|
Felsefe
Ruhçu bilgi ve ruhçu felsefe, insanlık tarihinin
en eski dönemlerinden beri süregelmektedir. Hangi kültür basamağında
bulunursa bulunsun, her toplum gerek evren hakkında gerekse
kendi varlığı hakkındaki bilgiyi anlamaya ve geliştirmeye
çalışmıştır. İşte bundan dolayıdır ki, dini tasarımları, mitosları,
efsaneleri; öte yandan da ruhsallıkla ilgili bilgileri ile
ilerlemeye çalışmışlardır. O günün ruhsal kavramları, bugünün
psişik ve psikolojik açıklamalarından uzak olsa da, ilkçağdan
bu yana, her kültürde, insanoğlunun karşısına hep aynı sorular
çıkmıştır. "BEN KİMİM, NEREDEN GELDİM NEREYE GİDİYORUM
? EVRENİ VAREDEN GÜÇ HAKKINDA NASIL BİLGİ SAHİBİ OLABİLİRİM
? BU DÜNYADA İNSANIN YERİ VE YAZGISI NEDİR ? ARALRINDAKİ BAĞ
NEDİR?" Mağaralarda yaşayan ilkel insan, sürülerini güden
göçebe, Mısırlı köylü, Fenikeli satıcı, Romalı asker, ortaçağın
din adamı, derebeyi, çağdaş memur, işadamı veya fabrika işçisi
içinde söz konusudur aynı soru. Bu tip evrensel sorular kişiden
kişiye, kültürden kültüre içerik olarak çok değişemez. Soruyu
doğuran nedenler, bu gezegende yaşamakta olan her insan için
aynıdır. İnsanoğlunun kendi kökenlerini arama kendini tanımaya
çalışma yolları ilk felsefi ve ezoterik(içrek) çalışmaların
da temelini oluşturur. Felsefe işte bu ihtiyaçlarla, insanoğlunun
çeşitli sorularına yanıt aramak için ortaya çıkmıştır. Felsefenin
temel sorunu; madde ile ruh arasındaki ilişki, insan-evren,
varolanların kökeni, Tanrı-insan-doğa ilişkileri, evrenin
meydana gelişi, insanın bu dünyadaki yeri ve ödevinin ne olduğu
sorularına yanıt bulabilmektir. İlkçağda felsefe, insanın,
içinde yaşadığı dünya üstüne edindiği bütünsel bilgiyi dile
getiriyordu. Bugün de, çok daha geniş kapsamlı olarak aynı
anlamı dile getiriyor. Bugün bildiğimiz anlamdaki felsefeyi
ilk olarak ortaya koyan eski Yunanlılar olarak biliniyorsa
da, antikçağ Yunanlılarından çok önce eski Mısır, Mezopotamya,
İran, Çin ve Hint uygarlıklarında felsefenin temelini oluşturan
düşünceler ileri sürülmüştür. Her ne kadar felsefe tarihçileri
ilk filozof olarak, dünyanın sudan yapılmış olduğu varsayımını
ileri süren Thales'i gösteriyorlarsa da gerçek felsefe tarihi
İsa'dan çok önceki dönemlere kadar uzanır. Mısır, Mezopotamya,
İran, Çin, ve Hint kültürleri tarih olarak çok daha eskidir.
Doğu felsefesi, Hint ve Çin felsefeleri dahil olmak üzere
çok önceleri başlamıştır. Antikçağ felsefesi Yunan ve Roma
kültürlerini kapsar. Bu da gösteriyor ki, felsefe tarihi insanlık
kadar eskidir. Felsefe insanın düşünmeye başladığı tarihe
kadar iner.
Antikçağ, Yunan ve Roma felsefelerine, Klasik
İlkçağ adı da verilir. Antikçağ felsefesinin ayırıcı niteliği;
düşünce tarihinde ilk kez sadece "bilmek için bilmek"
amacının güdülmüş olmasıdır. Eski Mısır, Çin, Hint gibi felsefelerdeyse
"uygulamak için bilmek" amacı güdülmüştür ki çok
daha faydalıdır. Doğulu felsefeciler, bilgiyi eylemsel işe
yararlılık için aramışlardır. İlkçağdan bu yana gelen tüm
Ruhçu felseler kendi içlerinde bir tamlık oluşmamış, hepsi
bütünün ayrı bir bölümünü anlatmıştır. Bir halk deyimiyle,
karanlıkta bir fil tarif edilmiştir. Herkes filin bir yanını
tutup, "işte bu fil" demiştir. Ama çağımızda, ağdalı
ve karışık kavramlar içeren öğretilere pek gerek kalmıyor.
Sade, anlaşılır, bilim felsefesiyle desteklenmiş yeni çağ
düşünce akımları bu yüzden çok rağbet görmektedir. Felsefede
her filozof kendi düşünce sistemine göre bir bölümü inceleyerek
felsefi bir bütünlük sağlamaya çalışmıştır. Tanrı, evren ve
insan hakkındaki ruhsal bilgiye dayanan Ruhçuluk evrensel
özellikli bir öğretidir. Herhangi bir topluma değil dünyanın
her yöresindeki insanların kolektif işbirliğine dayanır. Felsefe
insanları değiştirmez, pratiği azdır, daha çok entellekt seviyede
fikir ve anlayış kazandırmaya çalışır. Teorik kaldığı, pratiğe
pek uygulanamadığı için de, insanın tekamülüne günümüzde pek
fazla katkısı yoktur. Özellikle Batı felsefesi "bilginin
bilmek için olduğunu" iddia ettiğinden ötürüdür ki günümüze
de etki ederek daha çok akli ve rasyonel kalarak bugün şikayet
ettiği duygusuzluğun, yalnızlığın, sevgisizliğin temellerini
atmıştır. Oysa, eski Mısır, Hint, İran, Çin uygarlıklarında
ve İslam felsefesinde duygularla birlikte işlenerek pratik
alanda bireye de topluma da katkı sağlamıştır. Eski Mısır'da,
Hermesçilik adı altındaki gizem öğretisi, öğrencilerine uygulama
yaptırırdı. İran'da Zerdüşt'ün kurduğu Mazdeizm de; Hint Vedalar'ında,
Budizm'de, Çin'de, Tao ve Konfiçyüs öğretisinde uygulamalar
ön planda yer almış, bu öğretileri alan kişilerin uygulama
yapmalarına çok önem verilmiştir. Doğulu felsefeciler, bilgiyi
eylemsel işe yararlılık için aradıklarından, uygulama alanında
daha faydalı süreçler yaşanmıştır diyebiliriz.
Felsefe gibi Ruhçuluğun da kökleri insanlık
tarihi kadar eskidir. İnsan kendisinde olmayan bir şeyi araştırmaz.
Özellikle belirtmek gerekir ki, Ruhçu fikirler ve çalışmalar
temellerini, Ruhçu filozoflardan almamışlardır. Doğrudan doğruya
yapılan deneylerden ve alınan tebliğlerden hareket edilerek
bir sistem oluşmuştur. Ruhçuluk deneye ve deney sonuçlarının
gerçeğe uyup uymadığına bakar. Felsefeden de öteye taşarak,
Müteal (Aşkın), akıl ötesi, deney ötesi denilen konuları yaşama
indirger. İnsana yaşamın anlam ve önemini, varoluş nedenimizi
daha iyi hatırlatmasının da nedeni budur. Ruhçuluğun, ezoterik
bilimler ve ruhsal eğitim metotlarıyla olan ilişki ve bağlantısı
daha fazladır. Kökende tebliğ ve ilham olması ve uygulama
talebinde bulunması, kültürler arası bir birliğin ve ahengin
kurulmasına neden olmakta; tüm insanlığı büyük bir bilgi yelpazesi
gibi adeta tek bir şemsiye altında toplamaktadır. |