VAZİFE ADAMI
Üstat Ergün Arıkdal

21 Kasım 1936’da Geyve’de doğdu. Annesinin adı Hafize, babasının adı Mehmet Nuri’dir. Üç erkek kardeşin en küçüğüdür. Annesi ev kadınıydı, babası ise devlet demiryollarında demiryolu hat müdürü olarak çalışıyordu. Babası devlet memuru olduğu için, çocukluğu ve gençliği yurdun farklı illerinde geçmiştir. Bu vesile ile daha küçük yaşta Anadolu’nun muhtelif yörelerini gezme ve tanıma fırsatı bulmuştur. Babası, o zamanlar Osmanlı İmparatorluğuna bağlı olan Şam ilinde doğmuş, annesi ile evlenmeden önce Musul, Kerkük, Şam, Halep, Ürdün illerinde bulunmuş ve gençliği 1.Dünya Savaşı ile Kurtuluş Savaşı arasında demiryolu zabiti olarak “Hicaz“ diye de anılan güney cephesinde, hem demiryolu inşaatı yaparak hem de savaşarak geçmiştir.

Ergün Arıkdal, ilk öğrenimini Sivas ve Samsun illerinde, ortaokulu ise Konya’nın Ereğli ilçesinde tamamlamıştır. Liseye Mersin’de başlamış, İstanbul Erkek Lisesi’nde bitirmiştir. 12 yaşında babasını kaybetmiş, 16 yaşından itibaren yatılı okullarda okumuş, tatillerde ise annesinin Konya’nın Ereğli ilçesindeki evlerinde oturmuşlardır.

Daha 15 yaşlarında iken felsefi konular ilgisini çekmiş, o zamanların imkanları dahilinde başta Varlık Yayınları olmak üzere okul kitaplıkları ve zamanın Milli Eğitim Bakanlığı’nın çıkardığı Fikir Eserleri serilerini hiç aralıksız takip etmiştir. Ergün Arıkdal, 1940’lı yıllarda çıkan Bütün Dünya adlı derginin içindeki ipnoz, altıncı duyu, telepati, ruhlarla irtibat gibi konularda yazılan makalelerin içeriğinden çok etkilenmiş ve zamanla içini metapsişik konularda araştırma yapmak, bilgilenmek ateşi kaplamıştır.

1950 yılında ortaokulda okurken, ağabeyinin İstanbul’dan gelirken yanında getirdiği, o zamanlar üstat Bedri Ruhselman’ın yayınladığı Ruh ve Kainat dergisi ile tanışmıştır. O andan itibaren dergiye bağlanmış fakat liseyi okumak üzere İstanbul’a gidene kadar diğer sayıları senelerce bulamamıştır. Daha sonra Arıkdal’ın karşısına, liseyi İstanbul’da okumak fırsatı çıkmış ve bu fırsat kendisine başka kapılar açmıştır. Bir yandan metapsişik konuları takip ederken, bir yandan da felsefe, psikoloji ve sosyoloji ile ilgilenmeye devam etmiştir. İstanbul Erkek Lisesi’nde zamanın çok kıymetli öğretmenlerinden ders almış ve bu durum kendisini entelektüel gelişimi bakımından müspet yönde etkilemiştir. Lisedeki felsefe öğretmeni kendisindeki özel yeteneği fark etmiş ve ders dışında da felsefi konular üzerinde onunla sohbetlerde bulunmuştur. Spiritüel konuları kaynağından takip etmek niyetiyle liseden itibaren kendi çabasıyla Fransızca öğrenmeye çalışmış ve bunda başarılı olarak dilimize birçok eser ve makale kazandırmıştır. İstanbul’da okurken aynı zamanda Metapsişik Tetkikler ve İlmi Araştırmalar Derneği’ne devam etmeye başlamış ve bu faaliyet hayatının sonuna kadar sürmüştür. 1957 ile 1961 yılları arasında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde öğrenim görmüştür.
1958 yılında Metapsişik Tetkikler ve İlmi Araştırmalar Derneği’ne üye kaydedildikten sonra, ilk olarak 15 Eylül 1959’da dernek yönetim kurulunda görev almıştır. Ruh ve Madde dergisinde makaleleri ve Fransızcadan çevirileri yayınlanmaya başlamıştır. İlk kitabı olan “İpnotizma, Manyetizma ve Telkin“ adındaki eserini 1963 yılında daha 27 yaşındayken kaleme almıştır. 1959-1974 yılları arasında 15 yıl süreyle Sadıklar Planı Tebliğlerinin medyomluğunu bizzat sürdürmüştür.

1965 yılında evlenmiş, 1966 yılında bir oğlu, 1975 yılında bir kızı olmuştur. 19 Kasım 1967’de Metapsişik Tetkikler ve İlmi Araştırmalar Derneği başkanı olmuş ve bu vazifeyi ömrünün sonuna kadar sürdürmüştür. Derneğe girişinden itibaren o dönemde yavaşlamış olan faaliyet ve araştırmalara ivme getirmiş; konferanslar, seminerler, paneller ile Ruhçulukla ilgili bilgileri Türk insanına aktarmış, bilgi akışına ömrü boyunca süren titiz çalışmalarıyla büyük bir hız kazandırmıştır. 1970 yılında İstanbul Üniversitesi Psikoloji Bölümüne kaydolmuş ve burada 3 yıl öğrenim görmüştür. Vazife hayatını daima meslek hayatından önde tutmuş, hayatının tüm akışını ruhsal çalışmalarına göre ayarlamıştır. Meslek hayatında finans ve otomotiv sektörlerinde çalışmış, son olarak 1986 yılında otomotiv yedek parçaları satış müdürlüğü görevindeyken emekli olmuş ve daha da artan bir tempoyla zamanını ruhsal bilgilerin yayılmasına ayırmıştır.

Türkiye’de vazifeyi Dr. Bedri Ruhselman’ın bıraktığı yerden devralmış ve vazifesini daima yeniyi, ileriyi hedef alarak sürdürmüştür. Hayatını tam bir ruhçu, büyük bir vazife insanı olarak yaşamış, bir örnek oluşturmuş, birçok “ilk“e imza atmış, birçok talebe yetiştirmiş, ruhsal araştırmalarını büyük bir disiplin içerisinde sürdürmüş, daima Türkiye’yi gelecekteki fonksiyonuna hazırlamaya gayret etmiştir. Bu amaçla 1992 yılında hayatının en büyük gayelerinden olan ve ruhsal bilgileri daha geniş kitlelere ulaştırma amacını taşıyan Meta FM 105.6’yı kurmuş, 1994 yılında geleceğe ait büyük fonksiyonun zemini olarak Bilyay-İnsanlığı Birleştiren Bilgiyi Yayma Vakfı’nı kurmuştur. Vakfın kurucu başkanı olan Ergün Arıkdal, bu vazifesini de vefatına kadar devam ettirmiştir.

Hayatı boyunca maddiyatı daima ikinci planda tutarak tam bir teslimiyet içinde yaşamıştır. Ruhçu bilgiyi Türkiye’ye ve dünyaya yaymak için Ruh ve Madde Yayınları’nı kurmuş ve bugüne kadar sayısız eserin insanlığa ulaşmasına daima öncülük etmiştir. Yapıtları arasında “Nazari ve Tatbiki İpnotizma, Manyetizma ve Telkin“, “Medyomluk“, “Ansiklopedik Metapsişik Terimler Sözlüğü“, “İpnozun Gerçek Yüzü“, “Ruhsallık Üzerine Denemeler“, “Değişime Doğru“ adlı eserler ile sayısız makale, çeviri, derleme sayılabilir.

Bilgisinin tatbikatını yapabilen nadir insanlardan biri olarak tam bir sadelik ve alçakgönüllülük içinde hayatını sürdürmüştür. Herkes için son derece müşfik bir baba, evlatlarının içindeki cevherleri bularak kendilerini en iyi şekilde yönlendiren bir öğretmen, çok güçlü bir medyom ve telepat, ileri derecede sahip olduğu telkin ve tedavi yeteneği ile birçok insanın hayatındaki karanlıkları aydınlatan bir şifacı olmuştur. Ömrü boyunca kutsal vazifesi doğrultusundaki her şeyi gerçekleştirmiş, zaman zaman hayatında meydana gelen tüm çalkantılarına rağmen yolundan bir kıl kadar sapmamıştır. Hayatının son gününe kadar çalışmış, radyo sohbetlerine, konferanslara, seminerlere ve vakıf içi özel çalışmalarına devam etmiştir. Vazife ilkelerini ortaya koymuş ve bunları yaşayarak herkese örnek olmuştur. Kutsal vazifesinin son aşaması olarak 6 Ocak 1997 tarihinde bedenini terk eden üstat Ergün Arıkdal, ardında vazifenin sürdürülmesi için gereken tüm ilke ve uygulamaları bırakmıştır.

Ergün Arıkdal - Otobiyografisi

ÇOCUKLUK YILLARI
“Çocukluğumda, ‚‘Necati‘ adında bir tanıdığımız vardı. Bir gün annem, babam, ben ve Necati Bey bizim evde oturuyorduk. Necati Bey bir ruh daveti yaptı. O gün, ruh çağırma seansıyla ilk kez tanışmıştım ve bu izlenim hiç kaybolmadı. Bayağı bir şeyler oldu, tıkır tıkır cevaplar verdiler. Birini davet ettiler, annem sorular sordu; sonra vefat eden bir arkadaşlarını çağırdılar, ona niçin öldüğünü ve benzer bir şeyler sordular. Ben korkmuştum, o zamanlar tüm perdeler kapalı oturuyorduk. Harp zamanı olduğu için siyah storlar vardı. Hatta camlar da maviye boyanmıştı. II. Dünya Savaşı yıllarında bombardıman ihtimaline karşı ışıklar sızmasın diye böyle önlemler alınırdı. Ben, birileri geliyor mu, diye hep perdelere bakıyordum. Yani o olay benim zihnimde yer etmiştir. Ne fazla ürktüm, ne de fazla cazip geldi, tedirgin bir vaziyette kaldım. Annem, babam da bir şey söylemediler; annem zaten bilmez, babam da inanmadı, ’Yahu,’ dedi, ’Necati’nin işleridir gene, kerata yine bir şeyler yapmıştır.’ “

BABASI HAKKINDA
Babamın da başından bu tarzda birtakım enteresan olaylar geçmiş; Şam’da iken orada bir Arap astrologla görüşmüş, kendisinin durumuna baktırmış. Adam babama ‘Sen burada otur, bana müsaade et‘ deyip odasına çekilmiş. Yarım saat sonra beti benzi sapsarı bir şekilde dışarı çıkan adam, yorgun bir vaziyette neler olacağına dair bir şeyler söylemiş. Zannediyorum adamın bütün dedikleri çıkmış, yani babamın hayatının belli başlı noktalarını anlatmış adam. Bunu bana anlatmazdı ama onun hareketlerinden anlıyordum. Kadere bayağı rızası vardı; başına bir şey geldiği zaman sesini çıkartmaz, dişini sıkardı. Ben bu halini o olaya bağlamıştım. Olacakları genel hatlarıyla biliyordu, kendisine söylenmişti. Bağırmasına, çağırmasına hiç lüzum yoktu. Hangi zamanda ne türlü olaylarla karşılaşacağını genel hatları ile bilir bir özelliği vardı.“

ÖĞRENCİLİK ve GENÇLİK YILLARI
1947’li yıllarda, Bütün Dünya diye bir dergi çıkardı. Onun içerisinde Fransızların ’Selection’ adlı dergilerinden veya Amerikalıların ’altıncı duyu, ipnoz, geçmiş hayatlar, ruhlarla görüşmek, telepati var mı?’ gibi konularla ilgili dergilerinden seçilmiş makaleler vardı. Bunlar benim hoşuma giden konulardı. Dergiyi alabilmek için o zamanki çocuk bütçesiyle para ayırırdım.

1950 yılında ağabeyim İstanbul’da, İktisat Fakültesinde okuyordu; ben de Konya’da orta okulda okuyordum. Ağabeyim bir yaz tatilinde Konya’ya geldi; gelirken Ruh ve Kainat dergisini de yanında getirmişti. Dr. Bedri Ruhselman’ın, İstanbul’da yayınladığı dergiydi bu. Onunla ilk defa orta okulda karşılaştım. Onu okudum, tabi yarısını anlamadım. O, benim için kutsal kitap gibi bir şey olmuştu; her şey onun içindeydi.
Daha sonra lise tahsilim için İstanbul’a geldim ve yatılı olarak İstanbul Erkek Lisesi’ne girdim. Bu konularla ilgili bilgilerimi artırmak için orada daha çok imkan buldum. Hafta sonları dışarı çıkar ve doğru sahaflara giderek kitaplar arardım. Lise sona doğru bu konuyla ilgili Fransızca kitaplar da biriktirmeye başladım çünkü Fransızca okuyordum ve Fransızca öğrenmeyi kafama koymuştum. Elime birkaç tane kitap geçti. Hem onları okudum hem de yazarın yararlandığı kitapları bulmaya çalıştım, birçoğunu da buldum. Sonra lise bitti, 1957’nin Ekim ayında fakülteler açıldı.“

M.T.İ.A. DERNEĞİNE GELİŞİ
“Liseden bir arkadaşım vardı ve benim bu konularla ilgilendiğimi biliyordu. Ben de derneği arıyordum ama İstanbul’da nerede olduğunu bilmiyordum. ’Talebelikten çıktın artık, şimdi üniversitelisin, vaktin de var, gidebilirsin’ diyordum kendi kendime. Bir gün bu arkadaşım geldi ve ’Beni çok enteresan bir yere götürdüler geçen hafta’ dedi. ’Nereye gittin?’ dedim, ’Garip bir yere; biz, şu ruh cemiyetine gittik.’ dedi, ’Yok ya.’ dedim, ’Nerede bu? Beni götürür müsün?’

Ertesi perşembe akşamı onunla Beyoğlu Billurcu Çıkmazı’ndaki ilk derneğe, Dr. Bedri Ruhselman’ın tuttuğu derneğe gittik ve ondan sonra da ben o işin peşini bırakmadım çünkü bilgi edinmem lazımdı.İki senem okumayla, araştırmayla geçti. Derneğin kütüphanesinde Ruh ve Kainat’ın son sayılarını ve Dr. Bedri Ruhselman’ın diğer yayınlarını buldum. Hem fakülteye gidiyordum, hem Fransızca çalışıyordum, hem de bu konuları okuyordum. Sonra yavaş yavaş derneğe yeni insanlar gelmeye başladılar. Rahmetli Suat Tahsuğ’la da o dönemde tanıştık. Fransızca bilen bir hanım arkadaşımız, yabancı dil bildiği için bir bankanın kambiyo servisinde çalışıyordu. O sırada Suat Bey de şef muaviniymiş. Bir sohbet sırasında hanım arkadaşımız metapsişik konularla ilgili olarak derneği anlatmış. Suat da bu konularla ilgilendiği için derneğe gelmeye karar vermiş. Ben büyük bir sempati duydum kendisine, benim en iyi dostumdu. Benden sekiz dokuz yaş büyüktü. Bana çalıştığı yeri söyledi ve ’Vaktin olursa uğra, çay kahve içeriz’ dedi. Ben de arada sırada ona uğramaya başladım. Derken kimsenin haberi yokken bir proje oluşturmaya başladık. Ona dedim ki,’Gel biz seninle seminerimsi bir şey yapalım. Senin çok iyi Fransızcan var, benim ki o kadar iyi değil. Bende, Jose Luov’un Herkes İçin Medyomluk diye güzel bir kitabı var. Herkesi cezbeder.’ Biz hemen sekiz on kişilik bir grup oluşturduk. Nasıl bir çalışma yapacağımızı arkadaşlara anlattık. Bir canlılık oldu, grup büyüdü ve biz on, on iki kişi olduk. Suat Bey okuyor ve hemen türkçeleştiriyordu. Biz de not alıyor ve arada toplanıp alınan notlar üzerinde çalışıyorduk.

Derneğe 1957’nin Aralık ayında geldim, 1958’in baharında bu işleri başlattım ve o günden beri bu iş hiç bitmedi. Ondan sonra o arkadaşlarımızla işleri daha da büyüttük. Bizim bu çalışmaların hemen etkisi oldu. Nereden duydularsa, ’Biz de katılacağız, bizi de alın aranıza’ diye talepler olmaya başladı. ’Gelin, neredeydiniz şimdiye kadar?’ dedik ve birçok insan derneğe akın etti. Ondan sonra çok güzel bir ahenk içerisinde dersleri başlattık ve bu sefer işleri programlı derslere döktük. Ben arkadaşlara Ruh ve Kainat’tan konferanslar hazırladım. Önce kendim başladım, ondan sonra Suat Bey, Feridun Tepeköy Bey ve Abidin Bey vb. bu işe başladılar. Birinci cildi altıya böldük ve her hafta bir kişi kendi üzerine düşen bölümü aktardı; birinci cildi altı haftada bitirdik. Ondan sonra geldik öbür cilde ve halka çıktı otuz, kırk kişiye. Böylece 1958’i bitirdik. Ondan sonra, 1959 yılında iş artık oldukça gelişti. Bu sıralarda Adnan Bey ve başka arkadaşlar geldiler. Biz de başka çalışmalara başlarken dersleri onlara havale ettik. Konferansların çeşidi ve konferansları vereceklerin adedi arttı.

O senelerde Jale Gizer hanım teyzesiyle birlikte derneğe geldi. Jale, perşembe konferansından evvel geliyor, içerideki odada oturuyor ve diğer insanlar gelince hemen bir sohbet açıyordu. Ortaya bir fikir atıyor ve konferanstan evvel herkesin en az bir saat pür dikkat bu konuyla meşgul olmasını sağlıyordu. Ona dikkat ettik, işi gayet güzel götürdüğünü gördük ve arkadaşlarımızın böyle bir çalışmaya ihtiyacı olduğunu düşünerek bir seminer düzenlemeye karar verdik. Cuma günü seminer günü oldu. Bu sefer derneğin kendi üyeleri kendi aralarında konuşmaya başladılar; çok güzel çalışmalar oldu.

Bu arada bir de şifa ekibi meydana getirdik. Şifa ekibini meydana getirdikten sonra, birçok arkadaşımız üzerinde medyomluk araştırması yaptık. Tam yetişmiş bir şifacı medyom yoktu ama herkesin büyük bir samimiyeti, büyük bir isteği vardı. Üç, dört kişilik gruplar halinde üç ayrı odada çalışıyorlardı. On kişilik bir şifacı ekibiyle devam eden çalışmalarımız iki, iki buçuk sene, 1962’nin baharına kadar sürdü. Şifa ekibi İngiltere’deki şifacı Henry Edwards ile ilişkideydi, birtakım hastaların kayıtlarını oraya yolluyorduk yani İngiltere’den, uzaktan tedaviye alınan hastalar da vardı. Şifaya çok büyük bir ilgi oldu, kartoteks tutmak zorunda kaldık. Talep o kadar fazlaydı ki hastalara bir, bir buçuk ay sonrasına sıra veriliyordu. Sonuçta, çeşitli çalışmalar vesilesiyle küçücük dernekte elli, altmış kişi biraraya gelmişti ve bu şimdiye kadar hiç yaşanmamış bir durumdu.
Tabi bu arada medyonomik çalışmalar da yapılıyor, tebliğler alınıyor, işlerimiz ilerliyordu. 1962’de bir seçim yaptık, Refet Bey başkanlıktan ayrıldı. 1967’de ben başkanlığa geçtim.“

Ergün Arıkdal'dan Üstat Bedri Ruhselman Üzerine
Büyük üstat Ruhselman’la olan hatıralarımın adedi çok azdır çünkü ben derneğe geldiğim zaman 1957 yıllarının sonuydu. Kendisi 1955-1956 yılları arasında, evinde özel çalışmalarını devam ettirebilmek için dernekten istifa edip ayrılmıştı. Dolayısıyla dernekte kendisini görmem mümkün olmadı. Fakat diğer arkadaşlarla beraber yapmış olduğumuz etkinlikler sonucunda kendisine ulaştırılan bilgiler Bedri Bey’in çok hoşuna gitmiş olmalı ki, bizlerle görüşmek istedi. Ve bir gün aşağı yukarı 6-7 kişi hep beraber, onun Harbiye, Çayır Sokaktaki evine gittik.

Ev gayet mütevazıydı; evde küçük bir salon, onun yanında bir oda, küçük bir mutfak, yan tarafta bir gardrop ve seyyar bir yatak vardı. Salonu kitaplarla doluydu. Çalışma masasının üzerine gelen kısmın tavanında, iplerle ucu duvardan duvara tutturulmuş beyaz bir bez geriliydi. Bu bez, kömür ve odun sobası beraber yandığı için oluşan bazı ufak odun-kömür kurumlarının kendisinin üzerine dökülmesine engel oluyordu yani bir koruyucu vazifesi görüyordu.

Bizimle 5-10 dakika kadar konuştu, hal hatır sordu, isimlerimizi sordu. Sonra, bizler için bir konuşma hazırladığını söyledi. Teybi dinlediğimiz müddet boyunca kendisi tam karşımda oturuyordu, diğer yanda da tanıdığımız arkadaşlarımız vardı. Mesela Erol Sevil vardı, Refet Kayserilioğlu vardı, Enver Ölçerman bey ve benim gibi yeni gelmiş olan Suat Tahsuğ vardı. Birkaç kişiydik; zaten içerisi daha fazlasını almazdı. Ancak bizi alabilecek kadar küçük bir yerdi.

O dinlediğim banttan aklımda hiçbir şey kalmadı ama o sırada hiç unutamayacağım bir fenomen yaşadım. Önce, Üstadın bulunduğu nokta aydınlanmaya başladı. Ben bunu çıplak gözle görüyordum. Fakat bu aydınlanma öyle bildiğimiz beyaz renkte değildi. Çok enteresan, çok tatlı bir eflatun ile pembenin karışımı bir renkti ve küresel bir şekilde giderek genişliyordu. Ben, ‘Acaba, çok aşırı bir konsantrasyon içerisinde bulunduğum için görme halüsinasyonuna mı uğruyorum?’ diye kendimi devamlı olarak ikaz ediyordum. Hatta bir elimle de mütemadiyen öbür elimin parmaklarının sıkıyor, kendi elime çimdikler atıyordum; dalgınlık ya da rölaksan bir durumdan yararlanılmış olmasın, diye uyarmalar meydana getiriyordum. Halbuki yaşadığımın bunlarla hiç alakası yoktu. Gözlerimi kapıyordum, açıyordum fakat yine aynı şekilde, giderek büyüyen ışıklı küreyi görüyordum. Nihayet artık mücadeleden yoruldum ve sadece seyretmeye başladım. Küre giderek büyüdü, büyüdü, bütün odayı kapladı. Bütün bir oda eflatunla açık pembe arası fevkalade tatlı bir renk içerisinde kayboldu. Sadece Bedri Bey’i ve sesini işitiyordum, etrafta başka hiçbir şey yoktu. O ışık küresi, o konuşma esnasında mütemadiyen durdu. Konuşma bittikten sonra aniden bu renk küresinin ortadan kaybolduğunu gördüm.

İlk karşılaşmamızda yaşadığım bu fenomeni ben o zamanki bilgi ve tecrübeme göre fazla derin bir şekilde yorumlayamamıştım. Bu fenomeni iyice açıklayabilecek bir bilgiye sahip değildim.

Üstatla bir başka görüşmemiz, daha doğrusu yakınlaşmamız, Eminönü öğrenci lokalindeyken gerçekleşti. Üstat, Eminönü öğrenci lokalinde Adana, Ceyhan ve o yörenin diğer şehirlerinde meydana gelen sellerle ilgili olarak insanları bilgilendirmek istiyordu ve bu amaçla bir toplantı tertiplendi. Bu toplantıda kendisine bu olayların ihbarını yapan medyom Mehmet Fahri Öğretici eşlik ediyordu. Mehmet Fahri’yle daha sonra yaptığım görüşmeden öğrendiğime göre, kendisi kesinlikle kürsüye çıktığını hatırlamıyordu. Yani Mehmet Fahri trans halindeyken, gözleri açık bir vaziyette kürsüye çıkarak bir tebliğ vermişti. Gerçekten de çok güzel bir tebliğdi. Biz o gün o konuşmayı güzel bir konuşma olarak kabul etmiştik çünkü hiç birimiz Mehmet Fahri’nin trans halinde olduğunu bilmiyorduk.

İşte o olaylar olacağı esnada Ruhselman’a bazı notlarının altını çizebilmesi için kırmızı kalem gerekmişti. Kırmızı kalem istediler, ben de yerimden kalkıp kulise geçtim ve kendisine bir kalem verdim. Teşekkür etti ve başladı notlarının altını çizmeye. Orada bir yakın temasımız oldu.
Ondan sonra onun konuşmalarını dinledik tabi. Mehmet Fahri’nin konuşmaları bittikten sonra kendisi kürsüye çıktı, gayet heyecanlıydı. Durumu, oraya gelenlere, gazetecilere anlattı; işin içinde hiçbir oyun, sahtekarlık bulunmadığını açıkladı. Ve ayrıca cebinden kullandığı kalp ilacını da çıkararak, ’Bakın, ben bununla yaşıyorum yani size karşı herhangi bir beşeri zaaf içinde bulunmam mümkün değil. Takviyeli kalp ilacıyla yaşayan birinin yalan söylemesi gerekmez.’ dedi ve Mehmet Fahri’nin vermiş olduğu tebligata paralel bir tarzda kendi düşüncelerini ifade etti. Türkiye üzerinde gerçekten de büyük bir ışığın, büyük bir güneşin doğacağını, doğmakta olduğunu büyük bir heyecanla ifade etmişti. O gün bu konuşmalardan bütün eski ve yeni arkadaşlarımız, bilhassa yeni arkadaşlarımız çok etkilenmişti fakat hala -öyle zannediyorum- meseleyi tam anlamıyla kavrayamamıştık. Yani bunlar neye atıfta bulunmak üzere yapılıyordu? Biz sadece ruhsal bir kudreti, kehanet kudretini ve Ruhsal İdare Mekanizması’nın insanlara bu derecede yakın bir şekilde kendini tanıtma meselesini ele alıyorduk. Halbuki bütün bu işler, Bilgi Kitabı’nın müjdecisi olarak, başlangıcı olarak ortaya çıkmış oluyorlardı.

Kendisini bir diğer görüşüm de şöyle oldu: Derneğe gittim fakat dernekte kimse yoktu. Derneğin kara tahtası üzerine, ’Biz Bedri Bey’e gidiyoruz, yardım etmek isteyenler buyursun gelsin.’ diye yazmışlar. Hemen yerimden fırladım, doğru Üstadın evine gittim. Meğer o yazı 2-3 gün evvelinin yazısıymış, o olay çoktan olup bitmiş. Ben içeri girdim, onlar da biraz şaşırdılar tabi. ’Ben’ dedim, ’dernek üyesiyim. Böyle bir haber vardı, ben de geldim.’ Bu sözlerim üzerine bana, o olayın üç gün evvel olup bittiğini anlattılar. Kendisi o sırada bir röpdöşambır giymişti ve kendisine o meşhur ocağının üzerinde portakal suyuyla pelte yapıyordu çünkü rahatsızdı. O ocağın hikayesini bilirsiniz. O ocakla ilgili bir örümcek hikayesi vardır:

Ruhselman bir gün çay yapmak için çaydanlığını ocağa koyar ve o sırada gazın yandığı kısımlara yakın bir yerde bir örümcek görür. Meğer örümcek, epeyden beri kullanılmayan bu yeri kendisine yuva yapmış ve yavrulamış. Hayvan yuvasına doğru hamle yapar, ilerler, ayakları yanar, giderek esmerleşmeye başlar, kurşunileşir ve kendisini kaybeder. Yani sırf yavrularını kurtarabilmek için kendisini feda eder. İstese çıkıp gidebilirken bunu yapmaz. Bu olay Üstada çok etki eder; annelik vazifesini yapmakta olan örümceğin kendini vazifesi uğruna nasıl feda ettiğinin, yok ettiğinin bir misalini görür ve vazife anlayışında çok büyük bir değişiklik meydana gelir.

Benim Ruhselman’la olan 3 adet görüşmem bundan ibarettir ve kendisinden şifaen almış olduğum tek bilgi, hep beraber dinlediğimiz banta kayıtlı olan o bir saatlik bilgidir. Onun dışında kendisinin herhangi bir tedrisine nail olamadık çünkü zamanlar uymuyordu. Benim zamanım ile kendisinin zamanı birbirine denk gelmiyordu ki, karşılaşamadık hiçbir zaman. Halbuki benim karşılaşma imkanım olabilirdi çünkü ben lise öğrencisiyken o başkandı. O dönemlerde de derneğe gelebilirdim ama beni getirecek kimse yoktu çünkü yatılı okuyorduk, kolay değildi geceleri dışarıya çıkmak. 1954-55-56 yılları arasında dernekte çalışmalar yaparken belki gelip kendisini dernekte görebilirdim ama bu şekilde münasipmiş, böyle oldu.“

Ruh ve Madde Dergisinin Yayınlanışı
“Derginin ilk sayısını 1959’un Aralık ayında çıkarttık. O tarihlerde dergiyi büyük bir cesaretle çıkartmak kolay değildi. Bedri Ruhselman daha evvel Ruh ve Kainat’ı çıkartmış ve dergi 18 sayıda kapanmıştı.

Biz daha evvel, 1958’in sonunda 1959’da teksir yayını yapıyorduk. Ruh ve Madde, teksir yayınları olarak çıkıyordu. Bedri Bey’in hediye ettiği bir teksir makinamız vardı. O dönemde 50 tane basıyorduk; 20 tanesini kendimiz alıyor, 30 tanesini de gelenlere satıyorduk. İlk yazıyı da teknik ressam olduğu için kalemle Mehmet Fahri Ruh ve Madde dergisi şeklinde yazmıştı. Sonra o, dergiye dönüştü. ’Dergi şeklinde çıkaralım,’ dedik ve aramızda para topladık. Hangi 18 sayı, hangi 58 sayı. O zaman başladı, devam etti geliyor.”

İlk Kitabımızın Yayınlanışı
“İlk kitabımız da teksir olarak çıktı. Onun yayınlanışı da çok enteresandır:
Derneğin kurucularından Suat Plevne ağabeyimiz vardı; gayet kültürlü, esaslı bir adamdı. Bedri Bey’in Ankara’dan çok eski bir arkadaşıydı. Bir gün Suat Bey bize geldi. Bizim, uzay ve uzaylı varlıklar hakkındaki bütün bilgimiz, Ruh ve Kainat’taki “her yer meskundur“ bölümüyle ve oradaki bir tebliğle sınırlıydı. Prensip olarak, ’Dünyanın dışında da canlılar vardır.’ diyorduk ama başka hiçbir ilişkimiz yoktu, bilgimiz bu kadardı. Derken Suat Plevne ağabey geldi ve bir konferans verdi. Biz uçan daireler hakkında ilk defa bu konferansta bilgi edindik. ’Bu adam boşuna konuşmaz.’ dedik ve ondan sonra biz de bu işin içine daldık. Meğerse onda çok güzel Fransızca kitaplar varmış. Onları aldık ve biz de bayağı bir araştırma yaptık; George Adamski’yi tanıdık, kim ne yapmış, ne etmiş öğrendik ve dergide de bazı şeyler yayınlamaya başladık.

Bu sıralarda da Erich von Däniken isimli bir Alman yazar –onu o zaman daha Türkiye’de hiç kimse bilmiyordu- İsviçre’de ’Die Weltwoche’ diye bir dergi çıkarıyor. Bu dergiyi okuyan ve fevkalade Almanca bilen Suat abağeyin bir arkadaşı kendisine bu dergiyi tavsiye ediyor. Suat Bey bunu duyunca hemen dergiyi görmek istiyor. Ertesi hafta okuyorlar ve Suat Bey dergiyi çok beğeniyor. Derken konuyu bana açtı. Ben de ’Vallahi biz bundan yararlanmak isteriz ama bizde Almanca bilen yok.’ dedim. O da ’Ben arkadaşıma söylerim; o eski Türkçesini okurken yazar.’ dedi. Yaşlı bir hanım arkadaşımız vardı, Sadiye Hanım. O da eski Türkçe biliyordu, Türkoloji okumuştu, eski edebiyatçılardandı. Sadiye Hanım hemen onu yeni Türkçeye çeviriyordu, biz de çevrilenleri daktilo ediyorduk.

Ve ’İlahlar Kozmonotlar mıydı?’, ilk teksir yayınımız olarak bu şekilde çıkmış oldu. Hemen akabinde teksir olarak da yayınladık. Ondan evvel ’Medyomluk’ gibi başka teksir yayınlarımız da vardı.

Von Däniken’i biz biliyorduk ama başka kimse bilmiyordu. Ve o kitap müthiş satıldı, kapış kapış gitti, biz onu teksir olarak iki üç defa bastık. Von Däniken’in diğer kitapları sonradan çıkmaya başladı ancak herkes hala bizim o tercümeyi arıyor. ’O tercüme bambaşkaydı. Niçin siz bunu bir defa daha basmadınız?’ diyorlar. Basamazdık çünkü patenti alınmıştı. Tanrıların Arabaları diye ilk defa Milliyet’ten çıkmıştır o.

Ergün Arıkdal'dan Sadıklar Planı Celseleri Üzerine
“Derneğe girdiğim ilk yıllarda birçok kişi üzerinde medyonomik çalışma yaptık ama istediğimiz gibi bir medyom bulamadık. Bunun üzerine ben kendi üzerimde çalışmaya karar verdim, kendimi bir denemek istedim. Yalnız benim üzerimde öyle herhangi bir tecrübeye ihtiyaç yoktu çünkü biz; Mehmet Fahri, ben, Erol Sevil ve Hazım Akalın, aşağı yukarı 2,5-3 ay süren bir konsantrasyon çalışması yapmıştık. Perşembe günleri celse saat 19.30da başlıyordu, biz 18.00 de gelip celse odasında çalışıyorduk. O kadar da ahım şahım bir çalışma değildi ama bana çok faydası dokundu. Karanlık ve yalıtılmış olan celse odasında kendimize konsantre olabileceğimiz bir şey yarattık. Küçük bir ampulün üzerine siyah bir huni geçirdik, üstünü kapattık, altını da minicik kestik. Ortaya bir nokta ışık, spot ışık çıktı. Onun da altına bir tane çelik bilya koyduk. Işık onun üzerine düşünce bilya inci tanesi gibi, bir yıldız gibi parladı ve biz üç ay boyunca bu ışığa konsantre olduk. Konsantrasyon sırasında o ışık bazen geliyor, bazen de gidiyordu, kayboluyordu. ’Aman’ dediler ’gözünüzden kaybetmeyeceksiniz. Kayboluyor gibi oluyorsa, gözünüzü kırpın tekrar görmeye çalışın, hep onu görmeye çalışın, onu düşünün, başka türlü bir şey düşünmemeye çalışın.’ Bu üç ay zarfında farkında olmadan ben gayet iyi bir şekilde konsantre olma melekemi geliştirmişim. Zihnim gayet güzel bir şekilde hemen odaklanıveriyor, sadece onun üzerinde kalabiliyorum. İşte bu çalışmanın çok faydasını gördüm ben. Bir tek çalışmam budur ve ondan sonra artık olan oldu. O konsantrasyonla transı elde ettim ve devamı kolaylıkla yürüdü. Bilmiyorum nasıl yürüdüğümü ama çuvalın ağzı açıldı ve hiç bilmediğim şeyler boşalmaya başladı.

Önce Refet Bey’le çalıştım. İki, üç defa çalıştıktan sonra celse bir tuhaflaştı. Sorulan sorular yetersiz kalıyordu, odanın içi tıkış tıkış doluydu, nefes alamıyorduk. Küçücük bir yerde on kişi birarada çalışıyorduk ve sadece bir tane pencere vardı. Sonra kendi kendimin operatörü olmaya karar verdim. Soruları kendim soruyordum. Gündüzden hazırlıyordum, açıklanmasını istediğim soruları arkadaşlara veriyordum.

Teksir hemen o gün yazılırdı. Nöbetçi arkadaşlar vardı; biz çıkardık, onlar hemen oturup yazmaya başlarlardı. Ondan sonra müsveddesi düzelir ve ertesi gün de temize çekilirdi. Sadıklar Planı celselerinin ilk bölümü yakıldı. 1959’da başladı o celseler. İlk partisinin yakılmasını istediler ve yaktık, ki Bedri Bey onları incelemişti. Bedri Bey’den o tebliğlerin okeyi alınmıştı ama yakılmasını istediler, yakıldı. 1961’deki ikinci bölümdür.“

Ergün Arıkdal'ın Hayata Bakışı
İlke, hakikat ve vazife insanı Ergün Arıkdal tüm bu yoğun çalışmalarını sürdürürken üye arkadaşlarını da unutmayarak onlarla vazife anlayışını paylaşmaya çalışırdı. Her hafta vakıf içi çalışmalarla, üyelere yönelik sentez çalışmalarla iç halkanın mantal gelişimine özen gösterirdi. Bu yoğun tempoyu gören arkadaşlar bazen “İç çalışmalara ara verelim, daha az yorulursunuz.“ deyince, “Ben bir gün daha fazla arkadaşlarımla birlikte olmak istiyorum.“ diyerek, önerileri kibarca geri çevirirdi. İki-üç saat süren konferanslarının neticesinde bazen bir saat de ayak üstü sohbetler yapardı. Bazen öyle sorularla karşılaşırdı ki sanki o konferansı yeniden bıkmadan, usanmadan özet olarak tekrar eder ve gerekirse daha da açarak anlatırdı. Kesinlikle varlık ayrımı yapmaz, aksine “Varlığın Birliği ve Eşitliği İlkesi“ne saygı duyardı. Tüm varlığı ile Yukarıya tam teslimiyet içinde, tam uyumlu ve güven içinde yaşayan Ergün Arıkdal’a herhangi bir problemi için başvuran hiç kimse hüsrana uğramamıştır. Her zaman için herkese verebilecek bilgisi, umudu, sevgisi, hoşgörüsü ve şefkati olan Ergün Arıkdal aynı zamanda iyi bir eş ve aile babasıydı.
Her cumartesi sabahı onu sade bir vatandaş gibi pazarcılarla sohbet ederken görebilirdiniz. Pazarcılarla yaptığı sohbetleriyle toplumun nabzını yokladığını söyleyen Ergün Arıkdal, halkın duygu, düşünüş ve görüşlerine verdiği önemi her fırsatta anlatır, tüm çalışma arkadaşlarının sade, mütevazı, halkla iç içe, şefkatli ve anlayışlı kişiler olmalarını isterdi. Onun en büyük özelliği sadeliğiydi. Bilgide, duyguda, davranışta, anlayışta ve yaşayışta çok sade olan büyük Üstadın yaşamından alınacak en büyük derslerden biri de, ruhsallık yolunda yürümek isteyen insanların sade olmaları gerektiğiydi.

Medyomsal yapısı gereği ona danışanlara verdiği öğütlerde, yaptığı yardımlarda İlahi Hikmetin, kelama (logos) dönüştüğünü hisseder, bu sözcüklerin ardındaki derin anlama büyük bir saygı ve hayranlık duyardınız. Size varlığınızın gelişimiyle ilgili olarak söylediği sözler tam zamanında söylenen ve ne bir eksiği ne de fazlası olan sözlerdi. Onunla görüşmeye gelip de bu tip ilhamlı açıklamaları dikkate alan herkesin hayatında inanılmaz iyiliklere, değişimlere ve düzelmelere rastlanırdı. O, gerektiğinde İlahi Kelamın yeryüzüne inişine aracılık yapmayı bilen, bu ilhamlı bilgileri asla sağa sola savurmadan onları gereken yerde, gereken kişilere sunan müstesna bir bilgeydi. Tüm yaşamını bilgeliğin tam hakkını vererek yaşadı. Kendi algı alanına giren her işi aşırı önemserdi. Önemli önemsiz ayırımı yapmaz, her işe olumlu ve iyimser bakardı. Her konuda esnek olabilirdi ama bir tek konu hariç: misyon ve vazife. Bir bütün olan misyon ve vazifede en ufak bir ihmalkarlığa düşülmesini bile istemez, vazifeyle ilgili her şeyi en ufak detayına kadar düşünür, ondan sonra uygulamaya koyardı. Herkese adaletli iş dağıtır, sonra da o kişiyi sonuna kadar desteklerdi.

Ergün Arıkdal, yönettiği kurumların katılımcı ve vazifeli üyeleri olan bireylerin taşıdıkları özelliklerin; birlik, beraberlik ve vazife hedeflerine uyumlu niteliklerle zenginleştirilmesi için çok titiz ve olağanüstü çabalar harcamıştır. Bu uğurda elinden geldiği kadarını değil, elinde olanın hepsini vermiş, varlığından taşan varlık sevgisini ve enerjisini herkes hissetmiştir. Onun yanında kim bulunursa bulunsun enerjisinden etkilenmemesi, o enerjiyi hissetmemesi olanaksızdı. Bunun yanı sıra, o derecede de alçakgönüllü idi. Çalışma odasına gelen misafirlerine kahve pişirmekten zevk duyar, birçok bitkinin karışımından yaptığı bitki çayı muhakkak hazır olurdu.

Ergün Arıkdal, insanın bilgiyi her an her yerde araması, kendisini sürekli geliştirmesi ve çok okuması gerektiğine inanırdı. Evde, işte, vakıfta, tatilde her fırsatta kitap okur, önemli yerlerin altını çizer, altını çizdiği cümlelerin yanına notlar alırdı. Notların da kendine göre bir anlamı ve önemi vardı. Kitabı ikinci kez eline aldığında, önemli gördüğü yerleri notlara bakarak tarardı. Ergün Arıkdal’ın önemli özelliklerinden biri zamanını boşa harcamamak, ikincisi bilgilerini sürekli gelişen bir yapıda hazır bulundurmaktı. Ergün Arıkdal, yazılı kaynaklar yoluyla bilgi alınması hakkında şöyle diyordu; “İnsan unutkan ve gelişen bir varlık olduğu için, arada sırada fikirleri daha iyi anlayabilmek için ’tekrar’ yöntemi yararlıdır.“
Ergün Arıkdal kendi psişik yapısına uygun insanlarla konuşmaktan ve uygulamalı çalışmalar yapmaktan memnun olurdu. Zihin ve konsantrasyon gücü yüksek olduğu için her türlü olayda sürati intikalle sonuca ve global senteze ulaşırdı. Verdiği kararlarda ruhsal ve fiziksel alemi tam bir bütünlük ve uyumla ele aldığı için ilhamı her zaman vardı. O yüzden beşeri karakteri ile vazife adamı karakterini ayırmak çok zordu. Sözlerinde, sohbetlerinde muhakkak ruhsallık ve hikmet vardı. Ruhsal dünyaya tam bir teslimiyet ve imanla bağlı idi. Onunla aynı ortamı paylaşan kişiler, o konuştukça sanki onunla görür, onunla işitir, onunla hissederdi.

Ruhsal vazifeleri yüklenmiş kimselerin fonksiyonu bir bilgi ve öğreti fonksiyonudur. Bu kişilere pek ender rastlanır. Hakikat ve vazife insanı Ergün Arıkdal, ruhsal vazifeyi ilke boyutunda yüklenmiş ender vazifelilerdendi.

Yolun açık olsun Üstat Ergün Arıkdal, varlıklarımızın derinliğinde yakmış olduğun bilgi ateşi hiç sönmeyecek, elden ele gönülden gönüle akan bir bilgi meşalesine dönecektir. Yaşamın boyunca örneklerini sunduğun ilke ve yasalara sadık kalacağız.

BİLGİ KİTABI
Bilgi Kitabı hakkında bana söylenmiş fazla bir bilgi yok fakat içeriği hakkında sezgilerim vardır. Bunları da Ruh ve Madde dergisinin Sevgili Okuyucular bölümünde zaman zaman ifade etmişimdir. İçeriği hakkında epey güçlü sezgilerim olduğunu sanıyorum.

Elbette ki bu kitapta da her kutsal kitapta kullanılan metot kullanılmıştır. Mesela Tevrat’ta, İncil’de ve Kuran’da ’Gelecekte şunlar olacaktır,’ tarzında kehanetler vardır. Bunsuz hiçbir şey yapılmamıştır. O kehanetlerin birçokları çıkmıştır, birçokları da çıkmamıştır. Çıkmamasının sebebi, ya o olayın yaşanmasına gerek kalmamasıdır çünkü artık varlıkların şuur düzeyleri değişmiştir, olayın bir etkisi olmayacaktır dolayısıyla iptal edilir; ya da olay çoktan olmuş bitmiştir fakat onların umduğu tarzda olmadığı için insanlar hala o olayın olmasını beklerler. Kitabın içerisinde kendi kendini tasdik edecek, kendi kendini ispat edecek şekilde geleceğe yönelik çok güçlü kehanetler vardır. Yani bunlar, öyle herhangi bir meleğin, herhangi bir varlığın bilip anlayıp da ifade edeceği şeyler değildir. Çok kapsamlı, çok detaylı kehanetler olduklarını tahmin ediyorum. Kutsal kitap olmakla beraber bir din kitabı olmayan Bilgi Kitabı’nda da kendi kendini tasdik eden, kendi kendini güçlendiren, kendinden menkul deliller vardır. Bunlardan bir tanesi de işte bu kehanetlerdir.

Sonra ayrıca o kitabın bir gücü de her şeyi bir şeyle anlatabilmek kudretine sahip olmasıdır. Bilgi Kitabı’nın, ki bu ismi biz kendimiz koyduk, yoksa onun ismi gerçekte Bilgi Kitabı mıdır, yoksa başka bir şey midir, bilmiyoruz ama biz ona, içerisinde bütün insanlığa yol gösterecek olan kademeli, çok yönlü, her şeyi bir şeyle anlatabilecek kudrette bilgilerin mevcut olduğunu kuvvetle sezdiğimiz için Bilgi Kitabı ismini verdik. Kitap hakkında başka da pek bir şey bilmiyorum. Mevcut olan bir şeye benzediğini zannetmiyorum. Yani mevcutların hiç birine benzemeyen bir şey, bir yapıt. Yeryüzünde şimdiye kadar indirilmiş ne kadar kitap varsa, bilgi varsa, onların hiç birine benzemeyen, başta da söylediğim gibi, her şeyi bir şeyle anlatabilecek güçte olan bir yapıt.

Globalleşme sözcüğü, sadece dünyasal bir globalleşme manasına gelmiyor, bir nevi kozmik globalleşme manasına da geliyor. Sadece dünya varlığının sınırları içerisinde hapsedilmiş değil, onu aşan bir durum var. Diğer kozmik varlıklarla da, kozmik zekalarla da alakalı bir durum mevcuttur. Onlar için de geçerli olan bilgiler mevcut. Görünen ve görünmeyen bütün varlıklar için.“

BİRLEŞTİRİCİ ÖZELLİKTEKİ BİLGİ KİTABI
Yöre gözetmeden, insan gözetmeden bütün dünya insanlığı için yeni bir bilgi akışı vardır. ’Yaradan’ın karşısında bütün varlıklar eşittir.’ ilkesine uygun olan bir bilgi akışıdır bu. Ve bu bilginin büyük bir kısmı da somutlaşmıştır. Alınan bu bilgi 1960 yılında tamamlanmıştır. Hiçbir yazım hatası olmadan, en ufak bir yoruma tabi tutulmadan, çok büyük bir dünya öğretmeni olan Dr. Bedri Ruhselman tarafından alınmıştır. Bu bilgi bütününe, anlaşmada kolaylık olsun diye ’Bilgi Kitabı’ adı verilmiştir. Kitap, insanlığın aşağı yukarı 2040-2050 yılındaki tekamül düzeyini ele alarak, oraya ulaşmış bir insanın da ihtiyacını karşılayacak bir biçimdedir ve o Bilgi’nin adaptasyonu şimdiden olmaktadır. Bu Bilgi bütün dinsel kitapların doğrularını ele almaktadır. Ayrıca, dinsel kitaplarda bildirilmemiş olan, insanların henüz ihtiyaç duymadığı, kavrayamayacağı, anlayışları henüz o düzeyde olmadığı için, büyük bir teşevvüşe girmelerini önlemek için verilmemiş olan bilgileri de içermektedir. Nitekim dinlerin art arda geliş nedenleri de budur. Tevrat’ın İncil’e, İncil’in Kuran’a bağlanışı, bir külliyatın bağlanışı gibidir, birinde eksik olanı öbürü tamamlamıştır. Ve Kuran hepsini onaylamıştır. Musa’nın şeriatını da, İsa’nın şeriatını da ve kendi şeriatını da onaylamıştır. Sonra da, ’Biz hepimiz aynı ailenin çocuklarıyız, peygamberler kardeştir. Sizlere aynı bilgileri veriyoruz, sizler anlayasınız diye böyle veriyoruz. Aramızda hiçbir fark yok çünkü hepimiz tek bir Allah’a bağlıyız.’ denmiştir.

Bütün peygamberler aslında insanların bir olduğunu ifade etmişlerdir. Üslup farkı olmuştur ama her birimizin üslubu değişiktir. Hangimizin elbisesi hangimize uyuyor, hangimizin yüzü diğerine benziyor? Bu bir üslup farkıdır. Ruhumuza ait bir üslup farkıdır. Yani bedeni kendimize göre değerlendirmişiz. Kendi anne babamızı kendimiz seçtiğimiz için, o da bizim kendi değerlendirmemizdir. Ama temelde bir varlık olarak sevgide, birlik kavramında anlaşırız. Ortak çok yanlarımız vardır; kötülüğü sevmeyiz, acıyı tadarız, hepimiz rüya görürüz, dişimiz ağrıyabilir, saçımız dökülebilir. Ne yaparsak yapalım, biz birbirimizden ayrılamayız. Böyle bir bilgiyi tüm insanlara verecek, kendi benliğini onlara tanıtacak bilgi, Türkiye’de mevcuttur. Bu yüzden Türkiyemizin baştan beri belirlenmiş bir görevi vardır. ’Türkiyemiz’ dendiği zaman, bunun içinde A’sından Z’sine kadar tüm Anadolu insanı bulunmaktadır. Hepsi de kardeş ve arkadaştır. Herkes varlıktır; adı sanı önemli değildir. Ayrımları biz kendimiz yapıyoruz.“

HAKİKAT ve VAZİFE İNSANI ERGÜN ARIKDAL
Manevi vazifeler asli vazifelerdir. Ruha ait olan ve ruhla beraber gidecek ve devamlı gelişecek olan yüksek vazifeler vardır. Manevi alemlerde insanların değeri vazifeye verdikleri önemin derecesiyle ölçülür. Dünya realitesinde Bir’in yasalarını insanlara tekrar hatırlatıp kapsamlı şekilde öğreten yüce misyonun vazifelileri ise insanlık var oldukça mevcut olacaklardır. Bir ve Tek Olan’ın yasalarını koruyan vazifelilerin misyonu asla değişmez. Onlar her zaman ve her yerde ilke ve kanun uygulaması yaparlar. Vazife planına dahil bir kimsenin madde aleminde vazife ifa etmesi demek, toplumun her kesimindeki fertlere “ruhsal dünyaya uyumu“, “ilke ve yasaları“ kullanmayı örnek yaşamıyla öğretiyor olması demektir.
Yaşamı boyunca tüm insanlık adına yaptığı insanüstü çalışmalarla, Türk ve Dünya Ruhçuluğu için indirdiği ilkelerle kutsal vazifesini yaşadığı son dakikaya kadar büyük bir onurla taşıyan ve uygulayan, ilke ve vazife insanı Üstat Ergün Arıkdal, işte bu vazife halkalarının büyük inisiyelerinden biriydi.

Öğrenmek, etki etme gücünü artırmak, başkalarının öğrenmesine yardım etmek, kendi vazifesini kendisi yapmak ve başkalarının vazifesine karışmamak ilkeleri, ilke ve yasaları kullanan vazifelilerin tüm yaşamını düzenler. O, yaşamının her anında bu ilkeleri uygulayan ve uygulatmaya çalışan bir vazife adamıydı. Bize göre, Yüce Işığın büyük inisiyelerinden biri olan Ergün Arıkdal, dünya okulunun ilkelerini ve temel bilgilerini, dünya bedeni içinde bilen, anlayan bir varlıktı. Davranışları, kişiliği ve günlük yaşamıyla tüm üstatlar gibi enerjiyi yerli yerinde ve doğru kullanır, kendi varlığından gelen enerjiyi yeryüzü olanaklarıyla çok uyumlu bir senteze tabi tutar, her zaman için herkesle paylaşmaya çalıştığı bilgi, umut, sevgi ve hoşgörüyü hiç ayırmadan onu tanıyan tanımayan her varlığın hizmetine sunardı.

19 Kasım 1967 yılında M.T.İ.A. Derneği’nin başkanı olan Ergün Arıkdal bu vazifeyi ömrünün sonuna kadar sürdürdü. Vazife hayatını daima meslek hayatından önde kabul eden ilke ve hakikat insanının tüm yaşamı, ruhsallık yolunda ilerlemek isteyen insanlara çok büyük örnekler sunmakla geçti. O, tüm yaşamının akışını ruhsal çalışmalarına göre uyarlayan büyük bir önderdi. M.T.İ.A. Derneği’ni ve 1994 yılında kurduğu Bilyay Vakfı’nı, ruhsal alemlerden sürekli olarak aldığı ışık bilgisi ve bir büyük inisiyenin derin deneyimiyle atağa kaldırarak, hem çalışma arkadaşlarını, hem de ruhçuluğa gönül veren herkesi yüce vazifeye hazırlamak için geceli gündüzlü çalıştı. 1991 Ekim’inde geçirdiği enfarktüs ve by-pass ameliyatı dahi onu bir gün bile yüce vazifesinden alıkoymadı. Tam tersine artan temposu ile etrafındaki arkadaşlara her yönü ile örnek oldu, önderlik etti.

Türkiye’deki ruhsal vazifeyi üstat Dr. Bedri Ruhselman’ın bıraktığı yerden devralan Ergün Arıkdal tüm çalışmalarını daima Yüce Işığı ve onun icaplarını hedef alarak sürdürdü. Yaşamını tam bir ruhçu ve büyük bir vazife insanı olarak yaşadı. Türk Ruhçuluğunda birçok “İlk“e imza atan, birçok insana bilgi ışığını sunan, öğrencilerini bilimsel araştırma disiplini içinde yetiştiren bu büyük insanın tek bir hedefi vardı: “Türkiye’yi gelecekte açığa çıkacak olan yüce bilginin merkezi olarak bu büyük fonksiyonuna hazırlamak.“

Ruhsallığın ne olduğunu, ne yapmak istediğini, öz yaşamının hangi hakikatleri taşıdığını, dünya insanlığının manevi tekamülünün hızlanması için nelerin gerektiğini çok iyi bilen Ergün Arıkdal, yaşamı boyunca tüm insanlık adına yaptığı insanüstü çalışmalar ve yaymaya çalıştığı ilkelerle hep aramızda yaşamaya devam edecektir. Bu ilkeler ışığında kurulan hizmet ve vazife halkaları ise her gün büyüyecek, ektiği binlerce tohum yeşerecektir.

ÇALIŞMALARI ve TÜRK RUHÇULUĞUNA KATKILARI (Bilgi Yayma Faaliyetleri)
Otuz yıl süren dernek ve vakıf başkanlığı boyunca her ayın ilk salı gününde halka açık soru-cevap konferansları ya da ruhsal söyleşiler yapan Üstadımız, onu dinleyenlerle söyleşmekten, onların duygu, düşünce ve izlenimlerini dinlemekten büyük bir zevk duyardı. Bu toplantılara bazen cumartesi ve perşembe günlerini de ekleyerek, bitip tükenmeyen enerjisi ile çalışırdı. Halkın bilgilendirilmesi, vazife halkalarının ve bilgi köprülerinin mümkün olduğu kadar herkese ulaştırılması onun tek yaşam amacıydı. Bu amacına uygun olarak yılda iki kez herkese açık seminer çalışmaları düzenlerdi. Yalnız İstanbul içinde yaptığı çalışmalar ona yetmezdi. Sağlığını bile düşünmeden ruhsal bilgiyi Türkiye’nin dört bir yanına yaymak için sık sık Ankara, İzmir, Adana, Kıbrıs ve diğer kentlere gider, oradaki kardeş dernekleri ziyaret ederdi.

Yaşamı boyunca onların yüreklerindeki bilgi ateşini daima canlı tutmaya çalıştı. Bilginin tüm Türkiye’ye yayılması için hiçbir fedakarlıktan kaçınmadığı gibi bilginin sadece ülke sınırları içinde kalmasını da istemezdi. Yaşamı boyunca uluslararası düzeyde birçok kuruluşla ilişki içinde oldu. Bu ülkelerde de gerek dernek başkanı, gerek vakıf başkanı olarak birçok tebliğ sundu. Yurt dışındaki benzer derneklerden gelen konukları ağırlamaktan ve onlarla uluslararası düzeydeki Ruhçuluk hareketinin son durumu hakkında konuşmaktan, bilgi alışverişinde bulunmaktan çok hoşlanırdı. Yurt dışındaki gelişmeleri yazılı ve sözlü basından Fransızca ve İngilizce olarak izler, daima aktif olarak görev başında bulundurduğu çeviri grubuyla tüm dünyadaki ruhsal gelişmelerle gün be gün ilgilenirdi.

İlk önceleri M.T.İ.A. Derneği’nin daha sonra Bilyay Vakfı’nın yayın organı olan Ruh ve Madde dergisinin kesintisiz yayınlanmasına ve içindeki yazıların bilgi dolu olmasına çok önem verir, Ruh ve Madde dergisini halkla iletişim aracı olarak kabul ederdi. 1950’li yılların sonlarında M.T.İ.A. Derneğine üye kaydedildikten sonra, tüm yaşamı boyunca Ruh ve Madde dergisine yazılar yazmayı bir bilgi aktarım ve insanlık vazifesi kabul eden Ergün Arıkdal, her ay “Realite“ köşesinde yayınlanan yazılarında bilgisindeki ve anlayışındaki gelişmeleri tüm okuyucularıyla paylaşırdı. Yurt dışındaki benzer amaçlı kuruluşların üye ve okurlarının bilgilendirilmelerine yönelik çalışmaları da asla ihmal etmeyen Ergün Arıkdal, İngilizce olarak yılda 3-4 kez yayınlanan ve her seferinde binlerce adrese postalanan “Spirit and Matter“ adlı dergiyle, 4 sayfalık İngilizce bültenin tüm ilgili kuruluşlara gönderilmesini ve yayılmasını sağlamak için çalışma arkadaşlarını sürekli motive ederdi. İlkelerle ilgili temel bilgileri Türkçe, İngilizce, Almanca, Fransızca, Portekizce, Bulgarca, Sırpça broşürler halinde bastırarak, Anadolu’da yanmakta olan bilgi ışığının yansımalarını yurt içine olduğu gibi diğer ülkelere de yaymayı, fonksiyonunun bir parçası kabul ederdi.

Yaşamı boyunca maddiyatı daima ikinci planda tutarak tam bir teslimiyet içinde yaşadı. Ruhçu bilgiyi Türkiye’ye ve dünyaya yaymak için Ruh ve Madde Yayınları ve Sağlık Hizmetleri A.Ş.’yi kuran Ergün Arıkdal, bugüne kadar sayısız eserin insanlığa ulaşmasına öncülük etti. Ruhsal konulardaki kitap yayınlarının çoğalmasına, İstanbul ve dışındaki kentlerde de belli başlı kitapçıların bu eserleri satmasına ön ayak oldu. Tüm arkadaşlarının kitapçılardaki kitap stantlarının durumuyla ilgili bilgi sahibi olmalarını arzu eder, kitaplar aracılığıyla insanımıza ulaşacak olan bilgiye ve okuyucuya büyük bir saygı duyardı. Bilgiyi yayma işlevimizi genişletme çalışmalarına çok önem veren Ergün Arıkdal, bu amacına yönelik olarak, hayatının en büyük isteklerinden birini gerçekleştirdi. Yaşamı boyunca bir radyo kanalından dinleyicileriyle sohbet etmek, bilgiyi daha geniş kitlelere taşımak onun hedeflerinden biri olmuştu. Hayat planı onun bu soylu isteğinin de gerçekleşmesine izin verdi. Türkiye’de ilk kez yerel radyolar kurulduğu sıralarda, Ergün Arıkdal hiç zaman yitirmeden bu konu ile ilgili çalışmalara başladı.

1993 yılının ilk aylarında yeni kurulmakta olan yedi radyodan birini, İstanbul’daki Meta FM 105.6’yı kurdu. Meta FM 105.6’yı kurarken tek bir amacı ve düşüncesi vardı; ruhsal bilgileri daha geniş kitlelere ulaştırmak... Bilgi ışığını tüm Marmara Bölgesine aktarmak için yaşamının son gününe kadar sevgili dinleyicileriyle haftanın bir ya da iki günü canlı yayında ruhsal söyleşiler yapan Ergün Arıkdal, üstün vazife anlayışıyla ayrım gözetmeden tüm insanlığa adadığı bilgi aktarma işlevini daha da geniş olanaklarla yapmak için 1994 yılında geleceğe ait büyük işlevinin zemini olarak uluslararası bir organizasyon olan “İnsanlığı Birleştiren Bilgiyi Yayma (BİLYAY) Vakfı“nı kurdu.

Bu organizasyonun kuruluşunun temel amacı şudur: “İnsanlığı Birleştiren Bilgiyi Yayma (Bilyay) Vakfı, insanlar arasında yardımlaşma ve dayanışmanın, sevgi ve hoşgörü ortamında birlik ve beraberliğin güçlenmesi için, mevcut bilgiler arasında pozitif maneviyat tetkikleri yapmak ve üstün ruh değerlerinin ortaya çıkmasına hizmek etmek amacıyla kurulmuştur.

Bu temel amacın gereği olarak:
* Ulusal ve uluslararası seminer, konferans ve toplantılar düzenler.
* Ulusal ve Uluslararası düzeyde kişi ve kurumlarla iletişim, ilişki ve işbirliği yapar.
* Yukarıda belirtilen temel amaca yönelik olmak üzere; Türkçe ve yabancı dilde dergi, telif-tercüme kitaplar yayınlar, radyo ve TV programları yapar-yaptırır.
* Vakıf, temel amacı doğrultusunda, her türlü bilgi kaynaklarından yararlanarak ruh varlığıyla ilgili konuları küresel bir yaklaşımla açıklar, konuyla ilgili deneysel, alan ve anket çalışmalarıyla literatür etütleri yapar ve bunları sözlü ve yazılı eğitim etkinliklerinde değerlendirir.
* Bilyay Vakfı, temel amacında ifadesini bulan ana konusuyla ilgili bilgi birikiminin insanlara ulaştırılması için; kendi olanaklarının yanı sıra, yurt içi-dışı yayın organları ve öteki kitle iletişim araçlarından da yararlanır.
* İnsanın gerçek doğasıyla ilgili bilginin ve ilkelerinin yanlış yorumlanmasını, saptırılmasını, beşeri çıkarlar doğrultusunda kullanılmasını önlemeye çalışır. İnsanın gerçek doğasıyla ilgili anlayışın yükselmesine katkıda bulunur.
* Bilyay Vakfı, tüm bu etkinlikleriyle, “İnsanlığı Birleştiren Bilgi“nin ortaya çıkmasına elverişli zeminin hazırlanmasına hizmet eder.

Ergün Arıkdal, derneğe girişinden itibaren tüm etkinlik ve araştırmalara ivme getirerek sayısız yazı ve çeviriyi dilimize kazandırdı. Konferanslar, seminerler, paneller ile Ruhçuluğu Türkiye ve dünyaya tanıtarak, bilgi akışına ömrü boyunca süren titiz çalışmalarıyla hız kazandırdı. Onun yıllar süren çalışmaları ile bilgi ve deneyim birikimi sonucunda Bilyay Vakfı 4000 cilde yaklaşan bir kitaplığa ve konusunda yurdumuzun en zengin kitap külliyatına sahiptir. Bilyay Vakfı, çağdaş iletişim gereği internete bağlanarak yurt içi ve yurt dışı haberleşmeye yine Ergün Arıkdal’ın son zamanlarında katıldı. Çağdaş iletişim araçlarından yararlanmayı ilke edinen Ergün Arıkdal, çoğunluğu yurt dışından gelen videolardan oluşan zengin bir video arşivinin kurulmasını sağladı. Bilgi ve vazifeye adanmış hayatının son yıllarında, kendini çok zorlayan sağlığının ortaya çıkardığı bütün elverişsiz şartlara rağmen, tüm bilgi iletişim ağlarını kurmaya ve halkıyla bütünleşmeye devam etti.

Ergün Arıkdal, 1995-1996 yıllarında HBB TV’de “A’dan Z’ye“ programının, “Merak Ettikleriniz“ köşesinde 10 ay süreyle her salı günü tüm Türkiye’ye periyodik olarak seslendi ve seyircilerinin sorularını yanıtladı. Ayrıca Anadolu’dan gelen TV yapımlarına ve sorularına cevap verdi, özel TV paket programları yaptı. Hatta vefatından tam bir hafta önce Adana’da bir yerel TV’den gelen istek üzerine “Kehanetler“ ve “Ölüme Yakın Deneyimler“ adı ile iki program hazırladı. Çağdaş iletişim araçlarının önemine çok inanan ve tüm arkadaşlarının her an yeniye ve yeni bilgilere açık olmasını isteyen, putlaştırmadan ve dar kafalılıktan hiç hoşlanmayan, Yüce Işığın büyük inisiyesi Ergün Arıkdal, Ruhçuluğun temiz ve saf bilgiyi alan ve bilgiyle amel etmek isteyenlerin ihtiyacını karşılayacak bir gelişim yolu olduğunu, ülkemizin bu tekamül yolunun odağı olduğunu ama henüz şuurlar pek bulanık olduğu için bunun farkına varılamadığını, ülke çapında liyakatimizi ortaya çıkarma sınavlarıyla karşı karşıya olduğumuzu biliyordu.

Başa Dön