- İNSAN
ve EVRENDE SAKLI DÜZEN, İsmet Yalçın
- HAYAT
PLANIMIZIN TEMEL ÖGELERİ, Adnan Ersoy
- VAROLUŞUMUZDA
TELKİNİN GÜCÜ ve ÖNEMİ, Seyhan Okan
- HERKES
VAZİFESİNİ YAPAR, Ercüment Kaya
- RÜYALARIMIZ
ve ANLATMAK İSTEDİKLERİ, Pınar Öztürk
- ATATÜRK'e
GÖRE İNSAN NİTELİKLERİ, Prof. Dr. Nur Alkış
- HAYATIMIZI
BİÇİMLENDİRME GÜCÜMÜZ VAR MI?, Nihan Atak
- İMAJİNASYON,
Dr. Bedri Ruhselman
İNSAN
VE EVRENDE SAKLI DÜZEN,İsmet
Yalçın
Bilim
adamları insan beyninin holografik bir sistemle çalıştığını
ifade etmektedirler. Bu konuda öncü çalışmaları bulunan Dr.
Pribram, beynin holografik bir yapısı olduğu ihtimalini öne
sürdüğü ilk makaleyi 1966'da yayımladı ve daha sonraki yıllarda
bu düşüncesini geliştirmeye ve arıtmaya devam etti. Bu arada
diğer araştırmacılar onun bu kuramıyla ilgilenmeye başlamışlardı;
böylece, hafızanın ve görme duyumunun, beynin içinde yaygın
durumda bulunan yapısının holografik modelle açıklanabilen
tek nörofizyolojik bilmece olmadığı çabucak anlaşıldı.
Holografi, beynimizin ufacık bir alana bu denli çok anıyı
nasıl sığdırabildiğini de açıklamaktadır aynı zamanda. Büyük
fizikçi ve matematikçi John von Neumann bir keresinde ortalama
bir insan yaşamı boyunca beynin 2.8 x 1020 (280.000.000.000.000.000.000)
bilgi parçası depolamakta olduğunu hesaplamıştı. İşin ilginç
yanı, hologramların da şaşırtıcı bir bilgi depolama kapasitesine
sahip olmasıdır. Üzerine iki lazer ışığı düşürülen bir film
parçasının yüzeyine, bu ışınlarda ufak bir açı değişikliği
yapılmasıyla birçok farklı imgeyi kaydetmek olasıdır. Bu biçimde
filme kaydedilmiş herhangi bir imge, o film parçası kaydı
yapan iki lazer ışınıyla aynı açıda tutulan bir lazer ışınıyla
aydınlatıldığında yeniden oluşabilmektedir. Bu yöntemi kullanan
araştırmacılar, iki buçuk santimetre karelik bir film parçasının
elli kalın ciltli bir kitabın kapsadığı miktarda bilgiyi depolayabildiğini
hesaplamışlardır.
Hatırlama
ve Unutma Yeteneğimiz
Yukarıda ifade ettiğim sayısız imgeler barındıran holografik
film parçaları aynı zamanda hatırlama ve unutma yeteneğimize
de bir açıklama getirebilmektedir. Bir lazer ışınına tutulan
bu tür bir film parçasını ileri geri oynatacak olursak bu
filmin içerdiği çeşitli imgeler parıltılı bir akış içinde
belirir ve kaybolur. Hatırlama yeteneğimizin de, bir film
parçası üzerinde parıldayan bir lazer ışınının belirli bir
imgeyi çağırmasına benzer bir olgu olabileceği öne sürülmüştür.
Aynı biçimde, bir şeyi hatırlayamadığımız zaman da bu durum,
sayısız imgeler taşıyan bir film parçası üzerinde parlayan
çeşitli ışınların, doğru açıyı bulamadıkları için aramakta
olduğumuz imgeyi/hatırayı oluşturamamasına benzetilebilir.
Pribram, holografik modelin aynı zamanda, öğrenmiş olduğumuz
becerileri bedenimizin bir bölümünden diğerine aktarma yeteneğimize
de ışık tuttuğuna inanıyor. Şimdi oturduğunuz yerde bu makaleyi
okurken, sol dirseğinizi kaldırıp ilk adınızı havada yazmayı
deneyin. Belki bunun oldukça kolay bir iş olduğunu göreceksiniz
ama bu büyük ihtimalle daha önce denemediğiniz bir şey olmalı.
Bu size şaşırtıcı bir yetenek gibi gelmeyebilir, ancak klâsik
görüşe göre beynin çeşitli bölgeleri (örneğin dirseğinizin
hareketlerini yöneten bölgesi) birbirleriyle doğrudan bağlantılı
hâldedir, diğer bir deyişle, bu bölgeler belirli hareketleri
ancak bu hareketleri yineleme yoluyla öğrendikten sonra beyin
hücreleri arasında kurulabilen uygun sinirsel birleşimler
sonucunda yapabilmektedir ve bu tam bir bilmecedir. Pribram'a
göre, eğer beyin, yazı yazmak gibi öğrenilmiş becerilerin
anıları da içinde olmak üzere tüm anılarını, girişim yapabilen
dalga formlarından oluşan bir dile dönüştürebiliyorsa, durum
daha anlaşılır olacaktır. Böylesi bir beyin tasarımı çok daha
esnek olacaktır ve hünerli bir piyanistin bir şarkıyı bir
tondan diğerine transpoze edebilmesi gibi depoladığı bilgileri
kolaylıkla dolaştırabilecektir.
Aynı
esneklik, tanıdık bir yüzü nasıl olup da hangi açıdan bakarsak
bakalım hemen hatırlayabildiğimizi de açıklamaktadır. Yine
aynı biçimde, beyin, bir yüzü (ya da başka bir nesneyi ya
da sahneyi) bir kez belleğine kayıtlayıp onu dalga formlu
bir dile dönüştürdü mü, bu içsel hologramı bir anlamda evirip
çevirip, onu dilediği perspektiften bakarak inceleyebilir.
Hologramın
Matematiksel İfadesi
Hologramın gelişimini sağlayan kuramlar ilkin 1947'de Dennis
Gabor tarafından formüle edilmişti. Oysa, Gabor hologram düşüncesini
ilk ortaya attığında lazerleri düşünmemişti. Onun amacı o
sıralarda ilkel ve kusurlu bir araç olan elektron mikroskobunu
geliştirmekti. Onun konuya yaklaşımı matematiksel olmuştur,
kullandığı matematikse, on dokuzuncu yüzyılda Fransız Jean
B. J. Fourier tarafından geliştirilmiş bir hesaplama yöntemiydi.
Fourier'in
geliştirdiği yöntem, kabaca söylemek gerekirse, ne denli karmaşık
olursa olsun herhangi bir deseni, basit dalgalardan oluşan
bir dile dönüştürmekti. Bu dalga formlarının orijinal desene
yeniden nasıl dönüştürülebileceğini de göstermişti. Diğer
bir deyişle bu işlem, bir televizyon kamerasının herhangi
bir imgeyi elektromanyetik frekanslara dönüştürmesi ve daha
sonra bir televizyon setinin bunları yeniden orijinal imgeye
çevirmesine benziyordu; Fourier benzer bir sürecin matematiksel
olarak nasıl oluşturulabileceğini göstermişti. İmgeleri dalga
formlarına dönüştürmek için kullandığı dengeleme sistemine
Fourier Dönüşümü adı verilmişti.
Fourier
dönüşümleri, Gabor'un bir nesnenin resmini holografik bir
film parçasının üzerindeki bulanık girişim desenlerine dönüştürebilmesini
ve bu girişim desenlerini yeniden orijinal nesnenin imajına
dönüştürecek bir yol geliştirebilmesini sağladı. İşin aslında,
hologramın her bir parçasının içerdiği özel bütün, herhangi
bir imge ya da desenin Fourier'in dalga boyları diline çevrilmesiyle
ortaya çıkan bir yan üründür.
Dansçının
Dalga Formu Olarak Görünümü
Ancak, Pribram'ın açığa çıkarttığı bulgulardan en ilginç olanı
Rus bilim adamlarından Nikolai Bernstein'in fiziksel hareketlerimizin
bile beyinlerimizde Fourier'in dalga formlarıyla kayıtlanmakta
olduğunu ortaya koyması olmuştur. 1930'da Bernstein bazı kişilere
bedenlerine oturan siyah tulumlar giydirdi ve dirseklerini,
dizlerini ve diğer eklemlerini beyaz noktalarla boyadı. Sonra
bu kişileri siyah fonlar önüne yerleştirerek dans ederken,
yürürken, sıçrarken, çivi çakarken, daktilo yazarken vb. fiziksel
eylemlerde bulunurken filme çekti.
Filmi
banyo ettiğinde perdede yalnızca çeşitli karmaşık ve akıcı
hareketler yapan beyaz noktalar belirdiğini gördü . Buluşlarını
nicelendirmek için bu farklı nokta dizilerini Fourier çözümlemesinden
geçirdi ve onları dalga formlarına çevirdi. Dalga formlarının,
deneklerinin bir sonraki hareketlerini çok küçük bir farkla
önceden görebilmesine olanak veren bazı gizli desenler içermekte
olduğunu büyük bir şaşkınlıkla gördü.
Pribram Bernstein'ın çalışmasıyla karşılaşınca, onun neyi
ima ettiğini derhal algıladı. Bu gizli desenlerin Bernstein'ın
yaptığı Fourier çözümlemesinden sonra ortaya çıkışının nedeni
belki de bu hareketlerin beyin içinde bu biçimde depolanmakta
oluşu yüzündendi. Bu çok heyecan verici bir olasılıktı, çünkü
eğer beyin, hareketleri kendi frekans öğelerine bölerek çözümlüyorsa,
bu durum, birçok karmaşık fiziksel deneyimi nasıl böyle çabucak
öğrenmekte olduğumuzu açıklayabilirdi. Örneğin, bisiklete
binmeyi öğrenirken bu süreci en küçük parçasına dek algılayabilmek
için beynimizi zonklayıncaya kadar zorlamıyorduk. Bu akıp
giden eylemin tümünü kavrıyorduk. Eğer beynimiz bilgiyi parça
parça, birer birer depoluyor olsaydı, birçok fiziksel eylemi
böylesi akıcı bir bütünlük içinde nasıl öğrenmekte olduğumuzu
açıklamak çok zor olacaktı. Ancak, beynimiz bu gibi deneyimleri
Fourier çözümlemesiyle algılıyor ve bunları bir bütün olarak
emiyorsa bu durumu anlamak çok daha kolay olacaktır.
Evren
Bir Hologramdır
Bu hayranlığı anlamak zor değildir. Fizikçilerin atomlardan
oluşan şeylerin iç derinliklerinde buldukları o yeni ve garip
dünya, Marco Polo'nun ayak basmış olduğu yerlerden çok daha
büyüleyiciydi. Bu denli heyecan uyandırmasının nedeni ise,
bu yeni dünyayla ilgili her şeyin geçerli mantık ve sağduyuya
ters düşmekte olmasıydı. Burası doğal dünyanın bir uzantısı
değildi; sanki büyü yoluyla yönetilen bir ülkeydi; mistik
güçlerin geçerli olduğu ve mantıksal olan her şeyin uyuya
kaldığı bir Alice'in Harikalar Ülkesi'ydi.
Kuantum
fizikçilerinin şaşırtıcı buluşlarından biri de şuydu: Bir
maddeyi en küçük parçalarına varıncaya dek parçalayacak olursanız,
sonunda öyle bir nokta geliyordu ki, bu parçacıklar -elektronlar,
protonlar vb.- artık o nesnenin ayırt edici özelliğini taşımaz
oluyordu. Örneğin, çoğumuz için bir elektron ufak bir küre
ya da fırıl fırıl dönen bir havalı tüfek saçmasıdır, ama bilinen
gerçekliğin sınırlarını hiçbir şey aşamaz. Ancak, bir elektron
bazen yoğun, ufak bir parçacıkmış gibi davranırsa da, fizikçiler
onun aslında sözcüğün tam anlamıyla hiçbir boyuta sahip olmadığını
görmüşlerdir. Bu, bizim için hayal edilemeyecek bir şeydir,
çünkü bizim varlık düzeyimizdeki her şeyin boyutları vardır.
Ancak yine de bir elektronun genişliğini ölçmeye kalkışırsanız,
bunun olanaksız bir iş olduğunu görürsünüz. Basitçe söyleyecek
olursak, bir elektron, bizim anladığımız anlamda bir nesne
değildir.
Fizikçilerin
başka bir buluşu da, elektronların bazen bir parçacık, bazen
de bir dalga olarak belirmekte oluşudur. Bir elektronu kapalı
bir televizyonun ekranına çarptıracak olursanız, ekran camını
kaplayan fosforsu kimyasal maddenin üzerinde ufak bir ışık
noktası belirecektir. Elektronun ekran üzerinde bıraktığı
o tek nokta, onun doğasındaki parçacık benzeri yönü açıkça
ortaya koymaktadır.
Ancak
elektronun olabileceği tek biçim bu değildir. O aynı zamanda,
lekemsi bir enerji bulutu içinde eriyerek uzaya yayılmış bir
dalga gibi davranabilir. Elektron bir dalga biçiminde ortaya
çıktığında hiçbir parçacığın yapamayacağı şeyleri yapabilir.
Onu üzerinde iki yarık bulunan bir engele fırlatacak olursanız,
her iki yarığın da içinden aynı anda geçtiğini görürsünüz.
Hatta, dalga benzeri elektronlar birbirleriyle çarpıştıklarında
girişim desenleri oluştururlar. Sözün kısası elektron, folklorik
inançlardan fırlamış bir "şekil-değiştiren" gibi
bazen bir parçacıktır, bazen de bir dalga.
Bukalemunu
hatırlatan bu yetenek tüm atomaltı parçacıklar için geçerlidir.
Aynı zamanda bu durum, bir zamanlar yalnızca dalga oldukları
kabul edilen her şey için geçerlidir. Işık, gama ışınları,
radyo dalgaları, röntgen ışınları; bütün bunlar dalga biçiminden
parçacık biçimine dönüşüp yine dalga biçimine geri dönerler.
Günümüzde fizikçiler atomaltı fenomeninin yalnızca dalga ya
da yalnızca parçacık olarak sınıflandırılamayacağına inanmaktadırlar,
ancak bu şeyler tek bir kategoride toplanmak istenirse, her
nasıl oluyorsa, hem parçacık hem de dalga olduklarını söylemek
gerekir. Bu şeylere topluca, kuanta adı verilmektedir ve fizikçiler
bunların tüm evreni oluşturan temel madde olduğuna karar vermiştir.
Bütün
bu anlatılanların en şaşırtıcı yönü ise, kuanta'nın, yalnızca
kendilerine baktığımız zaman parçacık olarak görünmekte olduğu
konusunda inandırıcı kanıtlar bulunmasıdır. Örneğin, bir elektronun
gözlenmediği süre içinde bir dalga biçiminde belirdiğine işaret
eden deneysel bulgular vardır. Fizikçiler bir elektronun gözlenmediği
süre içinde nasıl davranmakta olduğunu anlayabilmek için bazı
kurnazca stratejiler geliştirmiş ve sonuçta böyle bir kanıya
varmışlardır. Bu görüşün, elde edilen kanıtların yorumlarından
yalnızca biri olduğuna dikkati çekmek gerekir. Tüm fizikçiler
aynı görüşte değildir, Bohm'un kendisi de olaya daha farklı
bir yorum getirmiştir.
Yine,
bu durum doğal dünyada karşılaşmaya alışkın olduğumuz davranış
biçimlerinden çok, sihirli bir olaya benzemektedir. Yalnızca
baktığınız zaman bir bowling topu biçiminde beliren bir bowling
topuna sahip olduğunuzu düşünün. Bowling sahasının her yerine
talk pudrası serptikten sonra böyle bir "kuantum"
topunu hedeflere doğru yuvarlayacak olursanız, top ona baktığınız
süre içinde tek bir çizgi çizerek ilerleyecektir. Ama o ilerlerken
gözlerinizi kırpacak olursanız, kendisine bakmadığınız o bir
iki saniye içinde bowling topununun düz bir çizgi değil de,
bir çöl yılanının yan yan kum üzerinde ilerlerken bıraktığı
orak biçimli dalgalara benzer izler bırakmış olduğunu görürsünüz
.
Bu
durum bir kuantum fizikçisinin, kuanta'nın ancak kendisine
bakıldığında parçacığa dönüştüğü yolundaki ilk kanıtla karşılaşmasına
benzer. Bu yorumu destekleyenlerden biri olan fizikçi Nick
Herbert, bazen, arkasını döndüğünde dünyanın her zaman "kökeni
belirsiz ve amaçsızca akıp duran bir kuantum çorbası"
olduğu duygusuna kapıldığını söylemiştir. Ama ne zaman yüzünü
çevirecek olsa, dünya yeniden her zamanki gerçekliğine dönüşüyordu.
Bu durumun bizi biraz, ipeğin dokunuşunu hiçbir zaman duyumsayamayan
ve dokunduğu her şeyi altına dönüştürdüğü için hiçbir insan
eline dokunamayan efsanevî kral Midas'a benzettiğini düşünüyor
Herbert. "İnsanoğlu da tıpkı aynı biçimde kuantum gerçekliğinin
dokusunu asla deneyimleyemez," demiştir, "çünkü
dokunduğumuz her şey maddeye dönüşüyor.”
Bohm
ve Karşılıklı Bağlantılar
Kuantum gerçekliğinin David Bohm'un özellikle ilgisini çeken
yönü, birbirleriyle hiçbir ilişkisi olmayan atomaltı olguları
arasındaki garip bir karşılıklı bağlantı olduğunu gösteren
durumlardır. En şaşırtıcı olanı ise diğer fizikçilerden çoğunun
bu olguya fazla önem vermemiş olmasıydı. İşin aslında, öylesine
dikkat çekmemişti ki, karşılıklı bağlantı olgusunun sonradan
en ünlenmiş örneklerinden biri, bir kuantum fizikçisinin temel
görüşleri içinde birkaç yıl hiç farkına varılmadan gizlenmişti.
Bu
görüş, kuantum fiziğinin kurucularından biri olan Danimarkalı
fizikçi Niels Bohr'a aitti. Bohr'a göre, eğer bir atomaltı
parçacığı yalnızca bir gözlemcinin önünde var oluyorsa, o
zaman bir parçacığın gözlemlenmediği zamanki niteliklerinden
ve belirleyici özelliklerinden söz etmenin bir anlamı yoktu.
Bu görüş, birçok fizikçiyi rahatsız etmişti, çünkü bilim büyük
ölçüde, fenomenlerin niteliklerinin anlaşılmasını temel alan
bir disiplindi. Ancak gözlemleme eylemi gerçekte bu gibi niteliklerin
yaratılmasına yardım ediyorsa, o zaman bu durum, bilimin geleceği
konusunda neyi ima etmekteydi? Bohr'un görüşünden rahatsız
olan fizikçilerden biri de Einstein'dı. Einstein, kendisinin
kuantum kuramının oluşmasında oynadığı rol ne olursa olsun,
bu acemi bilimin tuttuğu yoldan hiç de memnun değildi. Bohr'un,
gözlemlenmediği zaman bir parçacığın özelliklerinden söz edilmeyeceği
yolundaki görüşüne özellikle karşı çıkıyordu, çünkü bu görüş,
kuantum fiziğinin diğer bulgularıyla birleştirildiğinde, atomaltı
parçacıklar arasında, bir biçimde, karşılıklı bir bağlantı
olduğuna işaret ediyordu ki, Einstein böyle bir olasılığa
kesinlikle inanmıyordu.
Bu
bulgu, bazı atomaltı süreçler sonucunda birbirine benzer ya
da yakından ilişkili özellikleri olan parçacık çiftlerinin
yaratılmakta olduğunu ortaya koyuyordu. Örneğin, fizikçilerin
pozitronyum adını verdiği son derece değişken bir atomu düşünelim.
Pozitronyum atomu bir elektron ve bir pozitrondan (pozitron,
pozitif elektrik yükü taşıyan bir elektrondur) oluşur. Bir
pozitron, elektronun antiparçacık karşıtıdır, bu ikisi sonunda
birbirini yok ederek iki ışık ya da iki "foton"
kuantasına ayrışır ve birbirine ters yönlere doğru uzaklaşır
(bir parçacık biçiminden diğer bir parçacık biçimine girmek
bir kuantumun yeteneklerinden yalnızca birisidir.) Kuantum
fiziğine göre fotonlar birbirlerinden ne kadar uzaklaşmış
olurlarsa olsunlar, her zaman aynı polarizasyon açısına sahiptirler.
(Polarizasyon, fotonun doğduğu kaynaktan uzaklaşırken büründüğü
dalga benzeri görünümün uzamsal yönelimidir.)
Zamanla
fizikçilerin çoğu Bohr'u haklı bulmuş ve onun yorumunun doğru
olduğuna karar vermiştir. Bohr'un zaferine katkıda bulunan
olgu, kuantum fiziğinin, fenomenleri önceden haber vermek
konusunda son derece gösterişli başarılar elde etmiş olmasıdır,
fizikçilerin pek azı bu yorumun bazı yönlerden yanlış olabileceği
olasılığını dikkate almıştır. Buna ek olarak, Einstein ve
arkadaşları ikiz parçacıklar hakkındaki önermelerini yaptıkları
sırada teknik olanaklar ve diğer bazı nedenler bu konuda deneyler
yapılabilmesini engelliyordu. Bu durum, onların yenilgilerini
kolaylaştırmış oldu. Bohr bu önermesini, ileride göreceğimiz
gibi, Einstein'ın, kuantum kuramına karşı yaptığı saldırıyı
karşılamak amacıyla oluşturmuş olmasına karşın, ne gariptir
ki, Bohr'un atomaltı sisteminin bölünemez olduğu yolundaki
görüşü, gerçeğin doğasıyla ilgili olarak çok derin imalarda
bulunmuştur. Gülünçtür ama, bu imalar da görmezden gelinmiş
ve karşılıklı bağlantı konusunun içerdiği önem bir kez daha
hasır altı edilmiştir.
Canlı
Bir Elektron Denizi
Genç bir fizikçi olduğu yıllarda Bohm da Bohr'un önermesini
kabul etmiş ama Bohr'un ve takipçilerinin karşılıklı bağlantı
konusuna fazla önem vermemiş olmaları onu şaşırtmıştı. Pennsylvania
Devlet Kolejinden mezun olduktan sonra, Berkeley'deki Kaliforniya
Üniversitesi'ne girmiş ve 1943'de doktorasını almadan önce,
Lawrence Berkeley Radyasyon Lâboratuvarında çalışmıştı. Orada,
kuantumlar arası karşılıklı bağlantının çarpıcı bir örneğiyle
karşılaştı.
Bohm,
Berkeley Radyasyon
Laboratuvarı'nda plâzma üzerine bir çalışma yapıyordu. Bu
çalışması ileride kendi konusundaki kilometre taşlarından
biri olarak kabul edilecekti. Bir plâzma, yüksek yoğunlukta
elektronlar, pozitif iyonlar ve pozitif yüklü atomlar taşıyan
bir gazdır. Bohm, elektronların bir plâzma içine girer girmez
bağımsız davranış biçimlerini bırakarak daha geniş bir bütünün,
karşılıklı bağlantı içinde bulunan parçalarıymış gibi davrandıklarını
şaşkınlıkla gözlemledi. Gelişigüzel bireysel eylemler içindeymiş
gibi görünmelerine karşın, sayısız elektron bir arada şaşılacak
kadar iyi örgütlenmiş etkiler üretebiliyordu. Plâzma, sanki
amip türü bir yaratıkmış gibi, sürekli olarak kendisini yeniliyor
ve tüm kirlilikleri-biyolojik bir organizmanın yabancı bir
varlığı bir kist içinde toplamasına benzer biçimde- bir duvar
içine alıyordu. Bu organik nitelikler Bohm'u o denli şaşırtmıştı
ki, sonradan sık sık, bu elektron denizinin "canlı"
olduğu izlenimine kapıldığını söyledi.
Bohm,
1947'de Princeton Üniversitesi'nde yardımcı profesör olarak
çalışması için yapılan öneriyi kabul etti-bu kendisine ne
kadar değer verildiğinin bir işaretiydi- ve orada metallerdeki
elektronların incelenmesi konusunda Berkeley'de yaptığı araştırmayı
genişletti. Elektronların rastlantısalmış gibi görünen bireysel
eylemlerle son derece örgütlü etkiler üretebildiklerini bir
kez daha gördü. Berkeley'de incelediği plâzma gibi, bunlar
da artık birbirinin ne yapacağını bilen iki parçacığa ilişkin
durumlar değildi, ama, tüm bu parçacık okyanusu içindeki parçacıklardan
her biri sanki sayısız trilyonlarca diğer parçacığın ne yaptığını
biliyormuş gibi davranıyordu. Bohm, elektronların bu tür kolektif
davranış biçimlerine plâzmonlar adını verdi ve bu buluş onun
dünya çapında bir fizikçi olarak tanınmasını sağladı.
Yeni
Bir Tür Alan ve Lincoln'ü Öldüren Kurşun
Einstein'le yaptığı konuşmalardan sonra Bohm, Bohr'un yorumuna
alternatif olabilecek işe yarar bir yol aramaya başladı. Elektron
türünden parçacıkların, bir gözlemci olmadığı zaman da var
olduklarını varsayarak işe başladı. Ayrıca, Bohr'un dokunulmaz
duvarının altında daha derin bir gerçeklik, bilim tarafından
keşfedilmeyi bekleyen bir kuantum-altı düzeyi bulunduğunu
da varsaydı. Bu önermelere dayanarak ve sadece, bu kuantum-altı
düzeyde yeni bir alan bulunduğunu varsaymak suretiyle, kuantum
fiziğinin bulgularını en az Bohr kadar açıklayabildiğini fark
etti. Bohm bu öngörülen yeni alana kuantum potansiyel alanı
adını verdi ve bu alanın da tıpkı yer çekimi gibi uzayın tümüne
egemen olduğunu tasarladı. Ancak yer çekimli alanların, manyetik
alanların ve diğerlerinin tersine, bu alanın etkisi aradaki
uzaklıklardan ötürü azalmıyordu. Bu alanın etkisi karmaşık
ve hemen hemen fark edilmez düzeydeydi.
Bohm
yazdığı kitabında, bilimin nedenselliğe bakışının da oldukça
sınırlı olduğunu öne sürdü. Birçok sonucun yalnızca bir ya
da birkaç nedeni olduğu varsayılıyordu. Ancak Bohm'a göre,
bir sonucun sonsuz nedeni olabilirdi. Örneğin, herhangi bir
kimseye Abraham Lincoln'ün ölümüne neden olan şeyin ne olduğunu
soracak olursak, büyük olasılıkla John Wilkes Booth'un silâhından
çıkan kurşunu neden göstereceklerdi. Ancak Lincoln'ün ölümüne
katkıda bulunan tüm nedenleri kapsayan eksiksiz bir listenin,
silâhın gelişimine yol açan tüm olayları, Booth'da Lincoln'ü
öldürme isteği uyandıran tüm etkenleri, insanoğlunun gelişimini,
elinin bir silâh tutma yeteneğini kazanmasına olanak veren
tüm basamaklara dek her şeyi sıralaması gerekirdi. Bohm kişinin,
herhangi bir sonuca yol açan engin nedenler çağlayanını çoğu
kez görmezden gelebileceğini kabul ediyordu; ancak, hiçbir
neden-sonuç ilişkisinin evrenin bütününden asla ayrılamayacağı
gerçeğini akılda tutmanın bilim adamları için taşıdığı önem
üzerinde duruyordu.
Mekânsızlık
Yaşamının bu döneminde Bohm, kuan-tum fiziğine getirdiği alternatif
yaklaşımını geliştirmeyi sürdürdü. Kuantum potansiye-linin
anlamını dikkatle inceledikçe, bu alanın, klâsik görüşlerden
daha köktenci bir biçimde ayrılmakta olduğunu ima eden başka
özellikleri olduğunu da fark etti. Bunlardan biri de bütünselliğin
önemiydi. Klâsik bilim, tüm bir sistemin durumunu, yalnızca
parçaları arasındaki ilişkilerin sonucu olarak görüyordu.
Oysa, kuantum potansiyeli bu görünüşü tersine döndürüyor ve
parçaların davranışlarının gerçekte bütün tarafından örgütlenmekte
olduğuna işaret ediyordu. Ve bu durumda, Bohr'un, atomaltı
parçacıkların bağımsız "şeyler" olmayıp, bölünmez
bir sistemin parçaları olduğu yolundaki görüşünü yalnızca
bir adım ileriye götürmekle kalmıyor, giderek en önemli gerçekliğin
bütünsellik olduğunu da öne sürüyordu.
Bu görüş aynı zamanda, plâzma içindeki elektronların nasıl
olup da, parçalarının birbirleriyle bağlantılı olduğu bir
bütün gibi davranmakta olduklarını da açıklıyordu. Bohm'un
dediği gibi, böyle "elektronların ortalığa saçılmamaları,
kuantum potansiyeli yoluyla tüm sistemin, örgütlenmemiş bir
kalabalıktan çok bale dansçılarınınkine benzer eşgüdümsel
bir hareket içinde oluşları yüzündendi." Yine, "elektron
eylemlerinin böylesi bir kuantum bütünselliği içinde olması
bir makinenin, parçalarının biraraya getirilmesi suretiyle
sağlanan birliğinden çok, canlı bir varlığın parçaları arasındaki
örgütlü birliğe çok daha yakındır." diye yazıyordu Bohm.
Kuantum
potansiyelinin daha da şaşırtıcı başka bir özelliği, bir yer
kaplama kavramı konusunda düşündürdükleridir. Günlük yaşam
düzeyimizde nesnelerin belirgin yerleri vardır, ancak Bohm'un
kuantum fiziğine getirdiği yoruma göre, kuantum-altı düzeyde,
kuantum potansiyelinin geçerli olduğu düzeyde, bir yer kaplama
olgusu ortadan kalkmaktadır. Uzaydaki herhangi bir nokta,
diğer noktaların tümüyle eşitlenmektedir, bu yüzden de herhangi
bir şeyin diğer herhangi bir şeyden ayrı olduğunu söylemenin
bir anlamı yoktur. Fizikçiler bu özelliğe "mekânsızlık"
adını veriyorlar.
Kuantum potansiyelinin bu "mekânsızlık" görünümü
Bohm'un, ikiz parçacıklar arasındaki ilişkiyi, herhangi bir
şeyin ışık hızından daha hızlı hareket etmekte olduğunu ileri
sürerek şu ünlü görecelik (rölâtivite) yasağını çiğnemesine
gerek kalmadan açıklayabilmesine olanak verdi. O, bu durumu
şöyle açıklıyordu: Bir akvaryumun içinde yüzen bir balığı
düşünün. Ayrıca, daha önce hiçbir akvaryum ve balık görmemiş
olduğunuzu da kabul edelim. Bunlar hakkındaki bilgiyi iki
televizyon kamerası aracılığıyla ediniyorsunuz. Bu kameralardan
biri akvaryumun önüne, diğeri de yan tarafına yerleştirilmiş
olsun. Bu iki kameranın monitörlerine baktığınızda, ekranlarda
görmüş olduğunuz balıkların iki ayrı balık olduğunu düşünebilirsiniz.
Kameralar farklı açılarda yerleştirilmiş olduğu için, görüntüledikleri
imgeler de biraz farklı olacaktır. Ancak izlemeyi sürdürdüğünüz
takdirde, sonunda iki balık arasında bir ilişki olduğunu fark
edersiniz. Birisi dönünce, diğeri de biraz farklı ama diğeriyle
uyumlu bir dönüş içinde olacaktır. Birisi önden göründüğünde,
diğeri yandan görünecektir vb. Eğer durumun tümüyle farkında
olmadığınızı düşünecek olursak, balıkların birbirleriyle anında
iletişim kurdukları gibi yanlış bir kanıya sahip olabilirsiniz,
ama durum böyle değildir. Burada hiçbir iletişim yoktur, çünkü
daha derin bir gerçeklik düzeyinde, akvaryumun gerçeklik düzeyinde,
iki balık da aslında bir ve aynı balıktır. Bir pozitronyum
atomu çözüldüğü zaman ortaya çıkan iki foton söz konusu olduğunda
ise, parçacıklar arasında olup biten şey özellikle budur.
Gerçekten de durum böyledir, çünkü, kuantum potansiyeli uzayın
her yanını kapsar ve tüm parçacıklar birbirleriyle mekânsızlık
içinde karşılıklı bağlantı içindedir. Üstüne üstlük Bohm'un
geliştirmekte olduğu gerçeklik imgesi, uzay boşluğunda hareket
eden birbirlerinden ayrı atomaltı parçacıklarından oluşmuyordu,
tam tersine, her şey bölünmez bir ağın parçalarıydı ve içinde
hareket eden madde kadar gerçek ve zengin süreçlerle dolu
bir uzay tarafından içerilmekteydi.
Holograma
Giriş
Bohm maddenin içine daha çok daldıkça, düzen kavramının içinde
de farklı dereceler bulunduğunu farketti. Bazı şeyler diğerlerinden
daha düzenliydi, bu da belki, evrendeki düzen hiyerarşisinin
bir sonu olmaması yüzündendi. Bohm, buradan, bizim düzensiz
olarak algıladığımız şeylerin belki hiç de düzensiz olmayabileceği
düşüncesine vardı. Belki onlarınki öylesine "sonsuz yükseklikte"
bir düzendi ki, bize rastgele gibi görünüyordu (matematikçilerin
rastgeleliğin formülünü bulamamış olmaları ilginçtir ve bazı
rakamsal dizinler rastlantısallık kategorisine sokulmuş olmakla
birlikte, bunlar yalnızca varsayım olmaktan öteye gitmemektedirler.)
Bu
düşüncelere dalmış olan Bohm, bir BBC televizyon programında,
düşüncelerini geliştirmesine yardım eden bir aygıtla karşılaştı.
Bu aygıt özel olarak tasarlanmış ve içinde geniş bir döner
silindir bulunan bir kavanozdu. Silindirle kavanoz yüzeyinin
arasındaki dar boşluk gliserinle -koyu ve saydam bir sıvıyla-
doldurulmuştu ve gliserinin içinde hareketsiz duran bir damla
mürekkep vardı. Bohm'un ilgisini çeken şey, silindir kolu
döndürüldüğünde mürekkep damlasının gliserin şurubunun içine
yayılıp gözden kaybolur gibi olmasıydı. Ama kol ters yöne
çevrilir çevrilmez, şurubun içindeki soluk mürekkep gölgesi
hemen yeniden bir damla biçimini alıyordu.
Bohm,
"Bu bana derhal, düzen sorunuyla yakından ilgili bir
şeymiş gibi göründü," diye yazmıştı, "mürekkep damlası
sıvının içine dağılmış durumdayken de 'gizlenmiş' (ya da ortaya
çıkmamış) bir düzene sahipti, yeniden oluştuğunda önceki düzen
de yeniden beliriyordu. Öte yandan alışılmış anlayışımıza
göre, gliserinin içine yayılmış durumdayken mürekkep damlasının
düzeninin bozulmuş olduğunu, 'düzensiz' bir duruma girdiğini
söyleyebilirdik. Bu durum, burada yeni bir düzen kavramının
söz konusu olduğunu görmeme yardım etti.”
Her
Şeyin Bölünmez Bütünselliği
Bohm'un geliştirdiği düşüncelerden en önemlisi ise bütünselliktir.
Bohm'a göre, kozmosta her şey saklı düzenin dikişsiz holografik
kumaşından yapılmış olduğu için, evreni "parçalar"dan
oluşmuş bir şey diye kabul etmek, tıpkı bir pınardaki farklı
su kaynaklarının içinde akmakta oldukları suyun bütününden
ayrı düşünülmesi gibidir. Elektron, "temel parçacık"
değildir. O, holoeylemin belirli bir görünümüne verilmiş bir
addır yalnızca. Gerçekliği parçalara bölüp bu parçalara birer
ad vermek her zaman keyfe bağlı bir iş, geleneksel bir alışkanlık
olmuştur, oysa süslü bir kilimin üzerindeki farklı motifler
birbirlerinden ne kadar ayrıysa, atomaltı parçacıklar ve evrendeki
diğer her şey birbirlerinden ancak o kadar ayrıdır.
Bu çok derin bir varsayımdır. Einstein, dünyayı sarsan genel
görecelik kuramında uzay ve zamanın birbirinden ayrı varlıklar
olmayıp, bölünmez uzay-zaman sürekliliği adını verdiği daha
geniş bir bütünün pürüzsüz bir biçimde birleşmiş parçaları
olduğunu söylemişti. Bohm, bu görüşü, dev bir adım daha ileriye
götürmüştür. O, evrendeki her şeyin bir sürekliliğin parçası
olduğunu söylemiştir. Görünen düzeydeki açık seçik ayrılığına
karşın, her şey birbirinin dikişsiz bir uzantısıdır ve sonuçta
her şey, hatta saklı ve belirgin düzenler bile birbirleriyle
iç içe girmiş durumdadır.
Bir an durup bunu düşünelim. Elinize bakın. Şimdi de yanınızdaki
lâmbadan akan ışığa bakın. Ve ayaklarınızın dibinde uzanmış
köpeğe. Siz yalnızca aynı maddeden yapılmış değilsiniz. Siz
aynı şeysiniz. Tek bir şey. Bölünmez bir şey. Sayısız kollarını
ve eklentilerini tüm görülebilir nesnelerin, atomların, dalgalı
okyanusların, kozmosta göz kırpan yıldızların içine uzatmış
görkemli bir şey.
Bohm
uyarır; bu, evrenin devasa, farklılaşmamış, bölünmemiş tek
bir kütle olduğu anlamına gelmemektedir. Şeyler aynı zamanda
hem bölünmez bir bütünün parçaları olabilir hem de kendi özgün
niteliklerine sahip olmayı sürdürebilir. Bohm, bunu daha açık
anlatabilmek için bir nehrin içinde sıklıkla oluşan ufak anaforları
ve girdapları örnek gösterir. İlk bakışta bu anaforlar birbirlerinden
ayrı şeyler gibi görünür ve büyüklük, hız, dönme yönü vb.
gibi açılardan bireysel özellikler taşır gibidir. Ancak dikkatle
inceleyince herhangi bir girdabın nerede başlayıp nehrin nerede
bittiğine karar vermenin olanaksız olduğu anlaşılır. Böylece
Bohm, "şeyler" arasındaki farklılıkların anlamsız
olduğunu söylemiyor. Yalnızca bizden, holoeylemin çeşitli
görünümlerini "şeyler"e bölme alışkanlığının bir
soyutlama olduğunun sürekli olarak farkında olmamızı istiyor,
bu bölme alışkanlığı söz konusu görünümleri düşünce tarzımıza
uygun olarak algılayabilmemizi sağlayan bir yoldur yalnızca.
Bu yanılgıyı düzeltme çabası içinde, holoeylemin farklı görüntülerini
"şeyler" diye adlandırmak yerine, onlara "göreceli
olarak bağımsız altbütünler" adını veriyor.
Şuur
Maddenin Daha Süptil Bir Biçimidir
Bohm'un holografik evren tasarımı, kuantum fizikçilerinin
karşılıklı bağlantı konusunda niçin bu kadar çok örnekle karşılaşmakta
olduğunu açıklarken, ayrıca başka birçok bilmeceye de yanıt
getirmektedir. Bunlardan biri de şuurun atomaltı dünyası üzerindeki
görünür etkisidir. Daha önce gördüğümüz gibi, Bohm parçacıkların
gözlenmedikleri zaman var olmadıkları düşüncesini kabul etmemektedir.
Ancak ilke olarak şuuru ve fiziği biraraya getirme çabasına
karşı değildir. Yalnızca ona göre, çoğu fizikçi, bağımsız
bir şeyin -şuurun- başka bir bağımsız şeyle -bir atomaltı
parçacığı ile- ilişkisi olduğunu söylerken bir kez daha gerçekliği
parçalara bölmeye çalışmaktadır.
Bütün
bunlar holoeylemin görünümleri olduğuna göre, Bohm, şuur ve
madde arasındaki ilişkiden söz etmenin bir anlamı olmadığına
inanmaktadır. Bir bağlamda, gözlemci ile gözlenen aynı şeydir.
Gözlemci aynı zamanda ölçümü yapan aygıt, deney sonuçları,
lâboratuvar ve lâboratuvarın dışında esen rüzgârdır. Aslında,
Bohm şuurun, maddenin daha süptil bir biçimi olduğuna inanır;
ona göre, ikisi arasındaki herhangi bir ilişkinin temeli bizim
kendi gerçeklik düzeyimizde değil, saklı düzenin derinliklerinde
yatmaktadır. Tüm maddelerin çeşitli gizlenme ve ortaya çıkma
evrelerinde şuurluluk vardır. Belki de onun için plâzma, canlıların
bazı özelliklerine sahiptir. Bohm'un öne sürdüğü gibi, "eylemi
biçimlendirme yeteneği zihnin en tipik özelliğidir ve daha
şimdiden elektronun 'zihnimsi' bir şeyler olduğunu görüyoruz."
Yine Bohm, evreni canlılar ve cansızlar diye ayırmanın da
bir anlamı olmadığını söylüyor. Canlı ve cansız nesneler ayrılmaz
biçimde birbirinin içine girmiştir ve yaşamın kendisi de,
tüm evrenin içine gizlenmiş durumdadır. Hatta kayalar bile
bir biçimde canlıdır, diyor Bohm, çünki yaşam ve zekâ yalnızca
maddenin değil, "enerjinin", "uzayın",
"zamanın", "tüm evreni oluşturan kumaşın"
ve bizim holoeylemden soyutladığımız, yanılgıya düşerek ayrı
şeyler gibi gördüğümüz her şeyin içindedir.
Şuurun
ve yaşamın (ve aslında her şeyin) evrenin içinde bir arada
topluca bulunduğu fikrinin aynı derecede çarpıcı bir başka
yönü de var. Bir hologramın her parçasının bütünün imgesini
taşımakta olduğu gibi, evrenin her bir parçası da tümünü içermektedir.
Bunun anlamı şudur: Nasıl ulaşabileceğimizi bilirsek Andromeda
galaksisini sol elimizin baş parmağının tırnağında da bulabiliriz.
Aynı zamanda Kleopatra'nın Sezar'la ilk karşılaşmasına da
tanık olabiliriz. Çünkü ilke olarak tüm geçmiş ve tüm geleceğin
imaları uzay ve zamanın en ufak bölümüne varıncaya dek her
yere yayılmış durumdadır. Bedenimizin her bir hücresi tüm
kozmosu barındırır.
Eğer
evrenimiz daha derinlerdeki bir düzenin yalnızca soluk bir
gölgesiyse, kendi gerçekliğimizin karışık dokusu daha başka
neleri saklamaktadır? Bohm'un bu konuda da bir diyeceği var:
Günümüz fiziğinin anlayışına göre, uzayın her bir bölgesi
değişik boylardaki çeşitli dalgalardan oluşan alanlarla yıkanıp
durmaktadır. Her dalganın kendine özgü bir enerjisi vardır.
Fizikçiler bir dalganın taşıyabileceği en az miktardaki enerjiyi
ölçmek istediklerinde, uzay boşluğunun her bir santimetre
küpünün, bilinen evrendeki tüm maddelerin toplam enerjisinden
daha fazla enerjiye sahip olduğunu gördüler!
Bazı
fizikçiler bu hesaplamayı ciddiye almak istememekte ve bir
biçimde hata yapılmış olduğunu düşünmektedirler. Bohm ise,
bu sonsuz enerji okyanusunun varlığına inanmakta ve gizli
düzenin gözden uzak engin doğası hakkında bize az da olsa
bir şeyler anlatmakta olduğunu ileri sürmektedir. O, çoğu
fizikçinin, kendilerine dikkatlerini bu okyanusun içindeki
maddelere yoğunlaştırmaları öğretildiği için, içinde yüzmekte
oldukları denizin farkında olmayan balıklar misali, bu dev
enerji okyanusunu görmezden geldiklerini düşünmektedir.
Bohm'un,
uzayın en az, içinde hareket eden madde kadar gerçek ve süreçlerle
dolu olduğu yolundaki görüşü, saklı enerji denizi hakkındaki
düşüncelerinde tam olgunluğa ulaştı. Madde, sözde uzay boşluğu
dediğimiz bu denizden bağımsız olarak var olamazdı. O uzayın
bir parçasıydı. Söylemek istediklerini açıklayabilmek için
Bohm, şöyle bir benzetme yaptı: Bir kristal, mutlak sıfır
noktasına dek dondurulacak olursa, kristalin içindeki elektron
akışı dışarıya elektron saçmadan sürüp gidecektir. Eğer ısı
yükseltilecek olursa, kristalin içindeki çeşitli çatlakların
saydamlıklarını yitirdiği görülecek, başka bir deyişle, bu
çatlaklar dışarıya elektron saçmaya başlayacaklardır. Elektron
açısından bakılacak olursa, kristalin içindeki bu gibi çatlakların
hiçlik denizinde yüzen "madde" parçaları gibi görünmesi
gerekir, ama durum böyle değildir. Hiçlik ve madde parçaları
birbirlerinden bağımsız olarak var olamazlar. Her ikisi de
aynı kumaşın, kristaldeki daha derin düzenin parçalarıdır.
Bohm aynı şeyin bizim varoluş düzeyimizde de geçerli olduğuna
inanmaktadır. Uzayda boşluk yoktur. O doludur, bir vakum değil,
maddeyle dolu bir alandır ve biz de dahil her şeyin var olduğu
temeldir. Evren bu kozmik enerji denizinden ayrı değildir,
evren bu denizin yüzeyindeki bir dalgacıktır, düşünülemeyecek
kadar engin bir okyanusun ortasında, ona kıyasla ufak bir
"uyarıcı desendir". "Bu uyarıcı motif, göreceli
olarak özerktir ve tezahürün üç boyutlu belirgin düzenine
yaklaşık olarak yinelenen, dengeli ve ayırt edilebilir yansımalar
yapmaktadır." der Bohm.
Başka bir deyişle, görünürdeki maddeselliğine ve dev boyutuna
karşın evren, kendi içinde ve dışında var olmayıp, daha geniş
ve daha tanımlanamaz bir şeyin üvey çocuğudur. Daha da ötesi,
evren bu daha geniş bir şeyin başlıca ürünü değildir, o yalnızca
gelip geçen bir gölge, daha büyük bir tabloda yer alan bir
hıçkırıktır yalnızca.
Bu
sonsuz enerji denizi, saklı düzen içinde gizlenen tek şey
değildir. Saklı düzen, evrenimizdeki her şeyi doğuran temel
olduğuna, en azından var olan ya da var olacak olan her atomaltı
parçacığını da kapsadığına göre; maddenin, enerjinin, yaşamın
her konfigürasyonunu; kuazarlardan Shakespeare'in beynine,
çift sarmaldan galaksilerin büyüklük ve biçimini kontrol eden
güçlere kadar mümkün olan her şuurlu hareketi de kapsar. Ve
hepsi bu kadar da olmayabilir. Bohm, saklı düzenin nesneler
evreninin sonu olduğuna inanmak için hiçbir neden bulunmadığını
da kabul ediyor. Bu düzenin ötesinde akla sığmayacak başka
düzenler, daha ileri aşamaların sonsuz basamaklarına uzanmakta
olabilir.
Bohm'un
Holografik Evrenine Deneysel Destek
Fizik alanındaki bazı ümit verici bulgular Bohm'un haklı olabileceğini
düşündürmektedir. Saklı enerji denizi göz ardı edilecek olsa
bile, uzay ışık dalgaları ve diğer elektromanyetik dalgalarla
doludur; bunlar sık sık birbirleriyle kesişmekte ve girişim
desenleri oluşturmaktadır. Daha önce tüm parçacıkların da
birer dalga olduğunu görmüştük. Bunun anlamı, fiziksel nesnelerin
ve kendi gerçeklik düzeyimiz içinde algılamakta olduğumuz
her şeyin girişim desenlerinden oluşmuş olduğudur. Bu olgu
inkâr edilemez holografik imaları içermektedir.
Son
yıllarda elde edilmiş başka bir deneysel bulgu da zorlayıcı
bir kanıt oluşturmaktadır. 1970'de teknoloji, Bell'in ortaya
atmış olduğu iki-parçacık deneyine uygulanabilirlik sağlamıştı;
birkaç farklı araştırmacı bu yolda girişimlerde bulunmuş ve
bulgular umut verici olmakla birlikte, içlerinde hiç birisi
kesin sonuç elde edememişti. Sonra 1982'de, Paris Üniversitesinin
Optik Enstitüsünde görevli fizikçiler, Alain Aspect, Jean
Dalibard ve Gérard Roger bunu başardı. Bu kişiler, önce kalsiyum
atomunu lazerle ısıtarak bir dizi ikiz foton elde ettiler.
Sonra her fotonun 6.5 metrelik bir boru içinde iki aykırı
yönde ilerleyerek kendisini iki olası polarizasyon çözümleyicisinden
birine yönelten özel filtrelerden geçmesini sağladılar. Her
iki filtrenin fotonları çözümleyicilerden birine ya da diğerine
aktarması saniyenin 10 trilyonda biri kadar bir süre içinde
gerçekleşti ve bu süre ışığın iki foton dizisine ayrılarak
30 metrenin tümünü geçme hızından, saniyenin 30 trilyonda
biri kadar az bir zamandı. Böylece Aspect ve meslektaşları
fotonların birbirleriyle bilinen herhangi bir fiziksel süreç
aracılığıyla haberleşmeleri olasılığını ortadan kaldırmış
oluyordu.
Aspect ve ekibi, kuantum kuramının öngördüğü gibi her fotonun
ikiziyle aynı polarizasyon açısını ayarlayabildiğini gördüler.
Bu, ya Einstein'nın ışıktan hızlı iletişim olamaz bildirisinin
iflâs ettiği ya da iki fotonun mekân dışı bağlantısı olduğu
anlamına geliyordu. Çünki fizikçilerden çoğu ışıktan hızlı
süreçleri kabul etmek istemiyordu. Aspect'in deneyi genel
olarak, iki foton arasında mekân dışı bir bağlantı olduğunun
canlı bir kanıtı olarak karşılandı. Dahası, İngiltere'de,
Tyne'daki Newcastle Üniversitesinden fizikçi Paul Davis'in
gözlemlediği gibi, tüm parçacıklar birbirleriyle sürekli olarak
etkileşip ayrıldıklarına göre, "kuantum sisteminin bu
mekân dışı görünümü, doğanın genel bir özelliği olmalıydı".
Aspect'in bulguları Bohm'un evren modeline büyük bir destek
sağlıyordu.
Yukarıda
bahsedilenlerden sonra söylenmesi gereken her şeyin henüz
açıklayamadığımız bir şekilde birbiri ile bağlantıda olduğu
ve birbirini etkilediği düşüncesidir. Bu da insana büyük sorumluluklar
yüklemektedir.
Kaynak:
Bu
yazı Holografik Evren (Michael Talbot) isimli kitaptan özetlenmiştir.

HAYAT
PLANIMIZIN TEMEL ÖGELERİ,
Adnan
Ersoy
HEPİMİZİN
bildiği gibi, beşer, Ruh ve maddeden oluşan üçüncü bir antitedir.
Ergün Arıkdal'ın “Metapsişik Terimler Sözlüğü”ndeki ifadesiyle,
Ruh, irade ve iktidarı sayesinde, uyum sağladığı âlemlerin
yasa ve icaplarına uyarak bilgi ve tatbikat için her istediği
zaman plân düzenleyerek bedenlenebilen maksatlı ve etki sahibi,
şuurlu bir varlıktır.
Yukarda
belirtilen ifadeleri incelediğimizde, şu anda içinde bulunduğumuz,
beş duyu ile sınırlı, bedenli halimizin, Ruhsal varlığımızın,
madde tatbikatları yapmak amacıyla, dar şuura, maddeye, konsantre
olmuş hâli olduğunu anlarız. Maddeye konsantre olmamızın nedeni,
maddeyi tanımak, onu kullanabilme kapasitemizi arttırmak ve
maddeyi geliştirmektir.
Bu
kadar zor ve kapsamlı bir vazifenin ifasında, elbette, Ruhsal
varlığımızın çok ince tertiplenmiş plânlar yaptığı hepimizin
malumudur. Hür irade ve seçme özgürlüğü gereğince, her varlık,
Üst Şuurunun vasıtasıyla enkarnasyon plânını tanzim eder.
Varlıksal iradelerin uygunluğu ilkesine göre bu plân, bütünsel
beşeriyet Plânı ile uyumludur. Bu husus bir varlıksal ilkedir.
Doğmadan
önce yaptığımız enkarnasyon plânında, varlıksal Bütünlüğümüz'e
giden yolda, gerçek icap ve ihtiyaçlarımız ile içinde bulunduğumuz
şuurun çok üstünde bir bakış ile tekâmül yolumuz dikkate alınır.
Burada
varlığın kendisi ile içine doğacağı toplumun zaman-mekân şartları
içindeki durumu, önemlidir. Doğaca-ğımız coğrafi bölge, ülke,
sosyal çevre, aile seçimleri hayat plânımızın temel ögelerini
teşkil eder.
Kuantum
model de ana dalga boyunun esasları plânlanır. Bildiğimiz
gibi, içinde bulunduğumuz fizik vasatta maddenin tezahür âleminde
beş duyu ile algılayabildiğimiz parça tesirinin yanı sıra
bir de dalga tesiri vardır.
Dalga
tesirinin özellikleri:
- Yaratıcılık,
- Şuur ( Bütünsellik, kollektif şuur irtibatı)
- Süptillik iken;
Parça
tesirini özellikleri:
- Maddesel oluş,
- Bireysel oluş, (kendini Bütün'den ayrı algılama)
- Sert (katı hal) oluş' tur.
Kalıtımsal
özelliklerimizi, tekâmül ihtiyaçlarımıza uygun olarak belirleriz.
Daha sonra içinde bulunduğumuz şuur halinde beğenmesek de,
Üst Şuur'da annemizi, babamızı, kardeşlerimizi, diğer aile
efradımızı, akrabalarımızı ve daha geniş bir anlamda fizik
hayatımızda yer alacak tüm karşılaşacağımız varlıkları seçeriz.
Bütün bu seçimlerimiz, hür irade ve seçme özgürlüğü yasası
kapsamında karşılıklı mutabakatlarla yapılır. Sadece bu ilkeden
hareketle dahi tüm varlıkları sevmemiz gerekir. Zira tüm varlıklar
bizim tekâmülümüze hizmet eder.
Hangi
bilginin tatbikatını seçmişsek, ona ait mizansenlerle karşılaşırız.
Bazen enkarnasyon plânımızda, ana dalga boyunda seçtiğimiz
temel derslerimize ait dünya tatbikatlarımızın içindeki bilgiyi
almakta zorlanırız. İşte bu durumda sürekli benzer tatbikatlarla
karşılaşırız. Zaman zaman da bu durumdan bunalırız. Ancak
bilgiyi aldığımız zaman bu deneyimler biter. Başımıza gelen
ve sürekli tekrar eden olayları biraz da bu gözle değerlendirmeliyiz.
Başımıza
gelen bütün eprövlerimizde tek yapmamız gereken husus, “bu
hadisat bana ne öğretiyor?” sorusunu kendimize sormamızdır.
Bakış açımızı ve konsantrasyonumuzu bu yöne çevirebilirsek
bir müddet sonra kendi Üst Şuurumuzdan cevabı almamız mümkün
olur. Aksi takdirde, onun yüzünden oldu; bunun yüzünden oldu,
gibi olgularla vakit kaybederiz. Tekâmül yolumuzda da yolu
uzatırız. Kendini bilme çalışmalarının temelinde de bu husus
yatar. Böylece hayat plânımızın temel ögelerine ait ipuçları
elde etme imkânımız olur.
Beş duyu ile sınırlı olduğumuz beşerî şuurumuzda bir ana vazifemiz
vardır. Bu ana vazifeye giden yolda birçok tali vazifelerimiz
vardır. Hayat plânlarımızın temel yapı taşlarını fark edebildiğimiz
oranda, bu şuurda vazifelerimizin de sezgisini alırız. Vazifeye
bağlı olmak ve ilkeli olmak da zaten en temel beşeri görevimizdir.
Ruhsal
varlık, madde tatbikatı yaparken, kendisini ifade etme arayışındadır.
Bu arayışını fizik beden içerisinde karakterinin değişik yönlerini
geliştirerek sürdürür. Varlıksal Bütünlüğü'ne doğru giden,
meşakkatli ve uzun yolda Ruh varlığı pek çok beden kullanır.
Bir tatbikatta aşırı uç seçilmişse, dengelemek için, bir başka
tatbikatta karşıt uç seçilir. Örneğin, çok zengin bir dünya
yaşantısı, bir diğer yaşantıda fakirlik tatbikatı ile dengelenebilir.
Bir yaşamda bedenini fizikî açıdan çok güçlü olarak seçen
bir varlık, bir başka yaşamında çok zayıf bir beden seçebilir.
İşte bu yüzden içinde bulunduğumuz yaşamdaki tüm durumlar,
bizim tekâmülümüz için en uygun olandır; hayıflanmamıza gerek
yoktur.
Dünya
hayatımız süresince, Ruh Dünyasından tanıdığımız, her çeşit
fiziksel kılığa bürünmüş varlıklarla irtibat kurarız. Bazıları
ile uyum içerisinde olabiliriz, bazıları ise beşeri şuur içinde,
bizde, hayal kırıklığı yaratabilir. Fizik bedenimiz içindeki
şuur halimizde, bu tatbikatlarımızın arkasındaki ana amacı
bilemediğimizden, bizde hayal kırıklığı yaratan bedenli varlıklara
karşı öfke duyarız. Belki de onlar, bu hayatımızın en önemli
derslerini bize aktaran ve ruhsal âlemde bize en yakın olan
varlıklardır. Bu açıdan meselelere bakmaya başladığımızda,
hayatın temel amaçlarının başında gelen, uyum ve esneklik
kapasitemiz çok artacağından, enkarnasyon plânlarımızda daha
yüksek yüzdeli tatbikatlar yapma imkânını buluruz.
Bir fizik beden içinde yaşarken, diğer beşerle ilişkili sıkıntılarımızın
çoğu, birbirimizi aynı meselenin farklı ve hatta zıt yönlerini
denemeye zorlandığımız için ortaya çıkar. Neo Sipiritüalizmanın
kurucusu, Büyük İnisiye, Dr. Bedri Ruhselman, “Dünya rahat
yeri değildir, bizlerin kaprislerini, teamüllerini tatmin
etme yeri hiç değildir”, derken işte bu husus vurgulanmaktadır.
O halde yaşadığımız sıkıntıların nefsani algılamalarımız olduğu
bilincine varmalıyız. Bu oluşumları sıkıntı diye algılamak
yerine, bize ne öğrettiklerini kendi içimizde sorgularsak,
Ruhsal varlığımızdan alacağımız cevaplar Hayat Plânımızın
temel ögeleri ve ana vazifelerimiz hakkında bizlere ışık tutar.
Tüm
bu bahisler çerçevesinde “bağışlama” kavramı öne çıkmaktadır.
Bağışlamak, kendini bağışlamak anlamına gelir. Ruhsal âlemde
karşılıklı mutabakatlarımız ile, tekâmül ihtiyaçlarımız doğrultusunda
anlaşarak dünya hayatına birlikte doğup, fizik bedenler içinde
karşılaştığımız tüm varlıkları bağışlamayıp da ne yapacağız?
Kendi yolumuzda ilerlerken bize yardımcı olan varlık kardeşlerimize
nasıl kızabiliriz?
Üstelik bu varlıklar “Karma Yasası” gereği bize yardımcı olurken
sebep oldukları negatif enerjinin sorumluluğunu da yüklenirken,
onlara nasıl teşekkür etmeyiz?
Hiç
unutmamamız gereken bir husus da, bir dünya hayatına doğarken
seçtiğimiz temel derslerin içindeki bilgiyi kavramanın en
zor olduğudur. Diğer bazı tatbikatların halli kolay olabilir,
ancak temel derslerimizin öğrenilmesi zordur. Her varlık Bütünün
içinde kendi tekâmül yolunda ilerlediğinden, bu ana derslerimiz
de birbirinden farklıdır. İşte bu yüzden, birbirimizle, beden
içerisinde kıyas yapmamalıyız. Bana kolay gelen, bir diğerine
zor gelir. Ona kolay gelen, bana zor gelir. Aslında “kolay”,
“zor” yoktur. Her varlık kendi bütünlüğüne giden yolda kendi
derslerini öğrenmek için çaba göstermektedir ve her varlık
eşittir.
Hepimiz
beşeri bedenlerimizin içinde kendimizi anlamaya çalışıyoruz.
Duygularımızı tanımaya uğraşıyoruz. Bu uğurda hepimizin yolu
açık olsun.

VAROLUŞUMUZDA
TELKİNİN GÜCÜ VE ÖNEMİ,
Seyhan Okan
Düşüncenin,
Sezginin Gücü Sınırsızdır, Ölçülemez
İnsanoğluna
bireysel olarak, kendine iyi ve kötü düşünceleri ile yön verir.
Zihnin tasarladığı her düşünce, organizmanın itaat ettiği
bir emirdir. Telkinin etki edici gücü çok geniştir.
Kaderimizi
telkin çizer. Telkinin gücünü kullanmak eğitim işidir. Zihinsel
kimliğimizi şuur ve şuurdışı oluşturur. Şuurdışı, hiçbir şeyin
kaçamadığı, devamlı faaliyet halinde bulunan, hassas bir fotoğraf
klişesi gibidir. Şuuraltı yaratıcılığın, ilhamın kaynağıdır.
Organlarımız 24 saat işlevlerini yerine getirirler. Bizim
bu organlar üzerinde pek iradi bir kontrolümüz yoktur. Organlarımız
şuurdışı zihnimizin kontrolü altındadır. Ruhsal ve fiziksel
bedenimizin tüm fonksiyonları üzerinde de etkilidir. Şuurdışı
benliği, varoluşumuzun en ufak ayrıntılarını dahi içinde barındıran
olağanüstü ve kusursuz belleğe sahiptir. Yani şuurlu benliğe
göre daha güvenilirdir. Şuurdışı Benlik söylenenleri sorgulamaksızın
kabullenen ve kolayca yönetebilen bir yapıya sahiptir. Şuurdışı
Benlik hem organizmamızın fonksiyonlarını, hem de tüm etkinliklerimizi
belirler. Bunu imajinasyon olarak adlandırıyoruz. Örneğin
sulu ekşi bir limonu sıkıyor olduğunuzu hayal edin, ağzınız
istemsizce bir anda sulanmaya başlar. Bu nasıl oldu? Düşüncenin
etkisiyle salgı bezleri çalışmaya başladı, çok miktarda tükürük
salgılandı. Örneğin tebeşir gıcırdamasını düşünelim. Kasılmış
sinirler, başın arkasında tüm omurgaya sinyal gönderir, tüylerimizin
diken diken olmasına sebep olur.
Bu
örneklerden de anlaşılacağı gibi bedeni zihinden, zihni bedenden
ayırmak imkânsızdır. Ancak zihinsel öge her zaman baskındır.
Fiziksel organizmamızı zihin yönetir. Bu yüzden sağlık durumumuzu
ve kaderimizi şuurdışında faaliyet gösteren düşüncelere bağlı
olarak olumlu ya da olumsuz yönde kendimizi yaratırız.
Telkinde
İRADE ve İMAJİNASYON önemlidir.
Örneğin uykusuzluk sorunu yaşayan bir kişiyi düşünelim. Uyumak
için herhangi bir çaba sarf etmediği sürece sakin bir biçimde
yatağında uzanabilir. Uyumaya yönelik iradi çabaları ve kendini
zorlaması onu daha da rahatsız olmaktan öte bir sonuç doğurmaz.
Burada tersine dönen bir çaba vardır. Harcanan çaba şuurdışını,
baştaki asıl telkinin tersine işleyen bir güce dönüştürür.
Sonuç uykusuzluk. Örneğin
bir kimsenin ismini hatırlamaya çalıştığınızda, ne kadar çabalarsanız
çabalayın aklınıza gelmez. Hatırlamaya çalışmayı bırakıp,
unuttuğunuzda o kimsenin ismi kendiliğinden hiçbir çaba gerektirmeksizin
zihninizde belirir. Bu tür çalışmaların tamamında imajinasyonun,
irade karşısındaki gücünü görmüş oluruz. İnsan olarak hepimiz
sahip olduğumuz irade gücüyle kıvanç duyan, her istediğimizi
gerçekleştirebileceğimize inanan bizler, aslında İMAJİNASYONLARIMIZIN
ürünü durumundayız. Bu yüzden iradeyi istediğimiz yönde kullanmak
için imajinasyonumuzu yönlendirmeyi öğrenmemiz gerekir.
Kendi
kendine hakimiyet, imajinasyon arzularla uyuşacak şekilde
yönlendirildiği ve eğitildiği zaman başarılır. Çünkü İMAJİNASYON
şuura hükmeder (Reklam panoları vb.). Şuurlu Telkinle imajinasyonumuzu
yönlendirebiliriz. Kendi kendine telkin uygulamasında, iradeye
dayalı çaba, başlangıç evresi dışında kullanılmamalıdır. Düşünce
ve imajinasyon, acının, ıstırabın, duyguların, hissin hareketlerinin
kararını verir. Atatürk, Napolyon, Gandhi gibi tarihin güçlü
karakterlerinin, imajinasyonu güçlü insanlar olduğunu görmekteyiz.
Zihinlerine fikirler ekilmiş, kuvvetli telkinleri onları harekete
geçmeye itmiştir.
İmajinasyonumuzu
engellere uğratmadan yapmasına izin vermeliyiz. Şuurdışı kimliğimiz
halen açıklanamayan esrarengiz süreçlerden geçerek olağanüstü
şeyler başarır. Örneğin masanın üzerindeki bir bardağa uzanmak
için kolumuzu gererken, mekanizmanın harekete geçmesini sağlayan,
şuurdışı çalışan mekanizmalardır. Ama onun hareketini SİNİR
SİSTEMİ boyunca taşıyan eyleme dönüştüren TELKİN kaynaklı
EMİR olduğunu biliyoruz.
Hastalıkların
kökenindeki manevi etkenleri hiçbirimiz göz ardı edemeyiz.
“Daha iyi oluyorum” diyen bir hasta, yaşamsal güçlerini arttırmakta,
iyileşme sürecini hızlandırmaktadır. Bir heykeltraşın kili
yonttuğu gibi düşünce ya da telkinin de insan bedenine biçim
verebildiğinin farkına varmalıyız.
Telkin
belirli bir fikri, başka birisinin fikrine sokma ya da aşılama
eylemidir. Bu eylem tam anlamıyla mümkün değildir. Ancak kişinin
belirli bir fikri, kendi kendine aşılaması olarak tanımlanabilir
(gerçek varoluşumuzu gerçekleştirebiliriz). Karşınızdaki kişiye
telkinde bulunabilirsiniz. Ancak telkinde bulunduğunuz kişinin
şuurdışı benliği, bu fikri kabullenmiyorsa, özümseyip kendi
kendine telkine dönüştürmüyorsa hiçbir sonuca ulaşamazsınız.
Kendi
Kendine Telkin, Doğuştan İtibaren Sahip Olduğumuz Bir Araçtır.
Örneğin bebek ebeveynlerine telkin uygulamaya başlar (Bebek
ağlar, bakanlar beşikten kucağına alır, susar.). Bebek beşikten
kendisini beni almaları için ağlayacağı telkinini şuurdışında
kurar. Hepimiz kendi kendine telkini yaşam boyunca kullanırız.
Ancak çoğunlukla bunun farkında olmayız. Kendi kendine telkin
iyi-uygun bir biçimde kullanıldığı takdirde çok faydalı bir
araçtır. Mucize olarak adlandırılan hareketlere de yol açar
(Karatede taşı, tahtayı kırmak gibi).
İrade
ile İmajinasyon Arasındaki İlişki
1. İrade ve imajinasyon arasında bir zıtlık söz konusu olduğunda,
İMAJİNASYON galip gelir.
2. İrade ve imajinasyon arasında yaşanan çatışmada imajinasyonun
gücü, iradenin gücünün karesine eşittir.
3. İrade ve imajinasyonun uyum içinde olması durumunda, artan
iki kat etki gözlenir.
4. İmajinasyonu yönlendirmek insanın kendi elindedir.
Kendi
kendine telkinin çok tehlikeli bir araç olduğu her zaman göz
önünde bulundurulmalıdır.
Sağduyudan yoksun ve şuursuz bir biçimde kullanılması halinde,
insan kendisine zarar verebilir. Bu görüşler, şuurlu bir biçimde
telkini alamayan grupları içine almaz.
a) Zihinsel açıdan kendilerine söyleneni anlamayacak ölçüde
yetersiz olanlar (zihinsel özürlüler)
b) Söyleneni anlamak istemeyenler (dirençli, asi, egoist insanlar)
Kendi
Kendine Telkinin Organizmamız Üzerinde Yararları
Organizmanın, direnci artar. Şuur altına sağlık fikri aşılanırsa,
daha önce aşina olamadığımız güven hissi gelişir. Psikosomatik
hastalıklar, örneğin mide rahatsızlıkları (gastrit, ülser),
kabızlık, astım, baş ağrıları kendi kendine telkinle daha
kısa sürede iyileşebilirler. Daima doğanın güçlerini kullandığımızı
unutmamalıyız. Makul olanı istemeli ve uygulamalıyız. Buna
yönelik telkinlerle güçlendirmeliyiz. Kendi kendine hakimiyet
sağlık demektir. Kendi kendine telkinle yaşarız. Şuur dışımızın
egemenliği altındayız. Onu mantığımızla yönlendirebilme yetisine
de sahibiz. Çağdaş mucizeleri meydana getiren kendi kendine
telkin doğa tarafından bize bahşedilen mükemmel bir güçtür.
İnsan yetilerinin sınırları dahilinde, bizi daha da güçlü
kılacaktır (Ya da güçsüz). Kaderimizi belirlememizde ROL OYNAYACAKTIR.
Kendi
Kendine Telkin Uygulaması
Fiziksel organizmamız tamamıyla, her telkine İTAAT eder ve
nitelikleri göz önünde bulundurmayarak vücudun her lifine
iletip onun derhal yanıt vermesini, yani tepki göstermesini
sağlayan şuurdışı kimliğimizin egemenliği altında tutulur.
Kendi kendine telkini şuurlu bir şekilde uygulayabilmek için,
korkunç sonuçlar doğurabilecek olumsuz telkinlerden kaçınmak
gerekir.
Kendi kendine telkinleri şuurlu bir şekilde fiziksel ve psikolojik
sorunları gidermek, olumsuz telkinleri olumluya çevirmek ve
doğru yola girmek için olumlu bir şekilde uygulamak gerekir.
Yöntemin kendisi BASİT ve YALINdır. Fakat basit ve yalınlığın
MANTIĞI, yaşamın her anındaki FARKINDALIĞIMIZDIR.
Telkin Kalıpları: Her Gün Her Yönden Daha İyiye Gidiyorum
Her şeyin, her yönden iyi gittiğine dair genel telkin, etkilerini
farklı organlara ulaştırır ve tüm bedeni iyileştirebilecek
İKNA sürecini başlatmak için yeterlidir. Çünkü şuurdışımızın
fiziksel organizmamız hakkında, bizim bildiğimizden çok daha
fazlasını bildiği bir gerçektir. Her türlü bedensel işten
sorumlu olsaydık işin üstesinden gelemezdik. Bu işi şuurdışı
üstlenmiş. Her organ ya da bedensel işlev diğerleriyle iletişim
içindedir. Telkini verirken, düşünceleriniz üzerinde yoğunlaşmayın,
rahat olun, sakin olun. Telkini empoze için mücadele etmeyin.
Bunu bir ÇABA haline dönüştürmek şuurlu iradeyi harekete geçirecektir.
Her sabah yataktan kalkmadan önce ve her gece yatağa girer
girmez; gözlerinizi kapatın yavaş, sakin fısıltılı bir sesle
“HER GEÇEN GÜN, HER YÖNDEN DAHA İYİYE GİDİYORUM...” cümlesini
tekrarlayın. Bu telkini İNANARAK ve GÜVENEREK söyleyin, hissedin,
hissettirin.
Zihinsel
bir sorunla karşı karşıya kaldığınızda elinizi alnınızda dolaştırın,
fiziksel bir ağrı ise, ellerinizi ağrıyı hissettiğiniz noktalarda
dolaştırırken, içinizden “GEÇİYOR, GEÇİYOR, GEÇİYOR” diye
HIZLICA tekrar edin. Başka bir ek çaba göstermeyin.
Uyku
için: “Sessiz, sakin, kolayca uykuya dalıyorum,” cümlesini
tekrarlayın. Telkinlerimizin pozitif amaç taşımasına özen
göstermeliyiz.
Uykusuzluk Sorunu: İrade ile imajinasyonun arasındaki ÇATIŞMANIN
sonucunda İRADENİN yenik düşüşünün ŞAŞIRTICI bir örneğidir.
Heyecan, üzüntü, güven eksikliği, sinirlilik hali yapay bir
karakterlerin kişi tarafından telkin edilmesi sonucu pekişir.
Bu gibi zayıflıkları “SAKİNİM, KENDİMİ İYİ HİSSEDİYORUM, KENDİME
GÜVENİM TAM, HERŞEY İYİYE GİDİYOR”, şeklinde telkin cümleleri
işe yarar. Telkinlerimizin pozitif amaç taşımasına özen göstermeliyiz.
Kaynak:
İlkeleri ve Uygulamalarıyla Kendi KendineTelkin, Emile Coue,
Ege Meta Yayınları

HERKES
VAZİFESİNİ YAPAR,
Ercüment Kaya
Ne
yaptığını bilen, farkındalığı artmış bir insan için vazifenin
anlamı çok büyüktür. Onun için, vazife kavramı ve tekâmül
kavramı birbirinden ayrılmaz. Dolayısıyla varlıkların her
fiil ve hareketleri, bir vazifenin ve buna bağlı olarak bir
tekâmül hamlesinin yolunu açmış olur.
Ruhsal
bilgiler çerçevesinde ifade etmek gerekirse, vazife, fiillerin
ve hareketlerin gayesidir. Bu ifade insan hayatının tamamını
kapsar. Bu aşamada şu soru sorulabilir: İnsan, hayatı boyunca
çeşitli vazifeler yaptığının farkında mıdır? Bu soruyu "evet"
olarak yanıtlamak mümkün değildir. Bu, doğal olarak insanın
tekâmül seviyesiyle alâkalıdır.
Bütün
insanlar, yaradılışları gereği vazifelerini yerine getirmektedirler.
Kişinin şuursal gelişimiyle alâkalı olarak vazifelerin yerine
getirilmesinde bazı süreçler yaşanır. Vazifeler insan tarafından
önce benmerkezci bir şekilde uygulanmaya başlanır. Bu, amiyane
bir ifadeyle "Hep bana, hep bana"dır. Bu, kişinin
bireysel gelişimi için adeta gereklidir. Gelişim devam ederken,
diğer bir süreç devreye girer ki, benmerkezci bir yaklaşım
yerini, merkezin birçok noktada olduğu bir duruma geçilir.
Artık sadece kendisi yoktur, kendisinin dışında birileriyle
bir şeyleri paylaşmak söz konusudur. Bu dağınık merkezli çalışmalar
öğrenildikçe, insan gitgide benmerkezcilikten çıkmaya başlar
ve bu arada vicdanî bir gelişme söz konusu olur.
Yapılanları
bir vazife olarak ele almak ve sorumlulukları yerine getirmek
oldukça zor bir iştir. Birçok vazife otomatik tarzda yapılır.
İnsanın, aileye, çevresindeki insanlara, yaşadığı şehrin topluluklarına
karşı bir sorumluluk ve buna karşılık bir vazife yapma duygusu
vardır. Bundan öte, millete ve tüm insanlığa karşı vazifeleri
vardır. Vicdanı gelişmiş, şuurunda biraz da olsa insancıl
duyguları olan bir insan için ister inanç bakımından, ister
ideal bakımından olsun, her insan diğer bir insandan sorumludur.
Ruh
varlığının bir anlamda ilk vazifesi kendisine uygun bir bedenin
seçimidir. Bu çok önemlidir çünkü hem çevresindeki varlıklara
ve hem de kendisine karşı yapması gereken vazifeleri o beden
vasıtasıyla yapacaktır. Bu durumda insanın kendi bedeninden
hoşnut olmaması onun bilgisizliğindendir.
İkinci
önemli vazife de şudur: "Benim herkese karşı vazifem
var herkesin bana karşı değil". Bu cümleden çıkarak şunu
söyleyebiliriz ki, esas itibariyle benim dünyaya gelmemin
sebebi, her şeyi anlamaya çalışmak ve bu yolda gayret göstermektir.
Yani "Beni kimse anlamıyor" diye şikâyet etmeye
pek hakkımız yok. Benim ihtiyacım; dünya yasalarını tanımak,
maddeyi kontrol altında tutarak amacım doğrultusunda kullanmaktır.
Her
insanın bir asli vazifesi vardır. Bu, dünyaya enkarne olmadan
(doğmadan) önce yaptığımız planın içerisinde vardır. Fakat
doğrusunu söylemek gerekirse, biz insanlar yeryüzünde yaşarken
asli vazifelerimizin ne olduğunu bilemeyiz çünkü ruh varlığı
olarak dünya hayatına girerken bir unutma sürecine tabi oluruz.
Ama bu, asli vazifelerimizle ilgili bir sezgiye sahip olmayacağımız
anlamına gelmez. Asli vazifelerin yanı sıra irili ufaklı birçok
vazifemizin de olduğu ayrı bir gerçektir. Dünyasal gözlerle
baktığımız zaman heybetli görünen işlerin asli vazifeler olabileceği
düşünülebilir. Ama dünyasal görünüşler aldatıcıdır. Belki
de hiç önemsemediğimiz, küçük gördüğümüz bir iş, durum, hizmet
bizim asli vazifemizi temsil edebilir.
Biz
insanlar vazifelerimizi genellikle farkında olmadan yaparız.
Bunun için denebilir ki bizler vazifelerimizin neredeyse %40-50'sini
yerine getirebiliriz. Vazifelerin eksik kalan kısımlarının
sonraki enkarnasyonlarda yerine getirilmesi söz konusu olabilir.
Dünya hayatında yaptıkları işlerin farkına varmaya başlayan
insanlar, gruplar, vazifelerini yapma yüzdesini daha yukarılara
çekebilirler. Buradaki farkındalık konusunu, yapılan işlerden
gerçekten zevk almak ve vicdan olarak çok daha huzurlu haller
içinde bulunmak şeklinde ifade etmek mümkündür.
Hepimizin
bildiği gibi, dünya hayatının işleyişi ikili (düal) bir sistem
üzerine oluşturulmuştur; olumlu-olumsuz, güzel-çirkin, doğru-yanlış
vb. Bu bilgi bize vazifelerin yerine getirilmesi sırasında
görünüşlerin sadece olumlu olmadığını, aynı zamanda olumsuz
da olduğunu ifade etmektedir. Buna hepimiz hayatımızın içinden
örnekler bulabiliriz. Kutsal kitaplarda da bununla ilgili
örnekler bulmak mümkün. Kuran-ı Kerim'deki Hz. Musa ile Hızır'ın
beraber yaşadıkları bazı olayları anlatan ayetler (Kehf 65-82)
buna en iyi örneklerden biridir.
Vazifenin
yerine getirilmesi sırasında en önemli unsurlar; sevgi, şefkat,
yardımlaşma ve dayanışma, disiplin ve istikrar, hedef belirleme,
eşkoşmalara dikkat etmedir.
Şunu
asla unutmamak gerekir ki, hayatta çok istediğimiz bazı şeyleri
elde edemeyebiliriz ya da hiç istemediğimiz şey (ler) ile
karşılaşabiliriz. Bunlar, plânlarımız dahilindeki vazifelerimizle
ilgilidir ve bunları sadece duygularımızla değil, aklımızla
ve vicdanımızla da değerlendirmemiz gerekmektedir.
Kaynak:
Vazife, Dr. Bedri Ruhselman, Ruh ve Madde Yayınları

RÜYALARIMIZ
VE ANLATMAK İSTEDİKLERİ, Pınar Öztürk
Rüyaların
ne anlatmak istediklerini anlamak için en güvenilir yöntemlerden
birisi tabi ki bir rüyayı gördükten sonra hemen arkasından
gerçekleşecek yaşantılarımıza dikkat etmektir. Dikkat etmek
burada anahtar sözcüktür. Bizler bugüne kadar defalarca rüya
gördük ve onlar da bize defalarca bir şeyler anlatmak ve yardım
etmek istedi. Ama biz gördüğümüz rüyaya ve daha sonra yaşadıklarımıza
dikkat etmediğimiz için çok daha fazla bilgi alabilecekken
ya da daha fazla sembolümüzü çözebilecekken dikkat etmediğimiz
ve haliyle farkına varmadığımız için bu fırsatı kaçırıyor
olabiliriz. Rüyalarda semboller ve herkesin kendisine ait
farklı sembollerinin olduğunun bilinmesi bilgiyi doğru almak
açısından çok önemlidir. Bununla ilgili daha fazla bilgi vermeden
önce Rüyanın ne olduğuna dair birkaç yoruma bakalım.
Türkçe
sözlükte rüya (düş), uyurken zihinde beliren olayların, düşüncelerin
bütünü olarak belirtilmiştir
Uyku,
günün sonunda yorgun düşen insan bedeninin ve sinirlerinin
dinlenme zamanıdır denir kısaca. Ünlü psikolog Freud'un araştırmalarının
büyük bölümünü de uyku sırasında, kişinin bilinçaltında düşüncelerinin,
özlemlerinin ya da isteklerinin su yüzüne çıktığının varsayıldığı
Rüyalar oluşturur.
Rüyalar
her ne kadar sadece bilimsel kaynaklara dayandırılmaya çalışılırsa
çalışılsın bu, rüyayı tanımlamak ve anlamak için yeterli gelmemektedir.
Eski
çağlarda ilkel toplumlar da rüyalara çok önem verilmiştir.
Rüyaların, tanrılar tarafından verilen ödül veya cezalar olduğuna
inanmışlardır. Bunun sonucunda da rüyaları açıklamaya, yorumlamaya
çalışmışlardır. Örneğin İlk çağ uygarlıklarından Babil rüya
yorumları ve kahinlikte çok ünlüdür. İnsanların rüyaların
farklı anlamları olabileceğini ve bundan bilgi edinilebileceğini
düşünmeleri bu konuda daha fazla çalışmalar yapmalarını bu
konuyla ilgili kitaplar yazmalarını sağlamıştır. İlk olarak
eski Yunan’da Mısır’da ve Arap dünyasında rüya yorumlarıyla
ilgili kitaplar yazıldığı düşünülmektedir.
Kendimizi
ve beynimizi sadece fiziksel olarak incelediğimizde, beynimizin,
yalnızca elindeki verileri kullanarak, 5 duyu ile edindiği
bilgileri bir araya getirdiği, bunları harmanladığı ve ancak
belleğinde olan, dünyaya geldiği andan itibaren belleğine
yüklemeye başladığı bilgileri kullanarak yeni görüntüler ve
sesler elde edebileceğini düşünüyor insan. Ancak bazı insanların
anlattığı rüyalara baktığımızda hiç bulunma imkânının olmadığı
başka yerlere, başka varlıklara, başka âlemlere yani dünya
üzerinde var olmayan seslere şekillere ait rüyalar gördükleri
tespit ediliyor. Ya da insanların rüyalarında gördüklerine
benzer olaylar hatta zaman zaman bire bir olaylar yaşadığı
görülebiliyor. Bu durum insanları ve bilimi şaşırtıyor ve
bilim açısından da rüyaların gizemini korumasına yol açıyor.
Rüyaların
ne olduğuna dair bir sezgi oluşturabilmesi açısından burada
zaman zaman çeşitli insanların gördükleri, yaşantılarıyla
bağlantısı olan rüyalara yer vereceğiz. Başkalarının rüyalarını
okurken ve incelerken önemsememiz gereken en önemli nokta
onların kendi özel sembollerini bizim de sembollerimizmiş
gibi algılamamaktır. Bazı ortak semboller olabileceği gibi
genellikle herkesin rüyalarının kendine has anlamları vardır.
Bu sebeple özellikle başkalarının olumsuz sembollerini benimseyerek
boşu boşuna gerilim dolu zamanlar yaşamayalım.
Şimdi
vereceğimiz örnek acı bir tecrübeye dayanıyor. “Böyle rüya
görene kadar hiç görmeyeyim daha iyi” diye düşünebiliriz.
Ama burada şunu unutmamak gerekiyor biz o rüyayı gördüğümüz
için olay gerçekleşiyor değil, olay biz rüya görsek de görmesek
de gerçekleşecek. Bizim, olayın bilgisini daha önceden almamızın
amaçlarından biri de, olaya hazırlanmamız aşama aşama daha
kolay kabullenir hâle gelmemiz olabilir.
Ayşe
Yılmaz, kendisinin ve eşi Ahmet Yılmaz'ın gördüğü bir rüyayı
ve olanları anlatıyor; "Eşimle birlikte İstanbul'a
gezmeye gitmeye karar vermiştik. İkimiz de aynı gecelerde
üst üste rahatsız edici rüyalar görmeye başladık. Ahmet, içinde
bir sıkıntı olduğunu, iki gündür rüyasında, üzerine insan
pisliği bulaştığını ve bir türlü temizleyemediğini söylüyordu.
Ahmet bu rüyaları gördüğü sırada ben de rüyamda İstanbul'da
oluyorum. (Bu arada yaklaşık bir yıl kadar önce kayınvalidemin
cenazesi için yine İstanbul'a gitmiştik, onu, defnedilmeden
önce yıkanırken seyretmiştim) rüyamda tekrar kayınvalidemin
cenazesinin yıkandığı zamanda oluyorum fakat 'kardeşim kardeşim'
diye ağlıyorum sonra rüyamın içinde şaşırıyorum. 'Allah Allah
neden ben kayınvalideme kardeş kardeş diye ağlıyorum' diyorum
sonra bakıyorum ki iki tabut var biri büyük biri küçük.
Bu
rüyadan hemen sonra İstanbul'a gittik. Yılbaşı akşamıydı.
Ertesi sabah öğlene doğru kız kardeşim geldi, "abla kötü
bir haber geldi Necmi abi (kaynım) trafik kazası yapmış, ölmüş"
dedi.
Daha
sonra herkes panik halde Ahmet'in amcasının evinde toplandık.
Amcasının hanımı Ahmet'i biraz sakinleştirmeye çalışmış ve
odaya götürmüş. O sırada Ahmet yarı uyur, yarı uyanık bir
durumda bir rüya görmüş. Uyanır uyanmaz "abim kaza yapmadı,
intihar etti, benden gizliyorsunuz" diye bağırmaya başladı.
Ben de hâlâ durumun kaza olduğunu sanıyordum. Hemen yanına
koştum. "Abimin boğazında mor bir ip izi vardı"
dedi ve nefes nefese anlatmaya başladı. "Abimle bir yol
ayrımına geliyoruz, yolun biri çok güzel asfaltlanmış, biri
taşlı çakıllı engelli bir yol. Abimin iki avucunda da kâğıt
paralar var. Birisi temiz yeni bankadan çıkmış, diğeri kullanılmış
eski ve kirli paralar. Abim bana dedi ki, 'Kardeşim ben yanlış
yaşadım, yanlış yaptım'. Bu arada taşlı yolu ve kirli parayı
gösterdi 'sen bu yoldan gitme' dedi. Bana temiz yolu ve temiz
parayı gösterdi; 'sen bu temiz yoldan git' dedi."
Gerçekten
de Necmi abi trafik kazası yapmamış, kendini asarak intihar
etmiş. Daha önceden de içkili araba kullanarak ufak tefek
kazalar atlattığı için bizler de kaza nasıl oldu diye fazla
sorgulamamıştık.

ATATÜRK’E
GÖRE İNSAN NİTELİKLERİ,
Prof. Dr. Nur Alkış
Atatürk’e
taşıdığı üstün kişiliğin kaynağı sorulduğunda, “Türk” kimliğinden
başka bir yön göstermemiştir. O halde, onun anlatmak istediği
noktayı, Türk kimliği ile işaret etmek istediği insani özellikleri
iyi anlamamız gerekmektedir. Bu özellikleri tanımak ve bizi
“biz” yapan unsurları yaşamak, aslında bunların, dünya uluslarıyla
“bir” ve “kardeş” olduğumuzu anlamamızı sağlayan unsurlar
olduğunu görmek demektir.
Türk
halkı esnektir. Türk halkı, bir su kadar akışkandır. Hem öyle
bir esnektir ki Dünya’nın dört bir yönünde, dört bir ikliminde,
her koşulda yaşar. Üstelik, bir o kadar da başı göğe dönüktür.
Gelen her bilgiyi alıp kullanacak ve kendini dünyanın iklimine
olduğu kadar, gelen bilginin iklimine de hazırlayacak kadar
uyumludur. Zekası kıvraktır, yaşamın her alanında bilgiyi
işe koşacak olanakları bizzat kendisi yaratır.
Türk
halkı bir o kadar da sabırlıdır. Sabır, insanın sahip olması
gereken en önemli vasıflardandır. Türk halkı gerektiği kadar
sabredip, zamanı geldiğinde yapılacak şeyi ortaya koyabilecek
güçte bir topluluktur. Evet, sabırlı olmak ve geriye dönüş
olmayacağı için de her şeyi hakkını vererek yapmak gerekmektedir.
Önemli
olan nedir bilir misiniz? Önemli olan, Çanakkale’de Avustralya’lı
kardeşiyle beraber uyuyabilmektir, kendine karşı savaşmış
bir askerin anasını teselli edebilmektir. 23 Nisanın özelliği,
Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı oluşudur ama Atatürk’ten
bu yana dünya çocuklarıyla beraber kutlanır. Önemli olan,
bağımsızlığı yaratıp, sonra da bunu tüm dünya milletleriyle
paylaşabilecek kadar yüreği geniş olabilmektir. Önemli olan,
dünyanın dört bir yanından gelen kardeşlerine ev sahibi olabilecek
kadar hazırlıklı olabilmek ama onların bağımsızlığına da saygı
duyarak mütevazi kalabilmektir. Önemli olan, birlikte olanca
samimiyetle, yalansız dolansız yaşayabilmektir. Bunu, atalarımız
yapabilmişse, bizim de yapabilmemiz gerekir. Hatta bizim daha
da iyisini yapabilmemiz gerekir, yoksa nasıl ileriye gidebiliriz
ki?
Nice
evlatlar yetiştirmiştir Anadolu, nice atalar taşır Anadolu.
Örneğin, öylesine sade, samimi, içten yaşamayı düstur saymış
bir Mevlana geçmiştir Anadolu’dan, “Ya göründüğün gibi ol,
ya da olduğun gibi görün” diyen. Anadolu’nun bildiğiniz bereketidir
bu, samimi ve dürüst insanlar doğurup yetiştirmek...
Önemli
olan, işte bu bereketi tüm dünyaya taşıyabilmektir. Önemli
olan, bir ağaç gibi hür, bir orman gibi kardeş olabilmektir.
O nedenle, 19 Mayıs Bayramı Türk gençliği kadar dünya gençliğinin
de bayramıdır. O nedenle bugün yaptığım bu kadar önemlidir;
hem fiziksel hem de zihinsel olarak kaç kişiye ulaştığım bu
nedenle önemlidir. Şimdi, şu anda kaç beyne bilgi sunduğum,
ne kadar bilgiyi yaşama geçirdiğim, daha ne kadarı için bugünden
hazırlık yaptığım önemlidir. Gerisi de boştur. Bugün, endişelenerek
vakit kaybedemem. Bugün bir şey öğrenmeden, öğrendiğimi kardeşime
devretmeden uyuyamam. “Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur”
ne demektir? Endişe, sağlam kafanın işi değildir. Endişe sağlıksızlık
göstergesidir. Ben, bugün üstüme düşeni yaptım, sen de yaptın
mı? Yaptıysan korkacak bir şey yoktur. Yarın kendi başının
çaresine bakacaktır.
Yeni
bir Atatürk beklemek niye, bunu anlamıyorum, anlayamıyorum.
Atatürk, bizim her birimizin özündedir. Eğer biz, Atatürk’ün
bize bizzat uygulamaları ile gösterdiği “Türk”lük kavramının
özünde yatan insani nitelikleri yaşama geçirmeye devam ederken
daha da kıvrak olabilirsek, “Çağdaş uygarlık Seviyesinin Üstüne
Çıkabilmek” ülküsünün yolundayız demektir. Yoksa, başka nedir
ki çağdaş uygarlık seviyesi? “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir,
fendir” deyişi ile onun anlatmak istediği; insanın kendine
ait özelliklerini, ilim ve fen ışığında geliştirmesi gerektiğidir.
Bu cümledeki vurgu, teknolojide değildir. Teknoloji, bu anlayışın
ardından zaten kendiliğinden gelir...
Yeni
bir Atatürk beklemek niye, bunu anlamıyorum, anlayamıyorum.
Üstelik, biz Türk anaları Anadolu’nun Kibelesi kadar bereketli
bağrımızdan nice yiğitler çıkarmadık mı, nice yiğitler doğurmadık
mı? Gerektiği anda ön saflarda silah kuşanmadık mı? Kim diyebilir
ki, Atatürk aramızda değil... Bizzat Atatürk sensin, o, ya
da diğeri... Türk halkı bir tek yürektir, bir tek kan, bir
tek beden, bir tek zihin ve nihayetinde o, bir tek ruhtur.

HAYATIMIZI
BİÇİMLENDİRME GÜCÜMÜZ VAR MI?,
Nihan Atak
Ruh
Varlığı ile ilgili temel bilgilerimize dayanarak ona ait bir
Yaratıcı Güç'ten bahsedebilmekteyiz. Her ruh, evrensel olan
yaratıcı enerjiyi çekebilme ve onu kullanabilme gücüne sahiptir.
Bu güç ona kendi hayatını yaratma ve ona biçim verme kabiliyeti
kazandırır.
Hayatımızın
her anında değişik enerjileri üretir ve dışarı veririz. Yaratıcı
enerji de yaşarken kullandığımız enerji çeşitlerinden bir
tanesidir. Özümüz ile alâkalı olan bir alana adım attığımız
zaman hayatımıza, varlığımıza, yaptıklarımıza dolar. Ruh varlığı,
sahip olduğu yaratma kabiliyetini bu enerjiyi kullanarak hayata
yansıtmaktadır. Adı üzerinde YARATMA işin içine girdiği zaman
yüksek seviyeli bir enerjiden söz etmemiz gerekir. Arabalarımızı
çalıştırmaya yarayan benzinden, ocakta yanan ateşten, vücudumuzun
hareket etme gücünden daha üstün bir enerjiden… Yaratıcı enerji,
mekanik bir enerji değildir; evrensel, ruha doğru olan, ruh
varlığının özüne yakın bir enerjidir. Yaratıcı enerji de dahil
Evrensel Enerjilerle ilgili çok fazla şey bilemiyoruz, farkına
varış şeklimiz de doğrudan değil dolaylı yollardan oluyor.
Bu tür enerjilerin insana yansıması doğrudan olsaydı binlerce
volt enerji bize dokunmuş gibi olurdu ve yanardık. Dolayısıyla
özümüzden bize akan yaratıcı enerjiyi paratonerler aracılığıyla
kullanabiliyoruz. Bu aracı paratonerler sayesinde yaratıcı
enerji bizlerde ilham, sezgiler ve fikirler tarzında (daha
kabalaşarak) görünmektedir.
Bu
enerjiyi kendi hayatımızda ne kadar kullanabildiğimiz şuur
seviyemizle doğrudan bağlantılıdır. Her insan şuurlandıkça
yaratıcı enerjiyi kullanma kapasitesi de artmaktadır. Şuurlandıkça
aynı bir alıcı cihazı gibi o enerjiyi daha çok çekeriz ve
yaratıcılığımız artar. Sorunlarımızı daha rahat çözeriz, insanlarla
daha az tartışıp daha çok işbirliği yaparız, zamanı daha iyi
kullanabiliriz, alışkanlıklarımızdan daha kolay vazgeçebiliriz,
sorumluluklarımıza daha çok konsantre olup daha verimli olabiliriz.
Seçimlerimizi daha farkına vararak yapabiliriz, deneme yanılma
metoduyla öğrenme süreçlerini kısaltabiliriz. Farkındalığımız
arttıkça hayatı yaşama şeklimize daha değişik açılardan bakabiliriz.
Yaratıcı enerjilerini belli bir alana konsantre etmiş kişiler
tarihe isimlerini yazdırmış dahi olarak bildiğimiz kimselerdir.
Ünlü besteciler, ressamlar, yazarlar, sanatçılar bu enerjiye
kendilerini açabilmiş, belki de bu vazifeyle dünyaya doğmuş
olan kişilerdi. Araştırmacılar bu eserlerin beş duyumuzu kullanarak
yaratılamayacak düzeyde farklı eserler olduğunu ifade etmişlerdir,
dolayısıyla bu kişilerin ortaya koyduğu eserler yalnızca yetenek
boyutunda gerçekleştirilmiş değildi.
Bu
insanlara mucize gözüyle bakılmakla birlikte onlar “özel insanlar”
olarak düşünülemezler. HEPİMİZİN ayırım yapmaksızın kendi
ruhsal varlığımızın yüksek kademelerinden gelen etkileri alması
doğal ve zaten yaşanan bir gerçektir. Belki de onların bizlere
verdiği derslerden biri de ruhsal yönümüzün ne kadar gelişmeye
açık olabileceği, neler yaratabileceğimiz, nerelere kadar
uzanabileceğimiz konusundaki sınırlarımızı genişletmekti.
“Neden
hayatım istediğim gibi gitmiyor?” sorusunu kendimize
sorduğumuzda hangi konularda zorlandığımızı da soralım, bu
belki korkularımız belki de çeşitli bağımlılıklarımızdır.
Bağımlılık sorunu her ne şekilde olursa olsun bugün çok iyi
tanınmaktadır. Bu sorunlarla uğraşan klinikler ve başarıyla
çalışan organizasyonlar vardır. Her bağımlılık kişinin şuursal
ve farkındalığındaki kapalılığından kaynaklanan ve bazen de
obsesifliğe varan bir çeşit bağlanmadır. Bir şeye onsuz olamayacak
kadar ihtiyaç hissettiğimizde, ki bu sahip olduğumuz bir şey,
bir ilişki, bir inanç, belli yiyecekler, alkol veya uyuşturucu
olabilir, o şeyin bağımlısıyız demektir. Bir yandan yiyecek,
alkol ve uyuşturucu bağımlılarının durumuna üzülüyor olabilirken,
diğer yandan kendimizin de başka biçimlerde birer bağımlı
olduğumuzdan hiç haberimiz olmayabilir. Bizim bağımlılığımız
belki de aşırı sahiplenme, açgözlülüğe varan kazanma arzusu,
alışkanlık edinilmiş olumsuz düşünmelerimiz, ruh halimizdeki
inişlere kendimizi kaptırma veya belli önyargıları veya temeli
olmayan inançları ısrarla yaymaya çalışma şeklinde tezahür
ediyor olabilir. Bizim bağımlılığımız da aşırı yiyen, alkol
alan veya uyuşturucu tutkunu olan kişininki kadar gerçektir.
Veya kendimize özel ben merkezci dünyamızda bir rahatlık içerisinde
yaşama bağımlısı da olabiliriz. Bağımlılığın ardındaki neden
ruhsal bir varlık olarak içsel farkındalığımızın yetersiz
oluşu ve hayata anlam katacak bir amaçtan yoksun oluşumuzdur.
Şuurlanmaya çalışan, fonksiyonel insanlar daha olgundur ve
daha az bağımlılıkları vardır. Bağımlı kimseler ise yaptıkları
seçimlerin ve davranışların sorumluluğunu kendi üzerlerine
alamazlar.
Bağımlılıkla
başa çıkmanın yolu onu kötü olarak etiketleyip ona savaş açmak
değildir. Bağımlılık insan için ne iyi ne de kötüdür, o yalnızca
gelişmeyi yavaşlatan bir engeldir. Hayat içinde yaşadığımız
pek çok olay sayesinde acı çekerek de olsa bağımlılıklarımızı
görürüz ve onlardan kopmayı öğreniriz. Bağımlı olmaktan vazgeçtiğimiz
zaman geldiğinde aslında ona hiç de ihtiyacımız olmadığını,
o olmadan da yaşamın sürdürülebileceğini hissederiz. Bu da
bize içsel bir özgürlük hissi yaşatır.
Yaratıcı
Enerjileri Çekebilmek İçin Şu Anda Yapabildiğimizin Daha Fazlasını
Nasıl Yapabiliriz?
Bizler davranışlarımızı kendimiz belirleme ve değiştirme sorumluluğunu
üstlenmezsek zihnimizde yaratıcı enerjinin dolacağı bir yer
açamayız. Zihinsel olarak otomatikleşmiş olan etki tepki mekanizmalarımızın
farkına vararak çalışmaya başlanabilir. Çocukluğumuzdan itibaren
öğrenerek otomatik hale getirdiğimiz ama artık değiştirmek
ihtiyacında olduğumuz davranışlarımızı yeniden biçimlendirebiliriz.
Doğru düşünmek, doğru hissetmek ve doğru davranmak öğrenilebilir.
Hangi davranış kalıbı bizim insanlarla pozitif bir ilişki
içine girmemizi engelliyorsa öncelikle o davranış kalıpları
üzerinde çalışabiliriz.
Hayata
şuurlu, yaratıcı bir tarzda yaklaşmak bencil, benmerkezci
bir yaklaşım değildir. Bu, hayatla gittikçe artan bir oranda
pozitif bir ilişkiyi deneyimleyebilmek için farkındalığımızı
genişletme yoludur. Yaşadıklarımızın sorumluluğunu üzerimize
aldıkça hayatımızı kontrol edebilme gücüne ihtiyaç duyarız.
Bu güç biz onu talep ettiğimiz zaman bize akacaktır. Kendinizden
kendi hayatınızı yaratma gücünü talep edin…

İMAJİNASYON,
Dr. Bedri Ruhselman
İmajinasyon
Nasıl Bir Melekedir?
Varlıkların ancak insanlık aşamasında başlayan kurucu melekesini
Üstad şöyle tanımlıyor. “İmajinasyon, bir şeyi ruhta şekillendirmektedir.”
Bir
şeyi ruhta şekillendirmek ile gelişi güzel zihinde bir şeyi
şekillendirmek anlamına gelen düşünceyi birbirine karıştırmamak
gerekir. Şu halde ruha ait olan imajinasyonla zihne bağlı
bulunan tasarlamayı birbirinden ayırmalıyız. Tasarlama, alelade
bir düşüncedir. Bir şeyi ruhta şekillendirmek, ruhun maddeler
üzerindeki etkinliğini kullanması ile baş başa gider.
İmajine
edilen bir obje önce süptil kozmik maddeler halinde tezahür
etmiş ve gerçekleşmiş sayılmalıdır. İmajlar, kendine özgü
olan mekânında, bir oje formu halinde, ruhsal bir etkinliğin
etki halindeki enerjisi ile adeta yaratılır. Şu halde fizik
mekânda kaba tezahürlerin arkasında süptil mekânda beliren
imajinatif formların neden niteliğindeki mevcudiyetleri söz
konusudur.
Serbest
iradenin imajinatif faaliyeti, bağlı şuurumuzun içe dönük
durumlarında, beden ve bağlı irademizi de geçerek adaleler
üzerinde bir takım kinetik faliyetlere sebebiyet verebilir.
Ayrıca
metapsişik olaylardan telestezik ve telekinetik olayların
ortaya çıkışları ruhun faaliyeti ile yakından ilgilidir. Bunlar,
insanın imajinasyon ve hür iradesi ile kozmik maddeler üzerinde
bir amaca uygun etkinlik durumunun neticesi olarak düşünülebilirler.
Kâinatta
boşluk yoktur. Her yer maddeler ile doludur. Boşluk olarak
kabul edilen saha kozmik maddeler ile doludur. Bu ince maddeler
imajları taşırlar. Bu imajların bizim tarafımızdan duyulup
duyulmaması, onları taşımakta olan maddelerle duyu organlarımızın
ilgi derecesine bağlı bir sorundur. İşte bir medyom bu kozmik
titreşimleri alabilecek bir ortam oluşturmaktadır.
İmajinasyon
mahsullerinin objektif birer varlık halinde kıymet kazanmaları,
birçok tecrübelerle sabit olmuş bir hakikattir.
D.
Ochorowiez’in fotoğraf plağı üzerinde (fotoğraf aleti kullanmadan)
imajları göstermek için yaptığı denemeleri buna bir örnek
olarak verilebilir. Dolunay halindeki bir ay’ı düşünen süjenin
bir düşüncesi 30 cm uzakta duran bir fotoğraf plağına etki
etmiştir.
Yine
ideoplasti deneyleri de göstermektedir ki, düşünce ürünü etkiler,
maddelere üzerinde izler bırakmaktadır.
Özetle
bütün imajinasyon ürünleri objektif kıymeti taşırlar. Bunların
tespiti ise imajları yüklenmiş maddesel vibrasyonlar ile sempatize
olarak duygu organlarına ihtiyaç gösterir.
Kendi
sinir seyyalelerini bir insan ne derece, bu imajinatif objelere
ait titreşimlerle ilgilenecek kadar duyarlı bir hale koyabilirse
o insan için kâinatın sınırı o kadar genişler.
İradenin
İmajinasyondaki Rolü
Üstad’ın irade tanımı: “İrade, herhangi bir canlı varlığın
bir şeyi istemesidir.”
Burada
“canlı” terimiyle ne kastedilmektedir? Üstad, iradenin başladığı
ruh evresinden yani hayvan aşamasından insanlığın üstündeki
diğer bir tekâmül aşamasına kadar geçen ruh evresine can aşaması
demektedir.
Bitkilerde
irade bulunmadığından can aşamasının altında bulunurlar. Yine
anlaşılıyor ki irade, ruhun belirli bir tekâmül düzeyinde
tezahür eden bir melekesidir.
İradeyi
bir canlının isteği olarak tarif ediyoruz. Ancak bunu sıradan
bir arzudan ayırmak gerekir.
Üstad;
“Arzu bir şeye eğilimdir. Arzu ile irade arasında çok fark
vardır. Çünkü eğilim duyulan bir şeyi doğrudan doğruya istemek
ayrı bir şeydir. İmajinasyon irade ile başlar, irade ile biter,”
demektedir.
Maddeye
bağlılığın şiddeti ve geriliği oranında iradesel faaliyetin
farkına varılması da o oranda zayıflar.
Üstad;
“İradesiz dediğimiz kendiliğinden imajinasyonlar dahi yine
gerçekte ruhun iradesiyle olur. Bedende şuursuz olarak meydana
gelen bütün bitkisel çeşitli fonksiyonlar imajinasyonla olur.
Bedende şuursuz olarak meydana gelen bütün bitkisel çeşitli
fonksiyonlar imajinasyonla olur.”
Bir
insanın telkin altında kalması da hiçbir zaman şuurdışı ve
irade dışı bir olay olarak nitelendirilemez. Bir ruhun, diğer
bir ruhun etkililiği altında bulunan maddelere imajinasyonu
ile etki edebilmesi için o ruhun iradesini kullanmak zorundadır.
Yani iradesinin “evet” demediği bir “şeyi” ona empoze edemez.
Koluna
yakı yapıştırılacağı telkin edilen bir süjeye bir kağıt parçası
yapıştırılır fakat netice değişmez. Kolunda cerahatlenmeler
meydana gelir. Bu deneme bize açıkça göstermektedir ki, süjenin
serbest iradesi, imajinasyonu hangi yönde faaliyete geçmişse
onun neticeleri tezahür eder. Bu arada aracının rolü yoktur.
“Kolum yanıyor” denmiş olsaydı, yanmanın fizyolojik belirtisi
tezahür ederdi.
Kaba
bir ifadeyle telkin ve kendi kendine telkin diye söylenen
olayın mekanizması bize göre budur. Hayvanlara telkin yapamamamızın
nedeni onların imajinasyon melekesinden yoksun bulunmalarıdır.
Ruhun
iradesi aracılığıyla bir nesneyi şekilendirmesi işi ile, bu
işten doğan sonucu yani imajları, birbirinden ayırmak gerekir.
Bütün imajlarda ancak imajinasyon sahibinin iradesi bulunur.
Ancak bir imajinatif faaiyet sonucu meydana getirilmiş olan
bir sanat eseri (Goethe’nin Faust’u ve Beethoven’in 5. senfonisi
gibi) başkaları tarafından okunduğu veya dinlendiğinde onlarda
da benzer şekillendirmelere yol açabilir. Fakat bunlar doğal
olarak bu eserlerin asıl yaratıcısı değillerdir.
Tekâmülle
İmajinasyon Arasındaki İlişki
Üstad, “İmajinasyonsuz irade var olabilir,” diyor. Nitekim
hayvanlarda da irade bulunduğu halde imajinasyon yoktur. Onların
hareketi iradeleri ile mümkündür. Bu melekelerden yoksun olan
bitkilerde hareket gücü yoktur. İnsanlarla hayvanlar arasındaki
en önemli fark, hayvanda sadece iradenin, diğerinde ise iradesine
imajinasyonun da eklenmiş bulunmasıdır. Üstad; “İmajinasyon,
ruhsal yetenek ve olgunlaşma ile orantılı olarak gelişir.”
Ancak,
ruhun tekâmül düzeyi hakkında tek başına imajinasyonun ölçü
olarak alınması doğru olmaz. Çünkü tekâmül tek yönlü olmayıp,
diğer ruh melekelerinin gelişmesine de bağlı bir özellik gösterir.
İmajinasyonun
insan tekâmülünde çok büyük rolü vardır. Tekâmülde imajinasyonun
rolü, tasarı halinde bulunan ruhun düşüncelerini ya manen
ya da maddeten uygulamaya çıkarması ile görünür.
Ruhsal
Faaliyetin Gerçekleşmesinde İmajinasyonun Rolü
Bir işin gerçekleşmesi ancak imajinasyonla mümkün olur. Daha
yukarılarda daha yüksek melekeleri gelişmiş ruhlar hakkında
sözümüz yoktur.
Üstad,
“İmajinasyonsuz irade vardır, fakat tek başına irade, bir
eserin gerçekleşmesinde kesinlikle etkili olamaz. Bu işin
gerçekleşmesi için imajinasyon şarttır. Bilimin gelişmesinde
imajinatif faaliyetimizin sonuçlarına bağlıdır. Tüm keşifler
ancak imajinatif faaliyetle mümkün olmuştur. Moral alanda
imajinasyonun iyi veya kötü yönlerde rolü olabilir",
diyor.
O
halde bu melekenin iyiliğe ve güzelliğe yönelmiş olarak kullanılması
bize ruhsal yönünde atılımlar yapmamıza yardımcı olacaktır.
İmajinasyonla yükselmek istiyorsak onu kullanırken başımızı
yere değil gökyüzüne çevirmeliyiz çünkü o, almış olduğu yöne
doğru bizi zorunlu olarak sürükler.
İmajinasyonun
Önemi Hakkında
İnsanların çoğu, özellikle geri realiteler içinde yaşayanlar,
yenileşmekten ve değişmekten hoşlanmazlar. Bunların imajinasyon
melekelerini işletmek istemeyişlerinin nedeni budur.
Büyük
bir filozofun, bir büyük müzisyenin, büyük bir romancının,
nihayet imajinasyon melekesi iyice gelişmiş büyük bir bilim
adamının toplum hayatında oynadığı rolleri, gizli etkilerini
görmek gerekir.
“İyice
imajine edilmiş bir roman, doğada diğer varlıklar için reel
bir sahne olabilir. İyi imajine edilmiş bir obje mesela bir
bina, bir alet, bir heykel... imajine edenin yeteneği derecesine
göre az süptil veya az çok devamlı bir halde doğada mevcuttur.
Bize göre fakir yansımalarının telepatilerinin, ilhamlarının
ve hatta sonradan meydana gelen bazı sempati ve antipatilerin...
teknik açıklamasına bu noktadan girmek gerekir.”
İmajinasyonun,
bir şeyin ruhta şekillenmesi demek olduğu hatırlanacak olursa,
burada bir imajın bir obje halinde süptil bir mekânda görünmüş
olması gerçeği, bizim sorumluluklarımız açısından da düşündürmeye
yetecek bir önem taşıdığı ortaya çıkar.
“Düşüncelerinizden
de sorumlusunuz” sözünün ifade ettiği gerçeğin büyük önemi,
böyle daha iyi anlaşılmış olur.

|