde insanları teşevvüşe sokan "sınav etkileri"nin harekete geçirdiği mekanizma, duygulardır. Duygular (hissiyat), ister şuurlu ister şuurdışı olsun, Dünya Hayatı'nın gerçekleşmesinde en büyük rolü üstlenmiştir. Dünya Hayatı'na bizi bağlayan, ona hizmet etmemizi kolaylaştıran, ama gene de ona galip gelerek, gelişmemizin bu aşamasını sağlamamıza yardım eden duygulardır.

Dünya'nın bu SİKLUS içerisinde geçirmiş olduğu aşamalar daima bir çağdan diğer bir çağa, BİN YILLIK umutlarla sıçrayarak olmuştur. Her yeni bin yılın arkasındaki umut dağlarına tırmanan beşeriyet, şu son bin yılın içinde, SİKLUS'un sonunda olduğunu için için fark ederek artık maddenin kendi üzerindeki tahakkümüne bir sınır koyabilmenin savaşını vermeye çalışmaktadır.

Bütün yozlaşmalar, SON ZAMAN'ın hazırlığıdır. Etkilerin artmasıyla oluşan iç ya da dış cazibelerin çoğalmasına karşı gösterilen tepkilerin sonucu oluşan bir durumdur. Bencilliğin yapışıp kaldığı cazibelere karşı vicdani tepkilerin sebep olduğu bir durum olarak yozlaşma oluşmaktadır. Yozlaşma Alanları'nın içine giren insanlar da kendi içlerindeki yozlaşmayı oluşturmaktadırlar. Kısaca, yozlaşma alanının rengine uyan renkleri ortaya çıkmaktadır. İstidadına göre yozlaşmadan payını almakta, ihtiyacını gidermektedir.

Her şey Büyük Sıçrayış ve Değişimin son hazırlıklarının bir yansımasından ibarettir. Olanların hiç biri olması gerekeni temsil etmiyor. Simgeciliğin doruk noktasına ulaştığı bir anlatım tekniği içinde İdareci Planların yarattığı çok maksatlı işlevlere sahip etki alanlarının harekete geçirdiği "kasıtlı karmaşa" SİKLUS'un en belirgin işaretidir.

SİKLUS'un sonuna en yakın konumda bulunurken, beşeriyetin çok yönlü baskılar altında tutularak hızla uygulanması gereken eprövlerin ateşi altında çırpınması bütün Dünya'da gözlenmektedir.

Kısaca bütün beşeriyet, yüzüne tutulacak olan Hakikat Aynası'na, Yüce Bilgi Işığı'na doğrudan doğruya bakabilecek kudrete ulaştırılma hazırlığını bitirmek üzeredir. Ancak bu vasıtasız bilgiyi elde ettikten sonradır ki Dünya'da kurulacak olan "yeni düzeni" yaşamaya hak kazanacaktır. Demek ki Yüce Bilgi Işığı tüm insanlığı, O'na doğrudan bakabilenler için, beşer üstü bir Realiteye götürücü bir kudrete sahiptir.
Her şey tekamül yolunda en yetkin bir şekilde ilerlemekte, eprövlerin içinden art arda geçilmekte, tüm karmaşalar yaşanmakta, karınca ile fil aynı imtihanı vermekte, SİKLUS'un zafer kazanması için çaba harcamaktadır.

Sonunda her şey baştaki amaçla birleşecektir.

ESNEKLİK ve UYUM
Bütün insanlık, aşağıdan ve yukarıdan kendisine yapılan her türlü baskı etkisine karşı esneklik göstererek ortak anlayış alanları, uyum sağlayan alanlar meydana getirebilmenin çeşitli imtihanlarından geçmektedir. Her imtihan yeni bir uyum alanının oluşmasına yarayan işaretlerle dolu hadiselerdir. Nasıl nitelenirse nitelensin maddi ve manevi bütün hadiseler, temel amaç olarak, içlerinde taşıdıkları zorlayıcı güç sayesinde insanlığı uyuma zorlar. Uyumun süresini sabırla ifade ediyoruz. Uyum süresini mümkün olduğu kadar uzun tutabilmek, yeni katılımlarla genişleyen ortak alanlar için yeni uyum durumları oluşturmak, yeni organizasyonlara gitmek gerekiyor. Bu işlemlerdeki aksaklıklar, eninde sonunda insanlığın ağır imtihanlara maruz kalmasına sebep olmaktadır.

İşte, şimdi Dünyamız ve Anadolu, böylesi "yenileştirici" etkilerin zorlayıcı gücü karşısında ortak alanlar yaratmak, bu alanlar sayesinde özel ve genel uyumu sağlamak zorunda bırakılmıştır. Tabiat olayları ve toplum olayları, hepsi ortak anlayış alanlarının sevgi halkasıyla çevrelenmesi işleminden başka bir şey değildir. Bütün yorumların ve açıklamaların bittiği noktadan itibaren UYUM ALANLARININ oluşması başlar.
Uyum alanları çok canlı, kıpır kıpır; her yeni duruma karşı yeni bir uyum sağlamak konusunda hiç durmadan insanı uyarıp durmakta. Uyum sağlanamadığı sürece acı ve keder kaçınılmaz sonlar olarak; uyum sağlandığı takdirde sevinç ve mutluluk da kaçınılmaz sonlar olarak karşımıza çıkıp durmaktadır.

Uyumsuzluk alanlarının yarattığı yozlaşmış hayat alanlarının her yeri kaplamasındaki bu hıza şaşmamak gerekir. Herkes kendi yozlaşmasını kendi imkanları içinde yaşamakta, tekamül sürecinin işleyişinde en önemli bir yeri işgal eden "kabuklardan uzaklaşma"eylemine giderek daha fazla yaklaşmaktadır.

Uyum alanlarını ortak hale getirmek için "kabukların" neler olduğunun farkına varmak, bu kabukları söküp atabilmek için onları önce çatlatmak, sonra kabukları aralayarak, içsel bir çaba ile onları kendimizden uzaklaştırmak, onların mahiyetini açıkça anlayacak şekilde kendimizden uzakta tutmak gerekmektedir.

İnsanlığın en büyük uğraşısı, kendi eliyle yarattığı bu kabuklardan kurtulma mücadelesidir. Az kaldı...

Kabukların her türlüsünden uzaklaşma çabasının meydana getirdiği boşluğu aydınlatacak olan BİLGİ IŞIĞI'nın parlaması giderek artıyor.

Ya kabuklardan kurtulacağız ya da kabuklaşmaya devam edeceğiz. Her ikisinin sonuçlarını kendi elimizle hazırlamış olacağız.

Anadolu Ulusu esnektir!

Esnekliğin ne denli zorluklarla elde edilebildiğini bilen bilir. Bu esneklik basit anlamda bir esneklik değil, zaman içinde her yönden gelen baskılara karşı gösterilen uyum sağlamanın esnekliğidir. Üzerine yapılan gerek düşey, gerekse yatay planlardan gelen etkisel baskılara karşı göstermiş olduğu tutumun diğer adı SABIR'dır. Bu sabrı sayesinde yüksek bir uyum sağlama ve adaptasyon niteliği kazanmış, her bozucu ve yıkıcı yatay ve her yükseltici düşey etkilere karşı UYUM sağlayarak, tekamülünün kendisinden istediği nitelikleri kendi bünyesinde var etmeye devam etmiştir.

Uyum alanlarını çevremizde süspansiyon gibi kullanmalıyız. Tamponlar dış etkilerle kendi aramızda bir esneklik oluşturan olgu olmalıdır.
Anadolu Ulusunun uyum yeteneği eşsizdir.

Bu ulusun tarihini bir gözden geçirelim, ama bu açıdan bakarak... O zaman ne müthiş bir topluluk karşısında ya da içinde olduğumuzu anlamamız mümkün olabilecektir.

Yeni Çağ'ın eşiğinden geçerken bütün dünyanın geçirdiği çok baskılı imtihanlar dizisinden nasibini almayan hiçbir yaratık yok gibi. Hangi şuur düzeyinde olursa olsun, bulunduğu düzeyin üstünden ve altından gelen, "zaman-mekan enerjisinin" etki alanı içinde bulunmamak mümkün değil... Bu yoğun baskının varlıklar üzerinde meydana getirdiği derin yankılar ve sonuç olarak gösterilen tepkiler, varlıkların bünyelerinde taşıdıkları çeşitli dirençlerin bir özeti mahiyetindedir. Dirençler... Evet, işte bu tortulaşmış kalıntılar, hepimizin mükemmele doğru hareketimizi zorlaştıran ve çoğu kez de hareketi durduran, yolun değişmesine sebep olan ve sırf varlığın kendisinden kaynaklanan bir husustur.
Dirençler, realiteler arasında bulunan tampon realitelerin bir çeşit uyum sağlama aygıtları gibidir.

İki realite arasında, çeşitli zaman süreleriyle kalan varlık -eskilerin araf ehli- bünyesinde taşıdığı dirençlerin güçlerini değiştirerek bu iki deniz misali realiteler arasında kendisine yer bulma savaşı verir. Dirençlerin güçlerini değiştirebilme esnekliğini gösterebilen bir varlık, bulunduğu ortamın her türlü değişimine uyum sağlayabilen bir varlık niteliğini kazanmıştır ki, tekamülün temelinde bu "uyum sağlama iradesi" de büyük bir yer tutar.

Dirençler türlü türlüdür. Eskilerin nefs ifadesi ve bundan türemiş nefsaniyet de dirençlerin anlatımı için zamanın ihtiyacına cevap veren bir kavram olarak kullanılmıştır. Ruh ve Maddede, Sevgi enerjisinin deviniminde dirençler büyük rol oynamaktadır. Sevgi ve nefret, direncin niteliğine bağlı iki ters uç gibi görünür. Oysa dirençler Uyum Sağlama İradesi'nin etkisiyle direnme güçlerindeki değişimlerle fonksiyon değişimlerine her zaman uğramışlardır.

Dünya hayatının Ruh Varlığı'na karşı gösterdiği doğal bir etki de işte bu direnç konularıdır. Maddenin her türlü etkisine ve direncine karşı, enkarne olan varlıkların da etkileri ve dirençleri vardır. Realiteler arasından ilerlerken, ihtiyaç ve gerekçelere uygun olarak, çeşitli esnek hareketler göstermek ve her esnek hareketin, beraberinde getirdiği uyum alanlarında yeterince alıştırmalar yaparak -reza ve sabır haleti- bilgi, görgü ve tecrübeyi arttırmak esas fonksiyonumuzdur.

Realiteler yerlerini daha kapsamlı realitelere terk etmek zorundadır. Realiteler statik ve tek biçimli değillerdir. Bu bakımdan realite hareketlerini izlemek çok önemlidir ve maharet ister. İzleyebilmek maharetini gösteremeyenler için en emin yol direnç sistemlerini devreye daha fazla sokmaktır. Katılaşıp esnekliğini kaybeden bir yaylı sistemin de çeşitli baskılara göstereceği uyum çok azalır. Hayatımızın bütün mücadelesi, esneklik ve uyum sağlama hususunda bize türlü ıstıraplar getiren dirençlerimizin niteliğidir. Sevgi, hoşgörü, merhamet, dostluk, sempati ve bunların karşıtları dirençlerin gücüne bağlıdır.

Uyum ve esneklik süreçlerinin her an hakim olduğu madde aleminde ayakta kalabilmenin yolu duygularımızı kontrol edebilmekle başlar. Uyum ve esneklik, bütün benliğimizde, sonsuz enkarnasyonlar süresince, ulaşılması gerekli olan bir hedeftir. Her merhalenin, her yeni ufkun, ulaşıldıkça genişleyen varlıksal mekanların zaman ve mekan icaplarına uyum sağlamak ve bunun içinde her yönüyle esneklik gösterebilmek gerçek bir yok oluştur. Gerçek kendini tanımak; nedir, kimdir ya da ne ve kim sorularının aşılmasından sonra gelen varlık şuurunun içinde BÜTÜNLÜĞÜN bir bütünleyicisi olduğunun farkına varmadan bir Bütünleyici olmaktır. BİR'lik şuurunun içinde erimektir.

Dünyanın enerjileri yeni bir hız kazanmıştır. Bu durumu bazı insanlar fark etmektedir. Değişimin farkına varmak, kendi varlığımızda ve toplum hayatındaki hızlı değişimin meydana getirdiği gerilime dayanmak, yeni ve güçlü titreşimlere tahammül etmek son hedefimizle ilgilidir.
Birey, toplum ve insanlık olarak; değişim etkilerine, titreşimlerine karşı bir esneklik sağlamak, yani tahammül göstererek uyum sağlamak için önceden gerilime muhtacız.
Esnekliği artırmak için gerilmeye karşı denenmek gerekir.

Bu deneme gerilime dayanma, tahammül gösterme denemesidir. Kuşkusuz tahammülün çeşitleri ve bölümleri de mevcuttur. Her bölümün baş ve son sınırları vardır.

Esnekliğin sağlanması için gerilime (germe ve gerilme) muhtacız. Esnekliği arttırmak için de gerilmeye karşı denenmek gerekir. Bu deneme gerilime dayanma, tahammül denemesidir.

Tahammülün diğer ifadeleri uyum, sabır, sınanmadır.

Gelişmenin, tekamülün değişmeyen amacı, bedenlenmiş ruhun, insanın tam bir gerilmeye ihtiyacı olduğudur.

Gerilmek bizim temel gelişim, tekamül ihtiyacımızdır. Kopacak derecede gerilime dayanarak esnekliğimizi geliştirmek ve büyük uyumu sağlamak, tekamül sıçraması yapabilmemizin gerekli şartıdır. Ama yeterli değildir.

Esneklik Yasasının özünü anlayabilmemiz için, kopma ve tahrip olmadan sürekli denemeler yapmamız gerekir. Dünyaya geliş, her türlü görünümüyle maddenin etkisine karşı tahammül gösterebilmek ve Esneklik Yasasını deneysel olarak öğrenmektir. Kainatların her türlü şartlarına ve yasalarına uyum sağlayarak ve ondan yararlanarak bilgi ve görgüsünü çoğaltan ruh varlığının gelişimi bu yolla olmaktadır. Çeşitli hayatlar, çeşitli esneklik, eğitim ve uygulamaları demektir.

Esneklik dikey ve yatay olarak mevcuttur: Ruhsal Dünya'nın, İdareci Mekanizmalar'ın, varlıklar ve eşya üzerindeki değişim tesirlerinin meydana getirdiği (dikey) gerilim ile Dünya üzerinde meydana gelen varlıksal ve maddesel (yatay) gerilim etkilerinin kesiştikleri noktalarda gösterilen esnekliğe İdrakli Esneklik denir; yani kesişme noktalarını iyi keşfedip o noktalardaki gerilimi tespit edebilmektir.

Dikey etki bir burgu gibi dönerken, etrafında "etki alanları" meydana getirir. Hız yavaşladıkça alanlar daha geniş ve az etkilidir; dönme hızı arttıkça alan daralır ama etkisi yüksek olur.

Düşey etkiler, yukarıdan gelen ve dış etkiler arttıkça çeperlerde baskı artar. UYUM; dıştan gelen baskıya karşı iç hacmin büyümesi, dıştan gelenle çeperlere olan basıncı ayarlı tutabilmek, esneklik göstermektir.

Alana yapılan baskıda, alan çeperlerine kadar bu baskı ulaşır. Alan baskısıyla çeperin gösterdiği direnç esnekliği UYUM demektir.

Bilinmesi gereken şudur: Gerilimi arttıran duygulardır. Duyguları kontrol etmek esneklik demektir. Zemberek gibi boşalan ve tekrar kurulan duygular... Zembereğin boşalmaması duyuların kontrolü ile mümkündür. Duyular yay gibidir. Yukarıdan ve aşağıdan gelen etkilerle körüklenirler.

Duyularda esneklik elde edilmeden doğru karar, doğru uyum elde edilemez.

Gerektiği zamanlarda duygu yaylarının hamasiyetini bozmadan germek ve gevşetmek, dozunda işlem yapmak ve duyuları birbirine ekleyerek sonsuza açılmak... Bedensel hayatın duyularından ötelere geçerek beden dışı hayatın duygularını da kontrol edebilmek... Bedende öğrenilenler, beden dışı hayatın duygularını (astral ve mantal duygular) daha iyi kullanmamızı sağlar.

Duyguları kullanabilmek için her duyguyu tek başına gözleyebilmek ve onu tecrit edebilmek gerekir. Esneklik elde edildikten sonra duyuların kontrolü mümkündür.

Kendimizin, çabamız ve idrakimiz sonucu yarattığımız esneklik ile Ruhsal Planlar'dan gelen etkilerle oluşan bir esneklik...

Yukarıdan bir darbe tarzında gelen etki, içimizdeki gerilimi artırmakta ve dış çeperleri zorlamaktadır. Yukarıdan gelen dikey gerilimle, aşağıda bizde olan yatay gerilimin (tesir baskılarının) kesişmesini sağladıktan sonra, ortaya çıkan gerilimi benimsemek, ona uyum sağlamak, tahammül göstermek esastır. Esneklik Yasasının ilkesi UYUMDUR.

Gerilimin her noktasına uyum sağlayabilmek, varlığımızın her yanında bu gerilimi hissetmek ve iç gerilimi ona göre ayarlamak gereklidir.

İnsanlık olarak, Yukarıdan ve Aşağıdan gelen her türlü gerilime (baskıya) uyum sağlamak esnekliktir. Esneklikte en önemli husus ise gerilime uyum sağlamak, gerilimi her yönüyle hissetmek, kabullenmek ve yaşamaktır.
Tekamül realitelerinin, kademelerinin esnekliği kendi durumlarına göre bir esneklik içindedir ki, buna Durum Esnekliği denir.

Varlığın duygusal hassasiyeti arttıkça (algılama gücü geliştikçe) yüzeylerdeki gerilim (maddi hayatın etkileme nispeti) artıyor. İçimizde hayatın bu etkisine uyum sağlayıp gerilimi hissetmeye başladığımız zaman, gerilim etkisini kaybeder. Esneklik amacına ulaşmış olur.

Dünya "büyük değişim" için gerilim içinde, yani gerilim yüzeyleri çok artmış durumdadır. Değişim-dönüm noktası, çok uzun ve çok eskiden beri hazırlanmakta, dozu gittikçe arttırılmaktadır. Şimdi ise en son aşamadadır. Dinlerin temel işlevi de insanları son değişime hazırlamaktır.

Bedenden kurtulmanın, bu yükten kurtulmanın en kullanışlı yolu, ESNEKLİĞİ kazanmaktır. Yüklerden teker teker kurtulmak gerekir.

Esnekliğin temel ilkeleri:
· Olmadan olanı anlayabilmek;
· Olmadan olana uyum sağlayabilmek;
· Olacak olanı yok etmek;
· Önceden sonrasının sonrasını hissetmektir.

ORTAK ALAN
Madde dünyasının çeşitli planlarında olup biten bütün hadiseler, BÜYÜK ORTAK ALANIN bir an önce oluşmasına engel oluşturan her türlü engelin ortadan kaldırılmasını hedef edinmiştir. Görünürde olumsuzmuş gibi görünen hadiselerin amaçları müspet bir amaca yönelmiştir. Her şey müspete akmaktadır.

Yüce Bilgi; her şeyi ve her varlığı şemsiyesi altında tutan Yüce Planın insanlığa, ama insanlığın kendi cehit ve isteğiyle meydana getirdiği yükselti kazanmak iradesinin bir sonucu olarak, yapmış olduğu en büyük akış, en yüce yardımdır. İşte bu Yüce Bilgi iledir ki bütün insanlık, sırf bu Büyük Değişim için kurulmuş olan Dünya okulundan terfi ederek hakiki bir ruhsal gelişimin zeminine sıçrayacaktır. Bu sıçrama Varlıksal bir sıçramadır. Dünya bütün geçmişiyle bağlarını koparıp yüksek geleceğin iplerine sıkı sıkıya yapışacaktır.

Spiritüel hayatın bütün insanlara "gerçek hayat" hakkında bir örnek oluşturması için verdiği mücadelenin ne kadar zor olduğunu, şu son seneler içinde açıkça müşahede edebiliyoruz. Hakiki "manevi-ruhsal" hayatı asırlardan beri yaşayamayan beşeriyetin, böyle bir ihtiyacı tatmin etmek için olmadık araçlara başvurmasını hoş görmek gerekir. Dindarlığı ya da dinsel şuuru geliştirerek tanrısal bir yakınlaşma sağlamak için çok dar bir ufuk altında çok acil cehitler gösteren kitlelerin aynı zamanda büyük bir teşevvüş devresi içine girmiş olmaları sonucu, çok büyük sayıda insan sarsılmış ve asıl vazifelerinin doğrultusundan kaymışlardır.

Gerek dünya, gerekse ülkemizin geçirmiş oldukları teşevvüş dönemlerinin etkisi, üst üste binerek şimdi gözlemleyip yaşadığımız toplum hayatını oluşturmuştur. Ama sanki bu teşevvüş devresinden bir türlü kurtulmamak ve uyanmamak gibi kuvvetli bir eğilim de var.

En kısa sürede toparlanmamız gerekmektedir. Yarattığımız yapay sebepleri ileri sürüp siyasi, ekonomik, askeri ve toplumsal uyanmayı geciktirmemizin bedelini ağır ödüyoruz. Toplumun bünyesi, hemen her önemli noktasından yara almış durumdadır. Alınmış olan yaraların bir an önce onarılarak yeni bir ALAN kurulması acilen gerekmektedir. Bu yeni alan kendi içimizdeki değişik savrulma hareketleriyle bizi baş başa bırakacaktır, yani ıstıraplı bir hayatla... Ama bu ıstıraplı hayat bile tüm insanlığı en büyük Ortak Alana taşımak içindir. Ve sadece bizler değil, Ruhsal Yöneticiler de hızlanan zamana ayak uydurmak çabasındadır.

Yüksek İdareci Planlar'ın kendi aralarında yarattıkları büyük Ortak Alanlar, yani başka bir deyişle ara planlar, işlevleri çok yoğun ve hızlı bir tempoya bürünerek, ta İlk Başlangıçta belirlenmiş olan Büyük Son'un, Nihayetteki amacın bütün ihtişamı ile ortaya çıkmasını hazırlamaktadırlar.
Bütün vazifeliler, bilerek bilmeyerek, bedenli bedensiz, bu Evrensel Değişimin hazırlığıyla ilgili işlerini sona erdirmenin telaşı ve aceleciliğini göstererek, insanlığın en hayırlı bir yolda ilerlemesini sağlamak için bütün güçleriyle çalışmaktadırlar.

Şu ana kadar kendi ayakları üzerinde durarak, kendi iradesini kullanarak geçip geldiği bütün imtihan yollarının, öğreti ve tatbikat yollarının insanlığı bir eşi ve benzeri olmayan bu devre içine getirdiğini görüyoruz.

Bu devredeki zaman ve hayat şartlarının meydana getirdiği emsalsiz oluşumların en büyük hedefi, Büyük Değişime gidecek olan yolların birleştirilmesi, en küçük sızıntıdan en büyük nehire kadar bütün akışların tek bir mecra içerisinde yollarına devam etmelerini sağlayacak olan Yüce Bilgi'nin ortaya çıkması için gerekli olan iç ve dış şartları ve imkanları hazırlamaktır.

Yüce Bilgi, Dünya'da şimdiye kadar görülmemiş en büyük ORTAK ALANI meydana getirdikten sonra TEK'liğin, TEK'leşmenin sağladığı "çekim gücüyle" bütün insanlığı Büyük Değişim düzlemine adeta emercesine çekerek, en yüce tekamül sıçrayışına sebep olacaktır.

Herkes kendinde mevcut kapasiteye göre bu Değişimden nasibini almak için hummalı bir çalışma içinde görevlerini yerine getirmeye çalışıyor.

BÜYÜK SIÇRAYIŞ
Uzun süreden beri kargaşa ve karmaşa içinde bulunan beşeri hayatın göstermiş olduğu bu umutsuz manzaranın arkasından Büyük Sıçrayış'a hazırlanmakta, hem de olabildiğince son hızla hazırlanmakta olan Dünya'nın telaşlı eylemleri ve etkinlikleri kendisini göstermektedir.

Dünya'nın Başlangıç Devresi'nden bu son döneme kadar olan tekamül serüveninin yöneticileri bu işlerini, bir an önce, tam istenilen şekilde sona erdirip Vazifelerini Yüce Yönetime devretme işleminin sonuna gelmişlerdir. Çok öncelerden başlayan devir teslim işleminin giderek hızlanması, zaman enerjisi akışının hızlandırılması ve zaman üzerinde yapılan yoğunlaşmaların artmasının bir sonucu olarak Dünya üzerindeki maddesel ve insani değişimlerin de hızı artmıştır. Şu ana kadar etkinliklerini sürdürmekte olan Yönetici Planların, Dünya'nın Büyük Sıçrayış'a hazırlanmasını sağlama yolunda gösterdikleri çabaları sayesinde Beşeri Ortamın belirli bir düzeye ulaşmasına çok az bir zaman kalmıştır. Bu yöneticilerin Beşeri şuur seviyelerini yükseltme gayretleri sonucu meydana gelmiş bulunan Ortak Alanlar sayesinde İnsanlık, Büyük Sıçrayış'ın bilgisini almaya layık bir hale gelmiş bulunmaktadır.

Büyük Sıçrayış tamamen Yüce Bilgi Kitabı'nın ışığı sayesinde olabilecek bir yüce imkandır; bu imkanı insanlığa hazırlayan Büyük Yüce Plan'ın bu dönemin başlangıcından beri ilk kez doğrudan doğruya beşeriyete bir uzantı halinde yaklaşarak Kendi Işığını Dünya yüzeyine yayacağını artık anlamak gerekmektedir.

Büyük Sıçrayış'ın, mevcut bütün realitelerin bir hazırlık bilgisinden öteye geçmediği iyice kavranırsa, saf hakikati içeren bir yüce bilgi vasıtasıyla sağlanacağını kavramak daha kolay olacaktır.

Dünyadaki bütün fikirler, eylemler, inançlar, doktrinler ve maddesel hareketler bütünüyle, Büyük Sıçrayış'a hazırlıktan ibarettir. Bütün mevcut eylem ve etkinliğin amacı Büyük Sıçrayış'a hazırlık görevini yerine getirmekten ibarettir.
Bütün şuurlar, her kademe ve aşamada, Büyük Yüce İdareci Planın İradesini uygulamak için müşterek bir mesai harcamaktadırlar... Bütün göreceli realiteler, istek ve hareketler, kademe ve aşama bilgilerini içerirler. Bu durum gelişimin son aşamasına kadar süren muazzam bir "hedeflere ulaşma" mücadelesinin mevcudiyetini gösterir.

Hedefe Ulaşma ise bütün insanlık için Büyük Sıçrayış'ı gerçekleştirecek olan Yüce Bilgi Kitabı'nın saf ışıktan alanı içine girmektir. İlk ve Son

Hedef budur. İnsanlık gerçek mahiyetine, varlığının gerçek özüne, eşyanın tözüne ancak "tek bir aynı bilgi" olarak Hedefin Bilgisi sayesinde ulaşabilecektir.

Başlangıçta tespit edilen amaç; hakiki ruhsal tekamülün, "bütünsel" olarak sağlanması için oluşması gereken "Büyük Sıçrama"nın, bütün enerjilerin en yüce gayreti ile meydana getirilmesidir.

Bütünüyle insanlığa verilen bilgilerin asıl amacı, insanlığın maddesel tekamülünü ve aynı zamanda da maddenin tekamülünü sağlamak içindir. Şu ana kadar insanlığa verilmiş olan bilgiler ve iletilen tesir akışlarının asıl amacı Varlığın maddesel bilgi, görgü ve deneyimini sağlamak için olmuştur; devam etmekte olan bu eylemin büyük bir ivme kazandığını da gözlememek mümkün değildir.

İster felsefi ve dinsel olsun, ister maddeci ve ruhçu olsun yeryüzünde mevcut olan bütün bu akış odaklanmalarının, sistemleşmiş, yani kalıba alınmış bilgi ve sezgilerin temel işlevi, Dünya Okulu'nun çok büyük fedakarlıklar pahasına sağlamış olduğu imkanlardan yararlanan insanın maddesel görgü, bilgi ve deneyimini sağlamaktır.

Ta başlangıçtan beri tespit edilen bu yüce amaç için meydana gelen MEKANİZMALARIN, sonsuz sayıdaki Etki Planlarının "birlikte işlev" halinde olmaları sonucunda, hedeflerine ulaşmaları en yüce bir hakikattir. Bu hedef, "Büyük Sıçrama" olarak ifade edebileceğimiz Zaman ve Mekan imkanlarının spiritüel bir tekamülü sağlayacak şekilde enerjetik değişime uğraması olarak ifade edilebilir. İşte bu değişimin son hazırlıklarını sürdüren Dünya ve Ötedünya varlıkları, ellerindeki işlerini hızla tamamlamak için telaşlı bir faaliyet içinde bulunmaktadırlar. Dünyadaki karmaşanın sebebinin bu olması olasılığı çok yüksektir.

Bütün Varlık ve Varlık Sistemleri, Planlar halinde, İdareci Mekanizmayı oluşturarak kendi amacına giden yolları aça aça, merhaleleri aşa aşa, yüce amacına, doğrudan bir açıyı izleyerek yaklaşmaktadırlar. Konsantrasyonun şiddeti o kadar güçlüdür ki, hiçbir engelleme bu ilerleyişin devamına set çekemez!

Dünya üzerindeki zaman ve mekan imkanlarının spiritüel bir gelişme yönünde göstereceği değişiklikler sayesinde "beşeri hüviyetin" kökünden değişeceğini hepimiz açık seçik gözleyeceğiz. Bakalım hakiki sevgi-dayanışma-fedakar ve mutluluk nasıl olurmuş göreceğiz. Sevgi, mutluluk, kardeşlik, dostluk ve insanlık diye çırpınanların hepsi, sağlam bir bilgiye dayanmadan, kendi zan ve arzularını kelimelere dökmekten başka bir şey yapmamamışlardır. Bir monologdan öteye gitmeyen ifadelerin işaret ettiği yönde arayışlar... arayışlar...

Sevgi ve mutluluk ile yola çıkanlar yolun derdine düştüler. Yolu sevmekten kendilerini bilemediler. Amma, kendilerini bilenler var ya, onlar yolu da bildiler ve böylece kendilerini yol, yolu da kendileri gördüler.

Ey Büyük Toprak Ana! Ey Yüce Fedakar Dünya!

Aşinası olduğumuz yoldan giderek, madde vasıtasıyla, bizim maddesel tekamülümüzü sağlama vazifesini, Varlığın Birliği ilkesinde yazıldığı gibi, sonuna kadar yerine getirmek gayretini her şeye rağmen azaltmayan Koca Dünya, Sen gelişmiş bir Varlıksın! Fedakarca yaptığın vazifeni, yaptığın son fedakarlık dolu gayretlerle tamamlamak üzeresin. Gelişimlerini sağlamak üzere senin sinende müşfik bir zemin bulan Varlıklara büyük bir şefkatle kucak açarak, onlara sonsuz anlayış içinde sağlamış olduğun imkanların, amacına ulaşmış olduğunu görüyoruz.

Dayanışma ve Yardımlaşma İlkesinin en güzel örneğini veren Dünya, kendi bünyesinde geliştirdiği etki alanları vasıtasıyla vazifesini tamamlayabilmiştir.

İnsanlığın bundan sonraki yürüyüşü artık adım adım değil, sıçramalarla olmaktadır.

İNSANLIĞI BİRLEŞTİREN BİLGİ
Bilgi vasıtasıyla özgürleşmek!
Bilgi vasıtasıyla özgürleştirmek!
İşte bu iki hareket bütün insanlık dramındaki bilge insanların temel hareketi olmuştur.

Bilgiden maksat pasif bir fiil halindeki öğrenilmiş, alınıp satılan bir realite bilgisi değil, entelektüel manadaki kesin biliştir. Kesin bilişe konu olan bilgi ise gizilgüç halinde var olan bir bilgi olmayıp, tersine aktif, güven verici, aklı ve zekayı konu edinen bir bilgidir. Kesin bilişte sadece madde dünyasının cevherini anlamak ve kavramak söz konusu değildir; bütün bunları kapsayacak derecede spiritüel hakikatleri, bütün olabilirlikleri, doğal olanla doğaüstünü tamamlayan, birleştiren, birleşik alanlar halinde kavrayan, iki mantığa göre değil, çok değerli mantığa göre hareket eden bir biliş söz konusudur.

Şimdi soralım: Dünyada böylesi bir nitelikte bilişe sahip ne var?
Bilim mi, metafizik mi?

Bilimin, yukarıda sözü edildiği biçimde, birleştirici bir işlevi hiç denecek kadar az olmuştur. Aynı şey metafizik için de geçerlidir. Ne bilim, ne de metafizik herkes için değildir. Ancak onların boyunduruğu altına girdiğiniz zaman bazı bilgiler elde edebilirsiniz, ki bu durum özgürlüğünüzün ipotek altına alınmasıdır.

Kesin bilgi özgürleştirir'den maksat; madde dünyasının madde ötesine eksiksiz şekilde, çok doğal bir biçimde akışını sağlayan, madde ötesinin maddeye olan etkilerini yönlendiren mekanizmaların bilgisidir. Buna karşı günümüzdeki bilim temel işlevini çoktan yitirmiş, üretici bir kuvvet, alınıp satılan bir mal haline gelmiştir. "Bilgi Çağı" deyimiyle, teknolojinin boyunduruğu altına girmiş, ticari mal özelliğini taşıyan bir bilgi devri asla kastedilmemektedir. Temel bilimlerin teknoloji için alınıp satılması çok ibret verici bir durumdur. Beşeri egoizmanın nelere kadir olduğunun bir göstergesidir.

Bütün insanlığı birleştirebilecek olan Kesin Bilgi'ye götürücü bir arayış çabasının yüzyıllardan beri gösterildiğini kuvvetle seziyoruz. Şu ana kadar, Yerden ve Gökten elde edilen bilgiler, her türlüsüyle, tümel bilginin sağlayacağı kesinliğin ve keskinliğin bir "bulanık yansıması" olmaktan öteye geçememiştir. İster doğadan ister doğaüstünden elde edilmiş bilgi olsun, hiçbir bilgi dünya için Kesin Bilgi olamamıştır. Kesin Bilgi ilerletici, geliştirici, evrimleştirici, değiştirici ve gerçekten yükseltici bilgidir.

Eğer böyle bir bilgimiz olmuş olsa idi insanlık bugünkü yozlaşmış durumda bulunmazdı; Birlik ve Bütünlüğünü çoktan sağlardı. Maddenin, Ruhun ve Hayatın anlam ve maksadını ifade edebilen bilgiyi bilmek isteyen ve bilebilecek olan tek yeryüzü canlısı, insandır. Müteal gerçekleri ve nihai hedeflerimizi öğrenmemizde hangi yeryüzü bilgisi, ister spiritüel ister maddesel olsun, bize yardımcı olacaktır? Apaçık gerçekleri bile göreceli hale getiren bilimin kendisi mi? Yoksa semavi kaynaklı olmasına rağmen insanlığın alım-satımına konu olan dinler mi?
Kesin Bilgi, cenneti ve göklerin melek?tunu aşan, sırf müteal bir zekanın bilgisidir. Böyle bir bilgiye insanlığın kendi çabalarıyla ulaşması ya da elinde bulunduğunu iddia etmesi hayalden ibarettir. Müteal Zekanın kendi bilgisini söz halinde maddeleştirmesi, yani bilginin enkarnasyonu olmadan insanlığın bunu idrak etmesi mümkün değildir. Bu bilgi enkarne olmuş, cenin halinden doğum haline geleceği yol ve zamanı tamamlamak üzeredir.

Yüce Bilgi Işığı'nın şanına layık bir zemin hazırlığının hızı, baş döndürücü bir hal alarak, insanlığı nihai amacına doğru çekmektedir. Nerelere, ne için bağlanıp kaldığımızı gözden geçirmenin en son imkanı içindeyiz. Uyanık olalım!

Ruhsal vazifelerle yüklenmiş kimselerin fonksiyonu, her şeyden önce, bir bilgi ve öğreti fonksiyonudur. Bu durumun, ruhsal vazifeleri yüklenmiş kişi ve kurumlarda görülmesine pek ender olarak rastlıyoruz. Sanki bilgi ve öğreti fonksiyonunu yerine getirmek arızi bir durum göstermektedir.
Modern dünyamızda, AYRINTILARIN birincil fonksiyon haline dönüşmüş gibi görünmesinin nedeni, buradaki ruhsal vazifelilerin gerçek tabiatını tamamen unutmuş olmasıdır. Çağımızın sapmalarından birini burada görmekteyiz.

Ruhsal vazifeliler, genel vazifelilerin içinde bulunarak "ayrıntılar" düzleminde gerçekleri aramaya çalışanlara müteal ve yüce bilgilerden sunarak ruhsal ya da manevi otoritenin "beşeri" olan her şeyi kapsadığını öğretmektedirler.

Gerçek ilkelere bağlı bir zemin üzerinde kurulmuş bir toplumda, herkes "yetkisi dahilinde olan işlevi doldurmak" zorundadır. Bunun aksi hali, düzensizlik ve karmaşadır. Çağımızda gözüken bu değil mi?
Madde ve mana dünyaları, bu birbirinin devamı olan iki düzen, bugüne kadar birbirinin içine girmediği gibi, maddesel kaygılar da kendi içinde mutlaka bağımsız olması gerekenleri asla böylesine etkilememişti. Kuşkusuz bu durum çağımızın kaçınılmaz sonuçlarıdır.

İlkelerden kaynaklanmayan bir tekamülün gerçekleşmesine imkan yoktur. Her türlü değişim kendi ilkesine bağlıdır ve bu ilke hareketsizdir. Aynı şekilde, ayrıntı ya da değişim dünyasına dahil olan etkinlik de kendi ilkelerine sahiptir. İktidarı dahilinde olan realiteden, kendi alanından uzak ve bilgi alanı içinde bulunmayarak kendi ilkesine sahip olabilir. Bu durum onun ilke ya da metafizik bilgisinde gözlenen değişmezliğe kavuşmasını sağlar. Bu değişmezliği zaten kendi içinde barındırmaktadır. Gerçek olan her bilgi kendi nesnesini tanımlar.

Ruhsal vazifeliler bu bilgiyi içerdiği gibi, süreklilik özelliğine de sahiptirler. Ama maddi gücün geçici ve olağan hadisata tabi olduğunu görüyoruz. Maddesel planın yalnızca bir ÜST İLKE İLE bağlantısı vardır. Maddesel istikrarı kendi tabiatına ve karakterine uygun olduğu ölçüde kendi yöntemleriyle sağlar. Anlaşıldığı gibi sözünü ettiğimiz bu ÜST İLKE, RUHSAL GÜCÜ temsil etmektedir. Maddesel gücün varlığını sürdürebilmesi için bu ilkeden gelen bir ruhani muhafazaya ve kutsamaya ihtiyacı vardır.

Bilgiden kaynaklanmayan her eylem ilkeden yoksundur ve anlamsız bir çabadır. Aynı şekilde, Ruhsal İdare Mekanizmasına bağımlı, muhtaç olduğunu bilmezlikten gelen maddesel güçler de anlamsız, aldatıcı ve sahte olacaktır. İlkesinden uzak kalarak düzensiz bir biçimde çalışacak ve ister istemez kendi yok oluşunu hazırlayacaktır.

Bilgi bir anahtardır. Sürekliliği ve genişliği vardır. Kendi kendini açabilir.

Bilginin dışarıya ve içeriye doğru olan hareketlerinin sonunda yayılımın genişliği ve yoğunluğu gibi durumlar ortaya çıkar. Bilginin geniş zeminler üzerinde dağınık halde bulunduğunu; içeriye doğru olan yayılmalar sırasında da bilgi yoğunluğunun artması sebebiyle zemin daralmasına sebep olduğunu biliyoruz. Böylece en uç noktalara kadar ulaşarak, kendi bünyesinde "için için yayın yapma" imkanı her zaman mevcuttur.
Burada önemli olan husus "zeminlerin" etkisidir. Yani bilgi, yayıldığı zeminlerin etkisinde kalarak ve zemin yorumlarına bağlı kalarak yayılabilir. Ama ne olursa olsun "asli özelliklerini" asla kaybetmez. Her türlü yorum ve simgeleşmeye maruz kalarak somutlaştırılmalarına rağmen bilgi iletişimi sürer.

Zemin ihtiyaçlarından doğan yorumlar ve bilginin yorumsal çeşitlenmesi, ihtiyaçların bir noktaya kadar karşılanması ihtiyacından doğmaktadır.
Fakat zemin ihtiyacı olan yorumlamalar, "esas olan bilgiyi" yok edercesine bir aşırı genişleme hali gösterirse, "geriye dönüş" icabı yerine gelir. Bunlar, yani "geriye dönüş" eğilimi içinde yayılan bilgiler, kendilerine "marazi zeminler" hazırlarlar. Yozlaşma budur, ister toplum, ister birey olsun...

Açık seçik bir bilginin, kendisine gereken zemini bulamaması halinde bu bilginin, bu enerjinin yok olup gitmesi söz konusu değildir. Bu bilgi enerjisi, varlığın iç bünyesine doğru yoğunlaşmasına devam eder. Zemin, toplum ya da birey olsun, asla bu enerjiden mahrum kalmaz. Bilginin yayımı süreklidir, bu rahmetten liyakate göre herkes yararlanır.

Temel yapı Bilgidir. Bilgi enerjisinin meydana getirdiği asli çatı madde evreninin birarada olmasını, yani dağılmamasını sağlar. Var olan her şeyi ayakta tutan, onların yapısal niteliğini koruyan Bilgi enerjisidir.

Hepimiz, "devre sonu" beşeriyetine mensup olarak, Yüce Bilgi Işığının yayımı altında, onun yüce etkisi altında her an bulunmaktayız.
Dünya'da gözlediğimiz hızla artan yozlaşma ve gemi azıya alma durumu, Yüce Etki'ye giderek daha çok maruz kalmanın bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Yani "varlıklar sahip oldukları zemin ile Yüce Bilgi Işığının zemini arasındaki titreşimsel dengeyi kurabilmenin çabası içerisindedirler".
Yozlaşma ve azma şeklinde gözüken bu yaygın telaş ve bocalamanın temelinde, gene de hizmet etme eylemi bulunmaktadır. Artık uyum ve esnekliği kavram halinde benimseyip yaşamaya çalışmanın bir ötesine geçip onu yetenek haline getirmek zamanıdır.
Bütün insanlık ellerindeki bilginin "esasına" (orijinaline) doğru hızla yol almak zorundadır. En büyük yaygın vazife budur. Ne mutlu bu yolda kendilerini hizmete adamış olanlara!..
Her şeyi bir şeyle anlatabilecek kudrette olan dünyamızda hangi bilgi vardır? diye bir soru sorsalar, verebileceğimiz cevap bir tek değil, her şeyden toplanmış bir şey olacaktır. Çünki her şeyin özünü ve mayasını sağlayan o şeyin tarafımızdan anlaşılabilmesi için onun bize muhatap olması gerekiyor... Böyle bir bilgiyle insanlık hiç karşılaştı mı? Bu karşılaşmanın hudutları ve boyutları ne olması gerekir, eğer karşılaştıysa...
Her şeyi bir şeyle anlatabilen bir bilgi yeryüzünde insanlarca bilinmemektedir. Bunca ayrılık ve zıtlık zaten bunun apaçık bir delilidir. Henüz böylesi birleştirici bilgiyle "tanış" bile olamadık, nerde kaldı ki "dost" olalım.

Semavi denilen yazı ve sözler, her şeyi bir şeyle anlatabilen, anlatmış olan bir nitelikte değildirler. Onların kendi objektif ifadeleriyle ayrılık
getirmeye gelmiş oldukları, şeriatleri ile ileri sürdükleri ifadelerle de apaçık ortadadır. Birleştiricilik, birleyicilik özellikleri lafzen olmakla beraber fiilen, uygulama olarak, derin bir uçurum meydana getirerek ayrılık yaratmışlardır.

Evet, kutsal yazı ve sözlerin her millet içindeki temel rolü, insanlar arasındaki anlayışsızlıktan doğan uyumsuzlukların hızla uyumluluğa dönüşmesini sağlamaktı. Bu rolü hakkıyla yerine getirebildiler mi? Kendi anlayışsızlıklarının hudutları içinde kalanlarla dost, onları aşan ve dıştan sararak koruyanlara karşı düşman oldular. Kısaca her şeyi bir şeyle anlatabilme yetki ve yeteneğinden mahrum olan bu eski sözler, artık son bir gayretle kendi durumlarını, yani nasıl uyum sağlayamaz ve esneklikten yoksun kalmış olduklarını ifade etmektedirler. Gözüken budur.
Kendi inananlarına karşı takındıkları tutum, "insan inanç içindir" olarak ifade edilebilir. Yani inanç her şeyden önce gelir ve insan inancının kölesidir. Oysa her şeyin insanın gelişmesi, kemalatı için olduğunu da biliriz: İnanç insan içindir. O inancın enerjisinden yararlanan insan ruhu, birçok zorlu imtihanlara göğüs gerebilir, esnek ve sabırlı olarak anlayışını artırır. İnsan yüreğinin olmadığı yerde en güçlü inanç konusu değersizdir. İnanca değer veren, onu kıymetlendiren şey, insan ruhunun ona sarf ettiği emek, harcadığı dikkat ve özenden gelir. Varlığın ihtiyacı ne yönde ise, inancın gücü ve etkinliği de o yönde ortaya çıkar ve yararlı olur. İnançla, varlıklar kendi ihtiyaçları istikametinde yürüyüp çaba sarf ederken, bu eyleme uyum sağlayamıyor ve yasakçı, engelci, durdurucu bir durum, tutum alıyorsa; inançlar sürelerini doldurmuş, zamana uyum sağlayamayan kabuksu varlıklara dönüşmüşlerdir, demektir.

Bu durum bugün mevcut mudur? Evet, mevcuttur! Ve her türlü teolojik ve ideolojik inanç kadrolarında büyük bir teşevvüş yaşanmaktadır. İnsan için olması gerekenler insana karşı olmaktadır.

Yüce Bilgi Işığı'nın her şeyi bir şeyle anlatabilen nuruna olan ihtiyacımızın hesaba gelir yanı kalmamıştır.
Madde maddeyi değil, ruh maddeyi kurtarır.

İnsanlığı Birleştirecek Bilgiyle henüz şereflenecek kadar kemalata ulaşılamadı. Ne aklen, ne vicdanen bu yüceler yücesi bilgiye dokunmak, onun koruyucu, geliştirici, ilerletici, genişletici etki alanına girmek nasip olmadı. Amma! Böyle gelmiş böyle gitmez. Kelin perçemi önüne düşecek elbette; insanlığın bu vurdumduymazlığı, hele ülkemiz insanının "Biz ne kösler dinledik" sözleri, kaşarlanmış vicdanlardan yükselen şüpheci, umutsuz, şaşı anlayış çığlıklarıdır. Bütün bilimlerin ve bilinmeyenlerin çözümlediği ve BİLGİNİN beklendiği bu Dünya'da varlığın öz olarak kendini ortaya koymasından başka yapılacak iş, atılacak adım kalmadı.

Başa Dön