VAZİFE ADAMI
Üstat Ergün Arıkdal
21
Kasım 1936’da Geyve’de doğdu. Annesinin adı Hafize, babasının
adı Mehmet Nuri’dir. Üç erkek kardeşin en küçüğüdür. Annesi
ev kadınıydı, babası ise devlet demiryollarında demiryolu
hat müdürü olarak çalışıyordu. Babası devlet memuru olduğu
için, çocukluğu ve gençliği yurdun farklı illerinde geçmiştir.
Bu vesile ile daha küçük yaşta Anadolu’nun muhtelif yörelerini
gezme ve tanıma fırsatı bulmuştur. Babası, o zamanlar Osmanlı
İmparatorluğuna bağlı olan Şam ilinde doğmuş, annesi ile evlenmeden
önce Musul, Kerkük, Şam, Halep, Ürdün illerinde bulunmuş ve
gençliği 1.Dünya Savaşı ile Kurtuluş Savaşı arasında demiryolu
zabiti olarak “Hicaz“ diye de anılan güney cephesinde, hem
demiryolu inşaatı yaparak hem de savaşarak geçmiştir.
Ergün
Arıkdal, ilk öğrenimini Sivas ve Samsun illerinde, ortaokulu
ise Konya’nın Ereğli ilçesinde tamamlamıştır. Liseye Mersin’de
başlamış, İstanbul Erkek Lisesi’nde bitirmiştir. 12 yaşında
babasını kaybetmiş, 16 yaşından itibaren yatılı okullarda
okumuş, tatillerde ise annesinin Konya’nın Ereğli ilçesindeki
evlerinde oturmuşlardır.
Daha
15 yaşlarında iken felsefi konular ilgisini çekmiş, o zamanların
imkanları dahilinde başta Varlık Yayınları olmak üzere okul
kitaplıkları ve zamanın Milli Eğitim Bakanlığı’nın çıkardığı
Fikir Eserleri serilerini hiç aralıksız takip etmiştir. Ergün
Arıkdal, 1940’lı yıllarda çıkan Bütün Dünya adlı derginin
içindeki ipnoz, altıncı duyu, telepati, ruhlarla irtibat gibi
konularda yazılan makalelerin içeriğinden çok etkilenmiş ve
zamanla içini metapsişik konularda araştırma yapmak, bilgilenmek
ateşi kaplamıştır.
1950
yılında ortaokulda okurken, ağabeyinin İstanbul’dan gelirken
yanında getirdiği, o zamanlar üstat Bedri Ruhselman’ın yayınladığı
Ruh ve Kainat dergisi ile tanışmıştır. O andan itibaren dergiye
bağlanmış fakat liseyi okumak üzere İstanbul’a gidene kadar
diğer sayıları senelerce bulamamıştır. Daha sonra Arıkdal’ın
karşısına, liseyi İstanbul’da okumak fırsatı çıkmış ve bu
fırsat kendisine başka kapılar açmıştır. Bir yandan metapsişik
konuları takip ederken, bir yandan da felsefe, psikoloji ve
sosyoloji ile ilgilenmeye devam etmiştir. İstanbul Erkek Lisesi’nde
zamanın çok kıymetli öğretmenlerinden ders almış ve bu durum
kendisini entelektüel gelişimi bakımından müspet yönde etkilemiştir.
Lisedeki felsefe öğretmeni kendisindeki özel yeteneği fark
etmiş ve ders dışında da felsefi konular üzerinde onunla sohbetlerde
bulunmuştur. Spiritüel konuları kaynağından takip etmek niyetiyle
liseden itibaren kendi çabasıyla Fransızca öğrenmeye çalışmış
ve bunda başarılı olarak dilimize birçok eser ve makale kazandırmıştır.
İstanbul’da okurken aynı zamanda Metapsişik Tetkikler ve İlmi
Araştırmalar Derneği’ne devam etmeye başlamış ve bu faaliyet
hayatının sonuna kadar sürmüştür. 1957 ile 1961 yılları arasında
İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde öğrenim görmüştür.
1958 yılında Metapsişik Tetkikler ve İlmi Araştırmalar Derneği’ne
üye kaydedildikten sonra, ilk olarak 15 Eylül 1959’da dernek
yönetim kurulunda görev almıştır. Ruh ve Madde dergisinde
makaleleri ve Fransızcadan çevirileri yayınlanmaya başlamıştır.
İlk kitabı olan “İpnotizma, Manyetizma ve Telkin“ adındaki
eserini 1963 yılında daha 27 yaşındayken kaleme almıştır.
1959-1974 yılları arasında 15 yıl süreyle Sadıklar Planı Tebliğlerinin
medyomluğunu bizzat sürdürmüştür.
1965 yılında
evlenmiş, 1966 yılında bir oğlu, 1975 yılında bir kızı olmuştur.
19 Kasım 1967’de Metapsişik Tetkikler ve İlmi Araştırmalar
Derneği başkanı olmuş ve bu vazifeyi ömrünün sonuna kadar
sürdürmüştür. Derneğe girişinden itibaren o dönemde yavaşlamış
olan faaliyet ve araştırmalara ivme getirmiş; konferanslar,
seminerler, paneller ile Ruhçulukla ilgili bilgileri Türk
insanına aktarmış, bilgi akışına ömrü boyunca süren titiz
çalışmalarıyla büyük bir hız kazandırmıştır. 1970 yılında
İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümüne kaydolmuş ve burada
3 yıl öğrenim görmüştür. Vazife hayatını daima meslek hayatından
önde tutmuş, hayatının tüm akışını ruhsal çalışmalarına göre
ayarlamıştır. Meslek hayatında finans ve otomotiv sektörlerinde
çalışmış, son olarak 1986 yılında otomotiv yedek parçaları
satış müdürlüğü görevindeyken emekli olmuş ve daha da artan
bir tempoyla zamanını ruhsal bilgilerin yayılmasına ayırmıştır.
Türkiye’de
vazifeyi Dr. Bedri Ruhselman’ın bıraktığı yerden devralmış
ve vazifesini daima yeniyi, ileriyi hedef alarak sürdürmüştür.
Hayatını tam bir ruhçu, büyük bir vazife insanı olarak yaşamış,
bir örnek oluşturmuş, birçok “ilk“e imza atmış, birçok talebe
yetiştirmiş, ruhsal araştırmalarını büyük bir disiplin içerisinde
sürdürmüş, daima Türkiye’yi gelecekteki fonksiyonuna hazırlamaya
gayret etmiştir. Bu amaçla 1992 yılında hayatının en büyük
gayelerinden olan ve ruhsal bilgileri daha geniş kitlelere
ulaştırma amacını taşıyan Meta FM 105.6’yı kurmuş, 1994 yılında
geleceğe ait büyük fonksiyonun zemini olarak Bilyay-İnsanlığı
Birleştiren Bilgiyi Yayma Vakfı’nı kurmuştur. Vakfın kurucu
başkanı olan Ergün Arıkdal, bu vazifesini de vefatına kadar
devam ettirmiştir.
Hayatı
boyunca maddiyatı daima ikinci planda tutarak tam bir teslimiyet
içinde yaşamıştır. Ruhçu bilgiyi Türkiye’ye ve dünyaya yaymak
için Ruh ve Madde Yayınları’nı kurmuş ve bugüne kadar sayısız
eserin insanlığa ulaşmasına daima öncülük etmiştir. Yapıtları
arasında “Nazari ve Tatbiki İpnotizma, Manyetizma ve Telkin“,
“Medyomluk“, “Ansiklopedik Metapsişik Terimler Sözlüğü“, “İpnozun
Gerçek Yüzü“, “Ruhsallık Üzerine Denemeler“, “Değişime Doğru“
adlı eserler ile sayısız makale, çeviri, derleme sayılabilir.
Bilgisinin
tatbikatını yapabilen nadir insanlardan biri olarak tam bir
sadelik ve alçakgönüllülük içinde hayatını sürdürmüştür. Herkes
için son derece müşfik bir baba, evlatlarının içindeki cevherleri
bularak kendilerini en iyi şekilde yönlendiren bir öğretmen,
çok güçlü bir medyom ve telepat, ileri derecede sahip olduğu
telkin ve tedavi yeteneği ile birçok insanın hayatındaki karanlıkları
aydınlatan bir şifacı olmuştur. Ömrü boyunca kutsal vazifesi
doğrultusundaki her şeyi gerçekleştirmiş, zaman zaman hayatında
meydana gelen tüm çalkantılarına rağmen yolundan bir kıl kadar
sapmamıştır. Hayatının son gününe kadar çalışmış, radyo sohbetlerine,
konferanslara, seminerlere ve vakıf içi özel çalışmalarına
devam etmiştir. Vazife ilkelerini ortaya koymuş ve bunları
yaşayarak herkese örnek olmuştur. Kutsal vazifesinin son aşaması
olarak 6 Ocak 1997 tarihinde bedenini terk eden üstat Ergün
Arıkdal, ardında vazifenin sürdürülmesi için gereken tüm ilke
ve uygulamaları bırakmıştır.
Ergün
Arıkdal - Otobiyografisi
ÇOCUKLUK
YILLARI
“Çocukluğumda, ‚‘Necati‘ adında bir tanıdığımız vardı. Bir
gün annem, babam, ben ve Necati Bey bizim evde oturuyorduk.
Necati Bey bir ruh daveti yaptı. O gün, ruh çağırma seansıyla
ilk kez tanışmıştım ve bu izlenim hiç kaybolmadı. Bayağı bir
şeyler oldu, tıkır tıkır cevaplar verdiler. Birini davet ettiler,
annem sorular sordu; sonra vefat eden bir arkadaşlarını çağırdılar,
ona niçin öldüğünü ve benzer bir şeyler sordular. Ben korkmuştum,
o zamanlar tüm perdeler kapalı oturuyorduk. Harp zamanı olduğu
için siyah storlar vardı. Hatta camlar da maviye boyanmıştı.
II. Dünya Savaşı yıllarında bombardıman ihtimaline karşı ışıklar
sızmasın diye böyle önlemler alınırdı. Ben, birileri geliyor
mu, diye hep perdelere bakıyordum. Yani o olay benim zihnimde
yer etmiştir. Ne fazla ürktüm, ne de fazla cazip geldi, tedirgin
bir vaziyette kaldım. Annem, babam da bir şey söylemediler;
annem zaten bilmez, babam da inanmadı, ’Yahu,’ dedi, ’Necati’nin
işleridir gene, kerata yine bir şeyler yapmıştır.’ “
BABASI
HAKKINDA
“Babamın
da başından bu tarzda birtakım enteresan olaylar geçmiş; Şam’da
iken orada bir Arap astrologla görüşmüş, kendisinin durumuna
baktırmış. Adam babama ‘Sen burada otur, bana müsaade et‘
deyip odasına çekilmiş. Yarım saat sonra beti benzi sapsarı
bir şekilde dışarı çıkan adam, yorgun bir vaziyette neler
olacağına dair bir şeyler söylemiş. Zannediyorum adamın bütün
dedikleri çıkmış, yani babamın hayatının belli başlı noktalarını
anlatmış adam. Bunu bana anlatmazdı ama onun hareketlerinden
anlıyordum. Kadere bayağı rızası vardı; başına bir şey geldiği
zaman sesini çıkartmaz, dişini sıkardı. Ben bu halini o olaya
bağlamıştım. Olacakları genel hatlarıyla biliyordu, kendisine
söylenmişti. Bağırmasına, çağırmasına hiç lüzum yoktu. Hangi
zamanda ne türlü olaylarla karşılaşacağını genel hatları ile
bilir bir özelliği vardı.“
ÖĞRENCİLİK
ve GENÇLİK YILLARI
“1947’li
yıllarda, Bütün Dünya diye bir dergi çıkardı. Onun içerisinde
Fransızların ’Selection’ adlı dergilerinden veya Amerikalıların
’altıncı duyu, ipnoz, geçmiş hayatlar, ruhlarla görüşmek,
telepati var mı?’ gibi konularla ilgili dergilerinden seçilmiş
makaleler vardı. Bunlar benim hoşuma giden konulardı. Dergiyi
alabilmek için o zamanki çocuk bütçesiyle para ayırırdım.
1950 yılında
ağabeyim İstanbul’da, İktisat Fakültesinde okuyordu; ben de
Konya’da orta okulda okuyordum. Ağabeyim bir yaz tatilinde
Konya’ya geldi; gelirken Ruh ve Kainat dergisini de yanında
getirmişti. Dr. Bedri Ruhselman’ın, İstanbul’da yayınladığı
dergiydi bu. Onunla ilk defa orta okulda karşılaştım. Onu
okudum, tabi yarısını anlamadım. O, benim için kutsal kitap
gibi bir şey olmuştu; her şey onun içindeydi.
Daha sonra lise tahsilim için İstanbul’a geldim ve yatılı
olarak İstanbul Erkek Lisesi’ne girdim. Bu konularla ilgili
bilgilerimi artırmak için orada daha çok imkan buldum. Hafta
sonları dışarı çıkar ve doğru sahaflara giderek kitaplar arardım.
Lise sona doğru bu konuyla ilgili Fransızca kitaplar da biriktirmeye
başladım çünkü Fransızca okuyordum ve Fransızca öğrenmeyi
kafama koymuştum. Elime birkaç tane kitap geçti. Hem onları
okudum hem de yazarın yararlandığı kitapları bulmaya çalıştım,
birçoğunu da buldum. Sonra lise bitti, 1957’nin Ekim ayında
fakülteler açıldı.“
M.T.İ.A.
DERNEĞİNE GELİŞİ
“Liseden
bir arkadaşım vardı ve benim bu konularla ilgilendiğimi biliyordu.
Ben de derneği arıyordum ama İstanbul’da nerede olduğunu bilmiyordum.
’Talebelikten çıktın artık, şimdi üniversitelisin, vaktin
de var, gidebilirsin’ diyordum kendi kendime. Bir gün bu arkadaşım
geldi ve ’Beni çok enteresan bir yere götürdüler geçen hafta’
dedi. ’Nereye gittin?’ dedim, ’Garip bir yere; biz, şu ruh
cemiyetine gittik.’ dedi, ’Yok ya.’ dedim, ’Nerede bu? Beni
götürür müsün?’
Ertesi
perşembe akşamı onunla Beyoğlu Billurcu Çıkmazı’ndaki ilk
derneğe, Dr. Bedri Ruhselman’ın tuttuğu derneğe gittik ve
ondan sonra da ben o işin peşini bırakmadım çünkü bilgi edinmem
lazımdı.İki senem okumayla, araştırmayla geçti. Derneğin kütüphanesinde
Ruh ve Kainat’ın son sayılarını ve Dr. Bedri Ruhselman’ın
diğer yayınlarını buldum. Hem fakülteye gidiyordum, hem Fransızca
çalışıyordum, hem de bu konuları okuyordum. Sonra yavaş yavaş
derneğe yeni insanlar gelmeye başladılar. Rahmetli Suat Tahsuğ’la
da o dönemde tanıştık. Fransızca bilen bir hanım arkadaşımız,
yabancı dil bildiği için bir bankanın kambiyo servisinde çalışıyordu.
O sırada Suat Bey de şef muaviniymiş. Bir sohbet sırasında
hanım arkadaşımız metapsişik konularla ilgili olarak derneği
anlatmış. Suat da bu konularla ilgilendiği için derneğe gelmeye
karar vermiş. Ben büyük bir sempati duydum kendisine, benim
en iyi dostumdu. Benden sekiz dokuz yaş büyüktü. Bana çalıştığı
yeri söyledi ve ’Vaktin olursa uğra, çay kahve içeriz’ dedi.
Ben de arada sırada ona uğramaya başladım. Derken kimsenin
haberi yokken bir proje oluşturmaya başladık. Ona dedim ki,’Gel
biz seninle seminerimsi bir şey yapalım. Senin çok iyi Fransızcan
var, benim ki o kadar iyi değil. Bende, Jose Luov’un Herkes
İçin Medyomluk diye güzel bir kitabı var. Herkesi cezbeder.’
Biz hemen sekiz on kişilik bir grup oluşturduk. Nasıl bir
çalışma yapacağımızı arkadaşlara anlattık. Bir canlılık oldu,
grup büyüdü ve biz on, on iki kişi olduk. Suat Bey okuyor
ve hemen türkçeleştiriyordu. Biz de not alıyor ve arada toplanıp
alınan notlar üzerinde çalışıyorduk.
Derneğe
1957’nin Aralık ayında geldim, 1958’in baharında bu işleri
başlattım ve o günden beri bu iş hiç bitmedi. Ondan sonra
o arkadaşlarımızla işleri daha da büyüttük. Bizim bu çalışmaların
hemen etkisi oldu. Nereden duydularsa, ’Biz de katılacağız,
bizi de alın aranıza’ diye talepler olmaya başladı. ’Gelin,
neredeydiniz şimdiye kadar?’ dedik ve birçok insan derneğe
akın etti. Ondan sonra çok güzel bir ahenk içerisinde dersleri
başlattık ve bu sefer işleri programlı derslere döktük. Ben
arkadaşlara Ruh ve Kainat’tan konferanslar hazırladım. Önce
kendim başladım, ondan sonra Suat Bey, Feridun Tepeköy Bey
ve Abidin Bey vb. bu işe başladılar. Birinci cildi altıya
böldük ve her hafta bir kişi kendi üzerine düşen bölümü aktardı;
birinci cildi altı haftada bitirdik. Ondan sonra geldik öbür
cilde ve halka çıktı otuz, kırk kişiye. Böylece 1958’i bitirdik.
Ondan sonra, 1959 yılında iş artık oldukça gelişti. Bu sıralarda
Adnan Bey ve başka arkadaşlar geldiler. Biz de başka çalışmalara
başlarken dersleri onlara havale ettik. Konferansların çeşidi
ve konferansları vereceklerin adedi arttı.
O senelerde
Jale Gizer hanım teyzesiyle birlikte derneğe geldi. Jale,
perşembe konferansından evvel geliyor, içerideki odada oturuyor
ve diğer insanlar gelince hemen bir sohbet açıyordu. Ortaya
bir fikir atıyor ve konferanstan evvel herkesin en az bir
saat pür dikkat bu konuyla meşgul olmasını sağlıyordu. Ona
dikkat ettik, işi gayet güzel götürdüğünü gördük ve arkadaşlarımızın
böyle bir çalışmaya ihtiyacı olduğunu düşünerek bir seminer
düzenlemeye karar verdik. Cuma günü seminer günü oldu. Bu
sefer derneğin kendi üyeleri kendi aralarında konuşmaya başladılar;
çok güzel çalışmalar oldu.
Bu arada
bir de şifa ekibi meydana getirdik. Şifa ekibini meydana getirdikten
sonra, birçok arkadaşımız üzerinde medyomluk araştırması yaptık.
Tam yetişmiş bir şifacı medyom yoktu ama herkesin büyük bir
samimiyeti, büyük bir isteği vardı. Üç, dört kişilik gruplar
halinde üç ayrı odada çalışıyorlardı. On kişilik bir şifacı
ekibiyle devam eden çalışmalarımız iki, iki buçuk sene, 1962’nin
baharına kadar sürdü. Şifa ekibi İngiltere’deki şifacı Henry
Edwards ile ilişkideydi, birtakım hastaların kayıtlarını oraya
yolluyorduk yani İngiltere’den, uzaktan tedaviye alınan hastalar
da vardı. Şifaya çok büyük bir ilgi oldu, kartoteks tutmak
zorunda kaldık. Talep o kadar fazlaydı ki hastalara bir, bir
buçuk ay sonrasına sıra veriliyordu. Sonuçta, çeşitli çalışmalar
vesilesiyle küçücük dernekte elli, altmış kişi biraraya gelmişti
ve bu şimdiye kadar hiç yaşanmamış bir durumdu.
Tabi bu arada medyonomik çalışmalar da yapılıyor, tebliğler
alınıyor, işlerimiz ilerliyordu. 1962’de bir seçim yaptık,
Refet Bey başkanlıktan ayrıldı. 1967’de ben başkanlığa geçtim.“
Ergün
Arıkdal'dan Üstat Bedri Ruhselman Üzerine
“Büyük
üstat Ruhselman’la olan hatıralarımın adedi çok azdır çünkü
ben derneğe geldiğim zaman 1957 yıllarının sonuydu. Kendisi
1955-1956 yılları arasında, evinde özel çalışmalarını devam
ettirebilmek için dernekten istifa edip ayrılmıştı. Dolayısıyla
dernekte kendisini görmem mümkün olmadı. Fakat diğer arkadaşlarla
beraber yapmış olduğumuz etkinlikler sonucunda kendisine ulaştırılan
bilgiler Bedri Bey’in çok hoşuna gitmiş olmalı ki, bizlerle
görüşmek istedi. Ve bir gün aşağı yukarı 6-7 kişi hep beraber,
onun Harbiye, Çayır Sokaktaki evine gittik.
Ev gayet
mütevazıydı; evde küçük bir salon, onun yanında bir oda, küçük
bir mutfak, yan tarafta bir gardrop ve seyyar bir yatak vardı.
Salonu kitaplarla doluydu. Çalışma masasının üzerine gelen
kısmın tavanında, iplerle ucu duvardan duvara tutturulmuş
beyaz bir bez geriliydi. Bu bez, kömür ve odun sobası beraber
yandığı için oluşan bazı ufak odun-kömür kurumlarının kendisinin
üzerine dökülmesine engel oluyordu yani bir koruyucu vazifesi
görüyordu.
Bizimle
5-10 dakika kadar konuştu, hal hatır sordu, isimlerimizi sordu.
Sonra, bizler için bir konuşma hazırladığını söyledi. Teybi
dinlediğimiz müddet boyunca kendisi tam karşımda oturuyordu,
diğer yanda da tanıdığımız arkadaşlarımız vardı. Mesela Erol
Sevil vardı, Refet Kayserilioğlu vardı, Enver Ölçerman bey
ve benim gibi yeni gelmiş olan Suat Tahsuğ vardı. Birkaç kişiydik;
zaten içerisi daha fazlasını almazdı. Ancak bizi alabilecek
kadar küçük bir yerdi.
O dinlediğim
banttan aklımda hiçbir şey kalmadı ama o sırada hiç unutamayacağım
bir fenomen yaşadım. Önce, Üstadın bulunduğu nokta aydınlanmaya
başladı. Ben bunu çıplak gözle görüyordum. Fakat bu aydınlanma
öyle bildiğimiz beyaz renkte değildi. Çok enteresan, çok tatlı
bir eflatun ile pembenin karışımı bir renkti ve küresel bir
şekilde giderek genişliyordu. Ben, ‘Acaba, çok aşırı bir konsantrasyon
içerisinde bulunduğum için görme halüsinasyonuna mı uğruyorum?’
diye kendimi devamlı olarak ikaz ediyordum. Hatta bir elimle
de mütemadiyen öbür elimin parmaklarının sıkıyor, kendi elime
çimdikler atıyordum; dalgınlık ya da rölaksan bir durumdan
yararlanılmış olmasın, diye uyarmalar meydana getiriyordum.
Halbuki yaşadığımın bunlarla hiç alakası yoktu. Gözlerimi
kapıyordum, açıyordum fakat yine aynı şekilde, giderek büyüyen
ışıklı küreyi görüyordum. Nihayet artık mücadeleden yoruldum
ve sadece seyretmeye başladım. Küre giderek büyüdü, büyüdü,
bütün odayı kapladı. Bütün bir oda eflatunla açık pembe arası
fevkalade tatlı bir renk içerisinde kayboldu. Sadece Bedri
Bey’i ve sesini işitiyordum, etrafta başka hiçbir şey yoktu.
O ışık küresi, o konuşma esnasında mütemadiyen durdu. Konuşma
bittikten sonra aniden bu renk küresinin ortadan kaybolduğunu
gördüm.
İlk karşılaşmamızda
yaşadığım bu fenomeni ben o zamanki bilgi ve tecrübeme göre
fazla derin bir şekilde yorumlayamamıştım. Bu fenomeni iyice
açıklayabilecek bir bilgiye sahip değildim.
Üstatla
bir başka görüşmemiz, daha doğrusu yakınlaşmamız, Eminönü
öğrenci lokalindeyken gerçekleşti. Üstat, Eminönü öğrenci
lokalinde Adana, Ceyhan ve o yörenin diğer şehirlerinde meydana
gelen sellerle ilgili olarak insanları bilgilendirmek istiyordu
ve bu amaçla bir toplantı tertiplendi. Bu toplantıda kendisine
bu olayların ihbarını yapan medyom Mehmet Fahri Öğretici eşlik
ediyordu. Mehmet Fahri’yle daha sonra yaptığım görüşmeden
öğrendiğime göre, kendisi kesinlikle kürsüye çıktığını hatırlamıyordu.
Yani Mehmet Fahri trans halindeyken, gözleri açık bir vaziyette
kürsüye çıkarak bir tebliğ vermişti. Gerçekten de çok güzel
bir tebliğdi. Biz o gün o konuşmayı güzel bir konuşma olarak
kabul etmiştik çünkü hiç birimiz Mehmet Fahri’nin trans halinde
olduğunu bilmiyorduk.
İşte o
olaylar olacağı esnada Ruhselman’a bazı notlarının altını
çizebilmesi için kırmızı kalem gerekmişti. Kırmızı kalem istediler,
ben de yerimden kalkıp kulise geçtim ve kendisine bir kalem
verdim. Teşekkür etti ve başladı notlarının altını çizmeye.
Orada bir yakın temasımız oldu.
Ondan sonra onun konuşmalarını dinledik tabi. Mehmet Fahri’nin
konuşmaları bittikten sonra kendisi kürsüye çıktı, gayet heyecanlıydı.
Durumu, oraya gelenlere, gazetecilere anlattı; işin içinde
hiçbir oyun, sahtekarlık bulunmadığını açıkladı. Ve ayrıca
cebinden kullandığı kalp ilacını da çıkararak, ’Bakın, ben
bununla yaşıyorum yani size karşı herhangi bir beşeri zaaf
içinde bulunmam mümkün değil. Takviyeli kalp ilacıyla yaşayan
birinin yalan söylemesi gerekmez.’ dedi ve Mehmet Fahri’nin
vermiş olduğu tebligata paralel bir tarzda kendi düşüncelerini
ifade etti. Türkiye üzerinde gerçekten de büyük bir ışığın,
büyük bir güneşin doğacağını, doğmakta olduğunu büyük bir
heyecanla ifade etmişti. O gün bu konuşmalardan bütün eski
ve yeni arkadaşlarımız, bilhassa yeni arkadaşlarımız çok etkilenmişti
fakat hala -öyle zannediyorum- meseleyi tam anlamıyla kavrayamamıştık.
Yani bunlar neye atıfta bulunmak üzere yapılıyordu? Biz sadece
ruhsal bir kudreti, kehanet kudretini ve Ruhsal İdare Mekanizması’nın
insanlara bu derecede yakın bir şekilde kendini tanıtma meselesini
ele alıyorduk. Halbuki bütün bu işler, Bilgi Kitabı’nın müjdecisi
olarak, başlangıcı olarak ortaya çıkmış oluyorlardı.
Kendisini
bir diğer görüşüm de şöyle oldu: Derneğe gittim fakat dernekte
kimse yoktu. Derneğin kara tahtası üzerine, ’Biz Bedri Bey’e
gidiyoruz, yardım etmek isteyenler buyursun gelsin.’ diye
yazmışlar. Hemen yerimden fırladım, doğru Üstadın evine gittim.
Meğer o yazı 2-3 gün evvelinin yazısıymış, o olay çoktan olup
bitmiş. Ben içeri girdim, onlar da biraz şaşırdılar tabi.
’Ben’ dedim, ’dernek üyesiyim. Böyle bir haber vardı, ben
de geldim.’ Bu sözlerim üzerine bana, o olayın üç gün evvel
olup bittiğini anlattılar. Kendisi o sırada bir röpdöşambır
giymişti ve kendisine o meşhur ocağının üzerinde portakal
suyuyla pelte yapıyordu çünkü rahatsızdı. O ocağın hikayesini
bilirsiniz. O ocakla ilgili bir örümcek hikayesi vardır:
Ruhselman
bir gün çay yapmak için çaydanlığını ocağa koyar ve o sırada
gazın yandığı kısımlara yakın bir yerde bir örümcek görür.
Meğer örümcek, epeyden beri kullanılmayan bu yeri kendisine
yuva yapmış ve yavrulamış. Hayvan yuvasına doğru hamle yapar,
ilerler, ayakları yanar, giderek esmerleşmeye başlar, kurşunileşir
ve kendisini kaybeder. Yani sırf yavrularını kurtarabilmek
için kendisini feda eder. İstese çıkıp gidebilirken bunu yapmaz.
Bu olay Üstada çok etki eder; annelik vazifesini yapmakta
olan örümceğin kendini vazifesi uğruna nasıl feda ettiğinin,
yok ettiğinin bir misalini görür ve vazife anlayışında çok
büyük bir değişiklik meydana gelir.
Benim
Ruhselman’la olan 3 adet görüşmem bundan ibarettir ve kendisinden
şifaen almış olduğum tek bilgi, hep beraber dinlediğimiz banta
kayıtlı olan o bir saatlik bilgidir. Onun dışında kendisinin
herhangi bir tedrisine nail olamadık çünkü zamanlar uymuyordu.
Benim zamanım ile kendisinin zamanı birbirine denk gelmiyordu
ki, karşılaşamadık hiçbir zaman. Halbuki benim karşılaşma
imkanım olabilirdi çünkü ben lise öğrencisiyken o başkandı.
O dönemlerde de derneğe gelebilirdim ama beni getirecek kimse
yoktu çünkü yatılı okuyorduk, kolay değildi geceleri dışarıya
çıkmak. 1954-55-56 yılları arasında dernekte çalışmalar yaparken
belki gelip kendisini dernekte görebilirdim ama bu şekilde
münasipmiş, böyle oldu.“
Ruh
ve Madde Dergisinin Yayınlanışı
“Derginin ilk sayısını 1959’un Aralık ayında çıkarttık. O
tarihlerde dergiyi büyük bir cesaretle çıkartmak kolay değildi.
Bedri Ruhselman daha evvel Ruh ve Kainat’ı çıkartmış ve dergi
18 sayıda kapanmıştı.
Biz daha
evvel, 1958’in sonunda 1959’da teksir yayını yapıyorduk. Ruh
ve Madde, teksir yayınları olarak çıkıyordu. Bedri Bey’in
hediye ettiği bir teksir makinamız vardı. O dönemde 50 tane
basıyorduk; 20 tanesini kendimiz alıyor, 30 tanesini de gelenlere
satıyorduk. İlk yazıyı da teknik ressam olduğu için kalemle
Mehmet Fahri Ruh ve Madde dergisi şeklinde yazmıştı. Sonra
o, dergiye dönüştü. ’Dergi şeklinde çıkaralım,’ dedik ve aramızda
para topladık. Hangi 18 sayı, hangi 58 sayı. O zaman başladı,
devam etti geliyor.”
İlk
Kitabımızın Yayınlanışı
“İlk kitabımız da teksir olarak çıktı. Onun yayınlanışı da
çok enteresandır:
Derneğin kurucularından Suat Plevne ağabeyimiz vardı; gayet
kültürlü, esaslı bir adamdı. Bedri Bey’in Ankara’dan çok eski
bir arkadaşıydı. Bir gün Suat Bey bize geldi. Bizim, uzay
ve uzaylı varlıklar hakkındaki bütün bilgimiz, Ruh ve Kainat’taki
“her yer meskundur“ bölümüyle ve oradaki bir tebliğle sınırlıydı.
Prensip olarak, ’Dünyanın dışında da canlılar vardır.’ diyorduk
ama başka hiçbir ilişkimiz yoktu, bilgimiz bu kadardı. Derken
Suat Plevne ağabey geldi ve bir konferans verdi. Biz uçan
daireler hakkında ilk defa bu konferansta bilgi edindik. ’Bu
adam boşuna konuşmaz.’ dedik ve ondan sonra biz de bu işin
içine daldık. Meğerse onda çok güzel Fransızca kitaplar varmış.
Onları aldık ve biz de bayağı bir araştırma yaptık; George
Adamski’yi tanıdık, kim ne yapmış, ne etmiş öğrendik ve dergide
de bazı şeyler yayınlamaya başladık.
Bu sıralarda
da Erich von Däniken isimli bir Alman yazar –onu o zaman daha
Türkiye’de hiç kimse bilmiyordu- İsviçre’de ’Die Weltwoche’
diye bir dergi çıkarıyor. Bu dergiyi okuyan ve fevkalade Almanca
bilen Suat abağeyin bir arkadaşı kendisine bu dergiyi tavsiye
ediyor. Suat Bey bunu duyunca hemen dergiyi görmek istiyor.
Ertesi hafta okuyorlar ve Suat Bey dergiyi çok beğeniyor.
Derken konuyu bana açtı. Ben de ’Vallahi biz bundan yararlanmak
isteriz ama bizde Almanca bilen yok.’ dedim. O da ’Ben arkadaşıma
söylerim; o eski Türkçesini okurken yazar.’ dedi. Yaşlı bir
hanım arkadaşımız vardı, Sadiye Hanım. O da eski Türkçe biliyordu,
Türkoloji okumuştu, eski edebiyatçılardandı. Sadiye Hanım
hemen onu yeni Türkçeye çeviriyordu, biz de çevrilenleri daktilo
ediyorduk.
Ve ’İlahlar
Kozmonotlar mıydı?’, ilk teksir yayınımız olarak bu şekilde
çıkmış oldu. Hemen akabinde teksir olarak da yayınladık. Ondan
evvel ’Medyomluk’ gibi başka teksir yayınlarımız da vardı.
Von Däniken’i
biz biliyorduk ama başka kimse bilmiyordu. Ve o kitap müthiş
satıldı, kapış kapış gitti, biz onu teksir olarak iki üç defa
bastık. Von Däniken’in diğer kitapları sonradan çıkmaya başladı
ancak herkes hala bizim o tercümeyi arıyor. ’O tercüme bambaşkaydı.
Niçin siz bunu bir defa daha basmadınız?’ diyorlar. Basamazdık
çünkü patenti alınmıştı. Tanrıların Arabaları diye ilk defa
Milliyet’ten çıkmıştır o.
Ergün
Arıkdal'dan Sadıklar Planı Celseleri Üzerine
“Derneğe girdiğim ilk yıllarda birçok kişi üzerinde medyonomik
çalışma yaptık ama istediğimiz gibi bir medyom bulamadık.
Bunun üzerine ben kendi üzerimde çalışmaya karar verdim, kendimi
bir denemek istedim. Yalnız benim üzerimde öyle herhangi bir
tecrübeye ihtiyaç yoktu çünkü biz; Mehmet Fahri, ben, Erol
Sevil ve Hazım Akalın, aşağı yukarı 2,5-3 ay süren bir konsantrasyon
çalışması yapmıştık. Perşembe günleri celse saat 19.30da başlıyordu,
biz 18.00 de gelip celse odasında çalışıyorduk. O kadar da
ahım şahım bir çalışma değildi ama bana çok faydası dokundu.
Karanlık ve yalıtılmış olan celse odasında kendimize konsantre
olabileceğimiz bir şey yarattık. Küçük bir ampulün üzerine
siyah bir huni geçirdik, üstünü kapattık, altını da minicik
kestik. Ortaya bir nokta ışık, spot ışık çıktı. Onun da altına
bir tane çelik bilya koyduk. Işık onun üzerine düşünce bilya
inci tanesi gibi, bir yıldız gibi parladı ve biz üç ay boyunca
bu ışığa konsantre olduk. Konsantrasyon sırasında o ışık bazen
geliyor, bazen de gidiyordu, kayboluyordu. ’Aman’ dediler
’gözünüzden kaybetmeyeceksiniz. Kayboluyor gibi oluyorsa,
gözünüzü kırpın tekrar görmeye çalışın, hep onu görmeye çalışın,
onu düşünün, başka türlü bir şey düşünmemeye çalışın.’ Bu
üç ay zarfında farkında olmadan ben gayet iyi bir şekilde
konsantre olma melekemi geliştirmişim. Zihnim gayet güzel
bir şekilde hemen odaklanıveriyor, sadece onun üzerinde kalabiliyorum.
İşte bu çalışmanın çok faydasını gördüm ben. Bir tek çalışmam
budur ve ondan sonra artık olan oldu. O konsantrasyonla transı
elde ettim ve devamı kolaylıkla yürüdü. Bilmiyorum nasıl yürüdüğümü
ama çuvalın ağzı açıldı ve hiç bilmediğim şeyler boşalmaya
başladı.
Önce
Refet Bey’le çalıştım. İki, üç defa çalıştıktan sonra celse
bir tuhaflaştı. Sorulan sorular yetersiz kalıyordu, odanın
içi tıkış tıkış doluydu, nefes alamıyorduk. Küçücük bir yerde
on kişi birarada çalışıyorduk ve sadece bir tane pencere vardı.
Sonra kendi kendimin operatörü olmaya karar verdim. Soruları
kendim soruyordum. Gündüzden hazırlıyordum, açıklanmasını
istediğim soruları arkadaşlara veriyordum.
Teksir
hemen o gün yazılırdı. Nöbetçi arkadaşlar vardı; biz çıkardık,
onlar hemen oturup yazmaya başlarlardı. Ondan sonra müsveddesi
düzelir ve ertesi gün de temize çekilirdi. Sadıklar Planı
celselerinin ilk bölümü yakıldı. 1959’da başladı o celseler.
İlk partisinin yakılmasını istediler ve yaktık, ki Bedri Bey
onları incelemişti. Bedri Bey’den o tebliğlerin okeyi alınmıştı
ama yakılmasını istediler, yakıldı. 1961’deki ikinci bölümdür.“
Ergün
Arıkdal'ın Hayata Bakışı
İlke,
hakikat ve vazife insanı Ergün Arıkdal tüm bu yoğun çalışmalarını
sürdürürken üye arkadaşlarını da unutmayarak onlarla vazife
anlayışını paylaşmaya çalışırdı. Her hafta vakıf içi çalışmalarla,
üyelere yönelik sentez çalışmalarla iç halkanın mantal gelişimine
özen gösterirdi. Bu yoğun tempoyu gören arkadaşlar bazen “İç
çalışmalara ara verelim, daha az yorulursunuz.“ deyince, “Ben
bir gün daha fazla arkadaşlarımla birlikte olmak istiyorum.“
diyerek, önerileri kibarca geri çevirirdi. İki-üç saat süren
konferanslarının neticesinde bazen bir saat de ayak üstü sohbetler
yapardı. Bazen öyle sorularla karşılaşırdı ki sanki o konferansı
yeniden bıkmadan, usanmadan özet olarak tekrar eder ve gerekirse
daha da açarak anlatırdı. Kesinlikle varlık ayrımı yapmaz,
aksine “Varlığın Birliği ve Eşitliği İlkesi“ne saygı duyardı.
Tüm varlığı ile Yukarıya tam teslimiyet içinde, tam uyumlu
ve güven içinde yaşayan Ergün Arıkdal’a herhangi bir problemi
için başvuran hiç kimse hüsrana uğramamıştır. Her zaman için
herkese verebilecek bilgisi, umudu, sevgisi, hoşgörüsü ve
şefkati olan Ergün Arıkdal aynı zamanda iyi bir eş ve aile
babasıydı.
Her cumartesi sabahı onu sade bir vatandaş gibi pazarcılarla
sohbet ederken görebilirdiniz. Pazarcılarla yaptığı sohbetleriyle
toplumun nabzını yokladığını söyleyen Ergün Arıkdal, halkın
duygu, düşünüş ve görüşlerine verdiği önemi her fırsatta anlatır,
tüm çalışma arkadaşlarının sade, mütevazı, halkla iç içe,
şefkatli ve anlayışlı kişiler olmalarını isterdi. Onun en
büyük özelliği sadeliğiydi. Bilgide, duyguda, davranışta,
anlayışta ve yaşayışta çok sade olan büyük Üstadın yaşamından
alınacak en büyük derslerden biri de, ruhsallık yolunda yürümek
isteyen insanların sade olmaları gerektiğiydi.
Medyomsal
yapısı gereği ona danışanlara verdiği öğütlerde, yaptığı yardımlarda
İlahi Hikmetin, kelama (logos) dönüştüğünü hisseder, bu sözcüklerin
ardındaki derin anlama büyük bir saygı ve hayranlık duyardınız.
Size varlığınızın gelişimiyle ilgili olarak söylediği sözler
tam zamanında söylenen ve ne bir eksiği ne de fazlası olan
sözlerdi. Onunla görüşmeye gelip de bu tip ilhamlı açıklamaları
dikkate alan herkesin hayatında inanılmaz iyiliklere, değişimlere
ve düzelmelere rastlanırdı. O, gerektiğinde İlahi Kelamın
yeryüzüne inişine aracılık yapmayı bilen, bu ilhamlı bilgileri
asla sağa sola savurmadan onları gereken yerde, gereken kişilere
sunan müstesna bir bilgeydi. Tüm yaşamını bilgeliğin tam hakkını
vererek yaşadı. Kendi algı alanına giren her işi aşırı önemserdi.
Önemli önemsiz ayırımı yapmaz, her işe olumlu ve iyimser bakardı.
Her konuda esnek olabilirdi ama bir tek konu hariç: misyon
ve vazife. Bir bütün olan misyon ve vazifede en ufak bir ihmalkarlığa
düşülmesini bile istemez, vazifeyle ilgili her şeyi en ufak
detayına kadar düşünür, ondan sonra uygulamaya koyardı. Herkese
adaletli iş dağıtır, sonra da o kişiyi sonuna kadar desteklerdi.
Ergün
Arıkdal, yönettiği kurumların katılımcı ve vazifeli üyeleri
olan bireylerin taşıdıkları özelliklerin; birlik, beraberlik
ve vazife hedeflerine uyumlu niteliklerle zenginleştirilmesi
için çok titiz ve olağanüstü çabalar harcamıştır. Bu uğurda
elinden geldiği kadarını değil, elinde olanın hepsini vermiş,
varlığından taşan varlık sevgisini ve enerjisini herkes hissetmiştir.
Onun yanında kim bulunursa bulunsun enerjisinden etkilenmemesi,
o enerjiyi hissetmemesi olanaksızdı. Bunun yanı sıra, o derecede
de alçakgönüllü idi. Çalışma odasına gelen misafirlerine kahve
pişirmekten zevk duyar, birçok bitkinin karışımından yaptığı
bitki çayı muhakkak hazır olurdu.
Ergün
Arıkdal, insanın bilgiyi her an her yerde araması, kendisini
sürekli geliştirmesi ve çok okuması gerektiğine inanırdı.
Evde, işte, vakıfta, tatilde her fırsatta kitap okur, önemli
yerlerin altını çizer, altını çizdiği cümlelerin yanına notlar
alırdı. Notların da kendine göre bir anlamı ve önemi vardı.
Kitabı ikinci kez eline aldığında, önemli gördüğü yerleri
notlara bakarak tarardı. Ergün Arıkdal’ın önemli özelliklerinden
biri zamanını boşa harcamamak, ikincisi bilgilerini sürekli
gelişen bir yapıda hazır bulundurmaktı. Ergün Arıkdal, yazılı
kaynaklar yoluyla bilgi alınması hakkında şöyle diyordu; “İnsan
unutkan ve gelişen bir varlık olduğu için, arada sırada fikirleri
daha iyi anlayabilmek için ’tekrar’ yöntemi yararlıdır.“
Ergün Arıkdal kendi psişik yapısına uygun insanlarla konuşmaktan
ve uygulamalı çalışmalar yapmaktan memnun olurdu. Zihin ve
konsantrasyon gücü yüksek olduğu için her türlü olayda sürati
intikalle sonuca ve global senteze ulaşırdı. Verdiği kararlarda
ruhsal ve fiziksel alemi tam bir bütünlük ve uyumla ele aldığı
için ilhamı her zaman vardı. O yüzden beşeri karakteri ile
vazife adamı karakterini ayırmak çok zordu. Sözlerinde, sohbetlerinde
muhakkak ruhsallık ve hikmet vardı. Ruhsal dünyaya tam bir
teslimiyet ve imanla bağlı idi. Onunla aynı ortamı paylaşan
kişiler, o konuştukça sanki onunla görür, onunla işitir, onunla
hissederdi.
Ruhsal
vazifeleri yüklenmiş kimselerin fonksiyonu bir bilgi ve öğreti
fonksiyonudur. Bu kişilere pek ender rastlanır. Hakikat ve
vazife insanı Ergün Arıkdal, ruhsal vazifeyi ilke boyutunda
yüklenmiş ender vazifelilerdendi.
Yolun
açık olsun Üstat Ergün Arıkdal, varlıklarımızın derinliğinde
yakmış olduğun bilgi ateşi hiç sönmeyecek, elden ele gönülden
gönüle akan bir bilgi meşalesine dönecektir. Yaşamın boyunca
örneklerini sunduğun ilke ve yasalara sadık kalacağız.
BİLGİ
KİTABI
“Bilgi
Kitabı hakkında bana söylenmiş fazla bir bilgi yok fakat içeriği
hakkında sezgilerim vardır. Bunları da Ruh ve Madde dergisinin
Sevgili Okuyucular bölümünde zaman zaman ifade etmişimdir.
İçeriği hakkında epey güçlü sezgilerim olduğunu sanıyorum.
Elbette
ki bu kitapta da her kutsal kitapta kullanılan metot kullanılmıştır.
Mesela Tevrat’ta, İncil’de ve Kuran’da ’Gelecekte şunlar olacaktır,’
tarzında kehanetler vardır. Bunsuz hiçbir şey yapılmamıştır.
O kehanetlerin birçokları çıkmıştır, birçokları da çıkmamıştır.
Çıkmamasının sebebi, ya o olayın yaşanmasına gerek kalmamasıdır
çünkü artık varlıkların şuur düzeyleri değişmiştir, olayın
bir etkisi olmayacaktır dolayısıyla iptal edilir; ya da olay
çoktan olmuş bitmiştir fakat onların umduğu tarzda olmadığı
için insanlar hala o olayın olmasını beklerler. Kitabın içerisinde
kendi kendini tasdik edecek, kendi kendini ispat edecek şekilde
geleceğe yönelik çok güçlü kehanetler vardır. Yani bunlar,
öyle herhangi bir meleğin, herhangi bir varlığın bilip anlayıp
da ifade edeceği şeyler değildir. Çok kapsamlı, çok detaylı
kehanetler olduklarını tahmin ediyorum. Kutsal kitap olmakla
beraber bir din kitabı olmayan Bilgi Kitabı’nda da kendi kendini
tasdik eden, kendi kendini güçlendiren, kendinden menkul deliller
vardır. Bunlardan bir tanesi de işte bu kehanetlerdir.
Sonra
ayrıca o kitabın bir gücü de her şeyi bir şeyle anlatabilmek
kudretine sahip olmasıdır. Bilgi Kitabı’nın, ki bu ismi biz
kendimiz koyduk, yoksa onun ismi gerçekte Bilgi Kitabı mıdır,
yoksa başka bir şey midir, bilmiyoruz ama biz ona, içerisinde
bütün insanlığa yol gösterecek olan kademeli, çok yönlü, her
şeyi bir şeyle anlatabilecek kudrette bilgilerin mevcut olduğunu
kuvvetle sezdiğimiz için Bilgi Kitabı ismini verdik. Kitap
hakkında başka da pek bir şey bilmiyorum. Mevcut olan bir
şeye benzediğini zannetmiyorum. Yani mevcutların hiç birine
benzemeyen bir şey, bir yapıt. Yeryüzünde şimdiye kadar indirilmiş
ne kadar kitap varsa, bilgi varsa, onların hiç birine benzemeyen,
başta da söylediğim gibi, her şeyi bir şeyle anlatabilecek
güçte olan bir yapıt.
Globalleşme
sözcüğü, sadece dünyasal bir globalleşme manasına gelmiyor,
bir nevi kozmik globalleşme manasına da geliyor. Sadece dünya
varlığının sınırları içerisinde hapsedilmiş değil, onu aşan
bir durum var. Diğer kozmik varlıklarla da, kozmik zekalarla
da alakalı bir durum mevcuttur. Onlar için de geçerli olan
bilgiler mevcut. Görünen ve görünmeyen bütün varlıklar için.“
BİRLEŞTİRİCİ
ÖZELLİKTEKİ BİLGİ KİTABI
“Yöre
gözetmeden, insan gözetmeden bütün dünya insanlığı için yeni
bir bilgi akışı vardır. ’Yaradan’ın karşısında bütün varlıklar
eşittir.’ ilkesine uygun olan bir bilgi akışıdır bu. Ve bu
bilginin büyük bir kısmı da somutlaşmıştır. Alınan bu bilgi
1960 yılında tamamlanmıştır. Hiçbir yazım hatası olmadan,
en ufak bir yoruma tabi tutulmadan, çok büyük bir dünya öğretmeni
olan Dr. Bedri Ruhselman tarafından alınmıştır. Bu bilgi bütününe,
anlaşmada kolaylık olsun diye ’Bilgi Kitabı’ adı verilmiştir.
Kitap, insanlığın aşağı yukarı 2040-2050 yılındaki tekamül
düzeyini ele alarak, oraya ulaşmış bir insanın da ihtiyacını
karşılayacak bir biçimdedir ve o Bilgi’nin adaptasyonu şimdiden
olmaktadır. Bu Bilgi bütün dinsel kitapların doğrularını ele
almaktadır. Ayrıca, dinsel kitaplarda bildirilmemiş olan,
insanların henüz ihtiyaç duymadığı, kavrayamayacağı, anlayışları
henüz o düzeyde olmadığı için, büyük bir teşevvüşe girmelerini
önlemek için verilmemiş olan bilgileri de içermektedir. Nitekim
dinlerin art arda geliş nedenleri de budur. Tevrat’ın İncil’e,
İncil’in Kuran’a bağlanışı, bir külliyatın bağlanışı gibidir,
birinde eksik olanı öbürü tamamlamıştır. Ve Kuran hepsini
onaylamıştır. Musa’nın şeriatını da, İsa’nın şeriatını da
ve kendi şeriatını da onaylamıştır. Sonra da, ’Biz hepimiz
aynı ailenin çocuklarıyız, peygamberler kardeştir. Sizlere
aynı bilgileri veriyoruz, sizler anlayasınız diye böyle veriyoruz.
Aramızda hiçbir fark yok çünkü hepimiz tek bir Allah’a bağlıyız.’
denmiştir.
Bütün
peygamberler aslında insanların bir olduğunu ifade etmişlerdir.
Üslup farkı olmuştur ama her birimizin üslubu değişiktir.
Hangimizin elbisesi hangimize uyuyor, hangimizin yüzü diğerine
benziyor? Bu bir üslup farkıdır. Ruhumuza ait bir üslup farkıdır.
Yani bedeni kendimize göre değerlendirmişiz. Kendi anne babamızı
kendimiz seçtiğimiz için, o da bizim kendi değerlendirmemizdir.
Ama temelde bir varlık olarak sevgide, birlik kavramında anlaşırız.
Ortak çok yanlarımız vardır; kötülüğü sevmeyiz, acıyı tadarız,
hepimiz rüya görürüz, dişimiz ağrıyabilir, saçımız dökülebilir.
Ne yaparsak yapalım, biz birbirimizden ayrılamayız. Böyle
bir bilgiyi tüm insanlara verecek, kendi benliğini onlara
tanıtacak bilgi, Türkiye’de mevcuttur. Bu yüzden Türkiyemizin
baştan beri belirlenmiş bir görevi vardır. ’Türkiyemiz’ dendiği
zaman, bunun içinde A’sından Z’sine kadar tüm Anadolu insanı
bulunmaktadır. Hepsi de kardeş ve arkadaştır. Herkes varlıktır;
adı sanı önemli değildir. Ayrımları biz kendimiz yapıyoruz.“
HAKİKAT
ve VAZİFE İNSANI ERGÜN ARIKDAL
Manevi
vazifeler asli vazifelerdir. Ruha ait olan ve ruhla beraber
gidecek ve devamlı gelişecek olan yüksek vazifeler vardır.
Manevi alemlerde insanların değeri vazifeye verdikleri önemin
derecesiyle ölçülür. Dünya realitesinde Bir’in yasalarını
insanlara tekrar hatırlatıp kapsamlı şekilde öğreten yüce
misyonun vazifelileri ise insanlık var oldukça mevcut olacaklardır.
Bir ve Tek Olan’ın yasalarını koruyan vazifelilerin misyonu
asla değişmez. Onlar her zaman ve her yerde ilke ve kanun
uygulaması yaparlar. Vazife planına dahil bir kimsenin madde
aleminde vazife ifa etmesi demek, toplumun her kesimindeki
fertlere “ruhsal dünyaya uyumu“, “ilke ve yasaları“ kullanmayı
örnek yaşamıyla öğretiyor olması demektir.
Yaşamı boyunca tüm insanlık adına yaptığı insanüstü çalışmalarla,
Türk ve Dünya Ruhçuluğu için indirdiği ilkelerle kutsal vazifesini
yaşadığı son dakikaya kadar büyük bir onurla taşıyan ve uygulayan,
ilke ve vazife insanı Üstat Ergün Arıkdal, işte bu vazife
halkalarının büyük inisiyelerinden biriydi.
Öğrenmek,
etki etme gücünü artırmak, başkalarının öğrenmesine yardım
etmek, kendi vazifesini kendisi yapmak ve başkalarının vazifesine
karışmamak ilkeleri, ilke ve yasaları kullanan vazifelilerin
tüm yaşamını düzenler. O, yaşamının her anında bu ilkeleri
uygulayan ve uygulatmaya çalışan bir vazife adamıydı. Bize
göre, Yüce Işığın büyük inisiyelerinden biri olan Ergün Arıkdal,
dünya okulunun ilkelerini ve temel bilgilerini, dünya bedeni
içinde bilen, anlayan bir varlıktı. Davranışları, kişiliği
ve günlük yaşamıyla tüm üstatlar gibi enerjiyi yerli yerinde
ve doğru kullanır, kendi varlığından gelen enerjiyi yeryüzü
olanaklarıyla çok uyumlu bir senteze tabi tutar, her zaman
için herkesle paylaşmaya çalıştığı bilgi, umut, sevgi ve hoşgörüyü
hiç ayırmadan onu tanıyan tanımayan her varlığın hizmetine
sunardı.
19 Kasım
1967 yılında M.T.İ.A. Derneği’nin başkanı olan Ergün Arıkdal
bu vazifeyi ömrünün sonuna kadar sürdürdü. Vazife hayatını
daima meslek hayatından önde kabul eden ilke ve hakikat insanının
tüm yaşamı, ruhsallık yolunda ilerlemek isteyen insanlara
çok büyük örnekler sunmakla geçti. O, tüm yaşamının akışını
ruhsal çalışmalarına göre uyarlayan büyük bir önderdi. M.T.İ.A.
Derneği’ni ve 1994 yılında kurduğu Bilyay Vakfı’nı, ruhsal
alemlerden sürekli olarak aldığı ışık bilgisi ve bir büyük
inisiyenin derin deneyimiyle atağa kaldırarak, hem çalışma
arkadaşlarını, hem de ruhçuluğa gönül veren herkesi yüce vazifeye
hazırlamak için geceli gündüzlü çalıştı. 1991 Ekim’inde geçirdiği
enfarktüs ve by-pass ameliyatı dahi onu bir gün bile yüce
vazifesinden alıkoymadı. Tam tersine artan temposu ile etrafındaki
arkadaşlara her yönü ile örnek oldu, önderlik etti.
Türkiye’deki
ruhsal vazifeyi üstat Dr. Bedri Ruhselman’ın bıraktığı yerden
devralan Ergün Arıkdal tüm çalışmalarını daima Yüce Işığı
ve onun icaplarını hedef alarak sürdürdü. Yaşamını tam bir
ruhçu ve büyük bir vazife insanı olarak yaşadı. Türk Ruhçuluğunda
birçok “İlk“e imza atan, birçok insana bilgi ışığını sunan,
öğrencilerini bilimsel araştırma disiplini içinde yetiştiren
bu büyük insanın tek bir hedefi vardı: “Türkiye’yi gelecekte
açığa çıkacak olan yüce bilginin merkezi olarak bu büyük fonksiyonuna
hazırlamak.“
Ruhsallığın
ne olduğunu, ne yapmak istediğini, öz yaşamının hangi hakikatleri
taşıdığını, dünya insanlığının manevi tekamülünün hızlanması
için nelerin gerektiğini çok iyi bilen Ergün Arıkdal, yaşamı
boyunca tüm insanlık adına yaptığı insanüstü çalışmalar ve
yaymaya çalıştığı ilkelerle hep aramızda yaşamaya devam edecektir.
Bu ilkeler ışığında kurulan hizmet ve vazife halkaları ise
her gün büyüyecek, ektiği binlerce tohum yeşerecektir.
ÇALIŞMALARI
ve TÜRK RUHÇULUĞUNA KATKILARI (Bilgi Yayma Faaliyetleri)
Otuz
yıl süren dernek ve vakıf başkanlığı boyunca her ayın ilk
salı gününde halka açık soru-cevap konferansları ya da ruhsal
söyleşiler yapan Üstadımız, onu dinleyenlerle söyleşmekten,
onların duygu, düşünce ve izlenimlerini dinlemekten büyük
bir zevk duyardı. Bu toplantılara bazen cumartesi ve perşembe
günlerini de ekleyerek, bitip tükenmeyen enerjisi ile çalışırdı.
Halkın bilgilendirilmesi, vazife halkalarının ve bilgi köprülerinin
mümkün olduğu kadar herkese ulaştırılması onun tek yaşam amacıydı.
Bu amacına uygun olarak yılda iki kez herkese açık seminer
çalışmaları düzenlerdi. Yalnız İstanbul içinde yaptığı çalışmalar
ona yetmezdi. Sağlığını bile düşünmeden ruhsal bilgiyi Türkiye’nin
dört bir yanına yaymak için sık sık Ankara, İzmir, Adana,
Kıbrıs ve diğer kentlere gider, oradaki kardeş dernekleri
ziyaret ederdi.
Yaşamı
boyunca onların yüreklerindeki bilgi ateşini daima canlı tutmaya
çalıştı. Bilginin tüm Türkiye’ye yayılması için hiçbir fedakarlıktan
kaçınmadığı gibi bilginin sadece ülke sınırları içinde kalmasını
da istemezdi. Yaşamı boyunca uluslararası düzeyde birçok kuruluşla
ilişki içinde oldu. Bu ülkelerde de gerek dernek başkanı,
gerek vakıf başkanı olarak birçok tebliğ sundu. Yurt dışındaki
benzer derneklerden gelen konukları ağırlamaktan ve onlarla
uluslararası düzeydeki Ruhçuluk hareketinin son durumu hakkında
konuşmaktan, bilgi alışverişinde bulunmaktan çok hoşlanırdı.
Yurt dışındaki gelişmeleri yazılı ve sözlü basından Fransızca
ve İngilizce olarak izler, daima aktif olarak görev başında
bulundurduğu çeviri grubuyla tüm dünyadaki ruhsal gelişmelerle
gün be gün ilgilenirdi.
İlk önceleri
M.T.İ.A. Derneği’nin daha sonra Bilyay Vakfı’nın yayın organı
olan Ruh ve Madde dergisinin kesintisiz yayınlanmasına ve
içindeki yazıların bilgi dolu olmasına çok önem verir, Ruh
ve Madde dergisini halkla iletişim aracı olarak kabul ederdi.
1950’li yılların sonlarında M.T.İ.A. Derneğine üye kaydedildikten
sonra, tüm yaşamı boyunca Ruh ve Madde dergisine yazılar yazmayı
bir bilgi aktarım ve insanlık vazifesi kabul eden Ergün Arıkdal,
her ay “Realite“ köşesinde yayınlanan yazılarında bilgisindeki
ve anlayışındaki gelişmeleri tüm okuyucularıyla paylaşırdı.
Yurt dışındaki benzer amaçlı kuruluşların üye ve okurlarının
bilgilendirilmelerine yönelik çalışmaları da asla ihmal etmeyen
Ergün Arıkdal, İngilizce olarak yılda 3-4 kez yayınlanan ve
her seferinde binlerce adrese postalanan “Spirit and Matter“
adlı dergiyle, 4 sayfalık İngilizce bültenin tüm ilgili kuruluşlara
gönderilmesini ve yayılmasını sağlamak için çalışma arkadaşlarını
sürekli motive ederdi. İlkelerle ilgili temel bilgileri Türkçe,
İngilizce, Almanca, Fransızca, Portekizce, Bulgarca, Sırpça
broşürler halinde bastırarak, Anadolu’da yanmakta olan bilgi
ışığının yansımalarını yurt içine olduğu gibi diğer ülkelere
de yaymayı, fonksiyonunun bir parçası kabul ederdi.
Yaşamı
boyunca maddiyatı daima ikinci planda tutarak tam bir teslimiyet
içinde yaşadı. Ruhçu bilgiyi Türkiye’ye ve dünyaya yaymak
için Ruh ve Madde Yayınları ve Sağlık Hizmetleri A.Ş.’yi kuran
Ergün Arıkdal, bugüne kadar sayısız eserin insanlığa ulaşmasına
öncülük etti. Ruhsal konulardaki kitap yayınlarının çoğalmasına,
İstanbul ve dışındaki kentlerde de belli başlı kitapçıların
bu eserleri satmasına ön ayak oldu. Tüm arkadaşlarının kitapçılardaki
kitap stantlarının durumuyla ilgili bilgi sahibi olmalarını
arzu eder, kitaplar aracılığıyla insanımıza ulaşacak olan
bilgiye ve okuyucuya büyük bir saygı duyardı. Bilgiyi yayma
işlevimizi genişletme çalışmalarına çok önem veren Ergün Arıkdal,
bu amacına yönelik olarak, hayatının en büyük isteklerinden
birini gerçekleştirdi. Yaşamı boyunca bir radyo kanalından
dinleyicileriyle sohbet etmek, bilgiyi daha geniş kitlelere
taşımak onun hedeflerinden biri olmuştu. Hayat planı onun
bu soylu isteğinin de gerçekleşmesine izin verdi. Türkiye’de
ilk kez yerel radyolar kurulduğu sıralarda, Ergün Arıkdal
hiç zaman yitirmeden bu konu ile ilgili çalışmalara başladı.
1993
yılının ilk aylarında yeni kurulmakta olan yedi radyodan birini,
İstanbul’daki Meta FM 105.6’yı kurdu. Meta FM 105.6’yı kurarken
tek bir amacı ve düşüncesi vardı; ruhsal bilgileri daha geniş
kitlelere ulaştırmak... Bilgi ışığını tüm Marmara Bölgesine
aktarmak için yaşamının son gününe kadar sevgili dinleyicileriyle
haftanın bir ya da iki günü canlı yayında ruhsal söyleşiler
yapan Ergün Arıkdal, üstün vazife anlayışıyla ayrım gözetmeden
tüm insanlığa adadığı bilgi aktarma işlevini daha da geniş
olanaklarla yapmak için 1994 yılında geleceğe ait büyük işlevinin
zemini olarak uluslararası bir organizasyon olan “İnsanlığı
Birleştiren Bilgiyi Yayma (BİLYAY) Vakfı“nı kurdu.
Bu organizasyonun
kuruluşunun temel amacı şudur: “İnsanlığı Birleştiren Bilgiyi
Yayma (Bilyay) Vakfı, insanlar arasında yardımlaşma ve dayanışmanın,
sevgi ve hoşgörü ortamında birlik ve beraberliğin güçlenmesi
için, mevcut bilgiler arasında pozitif maneviyat tetkikleri
yapmak ve üstün ruh değerlerinin ortaya çıkmasına hizmek etmek
amacıyla kurulmuştur.
Bu temel
amacın gereği olarak:
* Ulusal ve uluslararası seminer, konferans ve toplantılar
düzenler.
* Ulusal ve Uluslararası düzeyde kişi ve kurumlarla iletişim,
ilişki ve işbirliği yapar.
* Yukarıda belirtilen temel amaca yönelik olmak üzere; Türkçe
ve yabancı dilde dergi, telif-tercüme kitaplar yayınlar, radyo
ve TV programları yapar-yaptırır.
* Vakıf, temel amacı doğrultusunda, her türlü bilgi kaynaklarından
yararlanarak ruh varlığıyla ilgili konuları küresel bir yaklaşımla
açıklar, konuyla ilgili deneysel, alan ve anket çalışmalarıyla
literatür etütleri yapar ve bunları sözlü ve yazılı eğitim
etkinliklerinde değerlendirir.
* Bilyay Vakfı, temel amacında ifadesini bulan ana konusuyla
ilgili bilgi birikiminin insanlara ulaştırılması için; kendi
olanaklarının yanı sıra, yurt içi-dışı yayın organları ve
öteki kitle iletişim araçlarından da yararlanır.
* İnsanın gerçek doğasıyla ilgili bilginin ve ilkelerinin
yanlış yorumlanmasını, saptırılmasını, beşeri çıkarlar doğrultusunda
kullanılmasını önlemeye çalışır. İnsanın gerçek doğasıyla
ilgili anlayışın yükselmesine katkıda bulunur.
* Bilyay Vakfı, tüm bu etkinlikleriyle, “İnsanlığı Birleştiren
Bilgi“nin ortaya çıkmasına elverişli zeminin hazırlanmasına
hizmet eder.
Ergün
Arıkdal, derneğe girişinden itibaren tüm etkinlik ve araştırmalara
ivme getirerek sayısız yazı ve çeviriyi dilimize kazandırdı.
Konferanslar, seminerler, paneller ile Ruhçuluğu Türkiye ve
dünyaya tanıtarak, bilgi akışına ömrü boyunca süren titiz
çalışmalarıyla hız kazandırdı. Onun yıllar süren çalışmaları
ile bilgi ve deneyim birikimi sonucunda Bilyay Vakfı 4000
cilde yaklaşan bir kitaplığa ve konusunda yurdumuzun en zengin
kitap külliyatına sahiptir. Bilyay Vakfı, çağdaş iletişim
gereği internete bağlanarak yurt içi ve yurt dışı haberleşmeye
yine Ergün Arıkdal’ın son zamanlarında katıldı. Çağdaş iletişim
araçlarından yararlanmayı ilke edinen Ergün Arıkdal, çoğunluğu
yurt dışından gelen videolardan oluşan zengin bir video arşivinin
kurulmasını sağladı. Bilgi ve vazifeye adanmış hayatının son
yıllarında, kendini çok zorlayan sağlığının ortaya çıkardığı
bütün elverişsiz şartlara rağmen, tüm bilgi iletişim ağlarını
kurmaya ve halkıyla bütünleşmeye devam etti.
Ergün
Arıkdal, 1995-1996 yıllarında HBB TV’de “A’dan Z’ye“ programının,
“Merak Ettikleriniz“ köşesinde 10 ay süreyle her salı günü
tüm Türkiye’ye periyodik olarak seslendi ve seyircilerinin
sorularını yanıtladı. Ayrıca Anadolu’dan gelen TV yapımlarına
ve sorularına cevap verdi, özel TV paket programları yaptı.
Hatta vefatından tam bir hafta önce Adana’da bir yerel TV’den
gelen istek üzerine “Kehanetler“ ve “Ölüme Yakın Deneyimler“
adı ile iki program hazırladı. Çağdaş iletişim araçlarının
önemine çok inanan ve tüm arkadaşlarının her an yeniye ve
yeni bilgilere açık olmasını isteyen, putlaştırmadan ve dar
kafalılıktan hiç hoşlanmayan, Yüce Işığın büyük inisiyesi
Ergün Arıkdal, Ruhçuluğun temiz ve saf bilgiyi alan ve bilgiyle
amel etmek isteyenlerin ihtiyacını karşılayacak bir gelişim
yolu olduğunu, ülkemizin bu tekamül yolunun odağı olduğunu
ama henüz şuurlar pek bulanık olduğu için bunun farkına varılamadığını,
ülke çapında liyakatimizi ortaya çıkarma sınavlarıyla karşı
karşıya olduğumuzu biliyordu.
|