1. İNSAN ve EVRENDE SAKLI DÜZEN, İsmet Yalçın
  2. HAYAT PLANIMIZIN TEMEL ÖGELERİ, Adnan Ersoy
  3. VAROLUŞUMUZDA TELKİNİN GÜCÜ ve ÖNEMİ, Seyhan Okan
  4. HERKES VAZİFESİNİ YAPAR, Ercüment Kaya
  5. RÜYALARIMIZ ve ANLATMAK İSTEDİKLERİ, Pınar Öztürk
  6. ATATÜRK'e GÖRE İNSAN NİTELİKLERİ, Prof. Dr. Nur Alkış
  7. HAYATIMIZI BİÇİMLENDİRME GÜCÜMÜZ VAR MI?, Nihan Atak
  8. İMAJİNASYON, Dr. Bedri Ruhselman

İNSAN VE EVRENDE SAKLI DÜZEN,İsmet Yalçın

Bilim adamları insan beyninin holografik bir sistemle çalıştığını ifade etmektedirler. Bu konuda öncü çalışmaları bulunan Dr. Pribram, beynin holografik bir yapısı olduğu ihtimalini öne sürdüğü ilk makaleyi 1966'da yayımladı ve daha sonraki yıllarda bu düşüncesini geliştirmeye ve arıtmaya devam etti. Bu arada diğer araştırmacılar onun bu kuramıyla ilgilenmeye başlamışlardı; böylece, hafızanın ve görme duyumunun, beynin içinde yaygın durumda bulunan yapısının holografik modelle açıklanabilen tek nörofizyolojik bilmece olmadığı çabucak anlaşıldı.
Holografi, beynimizin ufacık bir alana bu denli çok anıyı nasıl sığdırabildiğini de açıklamaktadır aynı zamanda. Büyük fizikçi ve matematikçi John von Neumann bir keresinde ortalama bir insan yaşamı boyunca beynin 2.8 x 1020 (280.000.000.000.000.000.000) bilgi parçası depolamakta olduğunu hesaplamıştı. İşin ilginç yanı, hologramların da şaşırtıcı bir bilgi depolama kapasitesine sahip olmasıdır. Üzerine iki lazer ışığı düşürülen bir film parçasının yüzeyine, bu ışınlarda ufak bir açı değişikliği yapılmasıyla birçok farklı imgeyi kaydetmek olasıdır. Bu biçimde filme kaydedilmiş herhangi bir imge, o film parçası kaydı yapan iki lazer ışınıyla aynı açıda tutulan bir lazer ışınıyla aydınlatıldığında yeniden oluşabilmektedir. Bu yöntemi kullanan araştırmacılar, iki buçuk santimetre karelik bir film parçasının elli kalın ciltli bir kitabın kapsadığı miktarda bilgiyi depolayabildiğini hesaplamışlardır.

Hatırlama ve Unutma Yeteneğimiz
Yukarıda ifade ettiğim sayısız imgeler barındıran holografik film parçaları aynı zamanda hatırlama ve unutma yeteneğimize de bir açıklama getirebilmektedir. Bir lazer ışınına tutulan bu tür bir film parçasını ileri geri oynatacak olursak bu filmin içerdiği çeşitli imgeler parıltılı bir akış içinde belirir ve kaybolur. Hatırlama yeteneğimizin de, bir film parçası üzerinde parıldayan bir lazer ışınının belirli bir imgeyi çağırmasına benzer bir olgu olabileceği öne sürülmüştür. Aynı biçimde, bir şeyi hatırlayamadığımız zaman da bu durum, sayısız imgeler taşıyan bir film parçası üzerinde parlayan çeşitli ışınların, doğru açıyı bulamadıkları için aramakta olduğumuz imgeyi/hatırayı oluşturamamasına benzetilebilir.
Pribram, holografik modelin aynı zamanda, öğrenmiş olduğumuz becerileri bedenimizin bir bölümünden diğerine aktarma yeteneğimize de ışık tuttuğuna inanıyor. Şimdi oturduğunuz yerde bu makaleyi okurken, sol dirseğinizi kaldırıp ilk adınızı havada yazmayı deneyin. Belki bunun oldukça kolay bir iş olduğunu göreceksiniz ama bu büyük ihtimalle daha önce denemediğiniz bir şey olmalı. Bu size şaşırtıcı bir yetenek gibi gelmeyebilir, ancak klâsik görüşe göre beynin çeşitli bölgeleri (örneğin dirseğinizin hareketlerini yöneten bölgesi) birbirleriyle doğrudan bağlantılı hâldedir, diğer bir deyişle, bu bölgeler belirli hareketleri ancak bu hareketleri yineleme yoluyla öğrendikten sonra beyin hücreleri arasında kurulabilen uygun sinirsel birleşimler sonucunda yapabilmektedir ve bu tam bir bilmecedir. Pribram'a göre, eğer beyin, yazı yazmak gibi öğrenilmiş becerilerin anıları da içinde olmak üzere tüm anılarını, girişim yapabilen dalga formlarından oluşan bir dile dönüştürebiliyorsa, durum daha anlaşılır olacaktır. Böylesi bir beyin tasarımı çok daha esnek olacaktır ve hünerli bir piyanistin bir şarkıyı bir tondan diğerine transpoze edebilmesi gibi depoladığı bilgileri kolaylıkla dolaştırabilecektir.

Aynı esneklik, tanıdık bir yüzü nasıl olup da hangi açıdan bakarsak bakalım hemen hatırlayabildiğimizi de açıklamaktadır. Yine aynı biçimde, beyin, bir yüzü (ya da başka bir nesneyi ya da sahneyi) bir kez belleğine kayıtlayıp onu dalga formlu bir dile dönüştürdü mü, bu içsel hologramı bir anlamda evirip çevirip, onu dilediği perspektiften bakarak inceleyebilir.

Hologramın Matematiksel İfadesi
Hologramın gelişimini sağlayan kuramlar ilkin 1947'de Dennis Gabor tarafından formüle edilmişti. Oysa, Gabor hologram düşüncesini ilk ortaya attığında lazerleri düşünmemişti. Onun amacı o sıralarda ilkel ve kusurlu bir araç olan elektron mikroskobunu geliştirmekti. Onun konuya yaklaşımı matematiksel olmuştur, kullandığı matematikse, on dokuzuncu yüzyılda Fransız Jean B. J. Fourier tarafından geliştirilmiş bir hesaplama yöntemiydi.

Fourier'in geliştirdiği yöntem, kabaca söylemek gerekirse, ne denli karmaşık olursa olsun herhangi bir deseni, basit dalgalardan oluşan bir dile dönüştürmekti. Bu dalga formlarının orijinal desene yeniden nasıl dönüştürülebileceğini de göstermişti. Diğer bir deyişle bu işlem, bir televizyon kamerasının herhangi bir imgeyi elektromanyetik frekanslara dönüştürmesi ve daha sonra bir televizyon setinin bunları yeniden orijinal imgeye çevirmesine benziyordu; Fourier benzer bir sürecin matematiksel olarak nasıl oluşturulabileceğini göstermişti. İmgeleri dalga formlarına dönüştürmek için kullandığı dengeleme sistemine Fourier Dönüşümü adı verilmişti.

Fourier dönüşümleri, Gabor'un bir nesnenin resmini holografik bir film parçasının üzerindeki bulanık girişim desenlerine dönüştürebilmesini ve bu girişim desenlerini yeniden orijinal nesnenin imajına dönüştürecek bir yol geliştirebilmesini sağladı. İşin aslında, hologramın her bir parçasının içerdiği özel bütün, herhangi bir imge ya da desenin Fourier'in dalga boyları diline çevrilmesiyle ortaya çıkan bir yan üründür.

Dansçının Dalga Formu Olarak Görünümü
Ancak, Pribram'ın açığa çıkarttığı bulgulardan en ilginç olanı Rus bilim adamlarından Nikolai Bernstein'in fiziksel hareketlerimizin bile beyinlerimizde Fourier'in dalga formlarıyla kayıtlanmakta olduğunu ortaya koyması olmuştur. 1930'da Bernstein bazı kişilere bedenlerine oturan siyah tulumlar giydirdi ve dirseklerini, dizlerini ve diğer eklemlerini beyaz noktalarla boyadı. Sonra bu kişileri siyah fonlar önüne yerleştirerek dans ederken, yürürken, sıçrarken, çivi çakarken, daktilo yazarken vb. fiziksel eylemlerde bulunurken filme çekti.

Filmi banyo ettiğinde perdede yalnızca çeşitli karmaşık ve akıcı hareketler yapan beyaz noktalar belirdiğini gördü . Buluşlarını nicelendirmek için bu farklı nokta dizilerini Fourier çözümlemesinden geçirdi ve onları dalga formlarına çevirdi. Dalga formlarının, deneklerinin bir sonraki hareketlerini çok küçük bir farkla önceden görebilmesine olanak veren bazı gizli desenler içermekte olduğunu büyük bir şaşkınlıkla gördü.
Pribram Bernstein'ın çalışmasıyla karşılaşınca, onun neyi ima ettiğini derhal algıladı. Bu gizli desenlerin Bernstein'ın yaptığı Fourier çözümlemesinden sonra ortaya çıkışının nedeni belki de bu hareketlerin beyin içinde bu biçimde depolanmakta oluşu yüzündendi. Bu çok heyecan verici bir olasılıktı, çünkü eğer beyin, hareketleri kendi frekans öğelerine bölerek çözümlüyorsa, bu durum, birçok karmaşık fiziksel deneyimi nasıl böyle çabucak öğrenmekte olduğumuzu açıklayabilirdi. Örneğin, bisiklete binmeyi öğrenirken bu süreci en küçük parçasına dek algılayabilmek için beynimizi zonklayıncaya kadar zorlamıyorduk. Bu akıp giden eylemin tümünü kavrıyorduk. Eğer beynimiz bilgiyi parça parça, birer birer depoluyor olsaydı, birçok fiziksel eylemi böylesi akıcı bir bütünlük içinde nasıl öğrenmekte olduğumuzu açıklamak çok zor olacaktı. Ancak, beynimiz bu gibi deneyimleri Fourier çözümlemesiyle algılıyor ve bunları bir bütün olarak emiyorsa bu durumu anlamak çok daha kolay olacaktır.

Evren Bir Hologramdır
Bu hayranlığı anlamak zor değildir. Fizikçilerin atomlardan oluşan şeylerin iç derinliklerinde buldukları o yeni ve garip dünya, Marco Polo'nun ayak basmış olduğu yerlerden çok daha büyüleyiciydi. Bu denli heyecan uyandırmasının nedeni ise, bu yeni dünyayla ilgili her şeyin geçerli mantık ve sağduyuya ters düşmekte olmasıydı. Burası doğal dünyanın bir uzantısı değildi; sanki büyü yoluyla yönetilen bir ülkeydi; mistik güçlerin geçerli olduğu ve mantıksal olan her şeyin uyuya kaldığı bir Alice'in Harikalar Ülkesi'ydi.

Kuantum fizikçilerinin şaşırtıcı buluşlarından biri de şuydu: Bir maddeyi en küçük parçalarına varıncaya dek parçalayacak olursanız, sonunda öyle bir nokta geliyordu ki, bu parçacıklar -elektronlar, protonlar vb.- artık o nesnenin ayırt edici özelliğini taşımaz oluyordu. Örneğin, çoğumuz için bir elektron ufak bir küre ya da fırıl fırıl dönen bir havalı tüfek saçmasıdır, ama bilinen gerçekliğin sınırlarını hiçbir şey aşamaz. Ancak, bir elektron bazen yoğun, ufak bir parçacıkmış gibi davranırsa da, fizikçiler onun aslında sözcüğün tam anlamıyla hiçbir boyuta sahip olmadığını görmüşlerdir. Bu, bizim için hayal edilemeyecek bir şeydir, çünkü bizim varlık düzeyimizdeki her şeyin boyutları vardır. Ancak yine de bir elektronun genişliğini ölçmeye kalkışırsanız, bunun olanaksız bir iş olduğunu görürsünüz. Basitçe söyleyecek olursak, bir elektron, bizim anladığımız anlamda bir nesne değildir.

Fizikçilerin başka bir buluşu da, elektronların bazen bir parçacık, bazen de bir dalga olarak belirmekte oluşudur. Bir elektronu kapalı bir televizyonun ekranına çarptıracak olursanız, ekran camını kaplayan fosforsu kimyasal maddenin üzerinde ufak bir ışık noktası belirecektir. Elektronun ekran üzerinde bıraktığı o tek nokta, onun doğasındaki parçacık benzeri yönü açıkça ortaya koymaktadır.

Ancak elektronun olabileceği tek biçim bu değildir. O aynı zamanda, lekemsi bir enerji bulutu içinde eriyerek uzaya yayılmış bir dalga gibi davranabilir. Elektron bir dalga biçiminde ortaya çıktığında hiçbir parçacığın yapamayacağı şeyleri yapabilir. Onu üzerinde iki yarık bulunan bir engele fırlatacak olursanız, her iki yarığın da içinden aynı anda geçtiğini görürsünüz. Hatta, dalga benzeri elektronlar birbirleriyle çarpıştıklarında girişim desenleri oluştururlar. Sözün kısası elektron, folklorik inançlardan fırlamış bir "şekil-değiştiren" gibi bazen bir parçacıktır, bazen de bir dalga.

Bukalemunu hatırlatan bu yetenek tüm atomaltı parçacıklar için geçerlidir. Aynı zamanda bu durum, bir zamanlar yalnızca dalga oldukları kabul edilen her şey için geçerlidir. Işık, gama ışınları, radyo dalgaları, röntgen ışınları; bütün bunlar dalga biçiminden parçacık biçimine dönüşüp yine dalga biçimine geri dönerler. Günümüzde fizikçiler atomaltı fenomeninin yalnızca dalga ya da yalnızca parçacık olarak sınıflandırılamayacağına inanmaktadırlar, ancak bu şeyler tek bir kategoride toplanmak istenirse, her nasıl oluyorsa, hem parçacık hem de dalga olduklarını söylemek gerekir. Bu şeylere topluca, kuanta adı verilmektedir ve fizikçiler bunların tüm evreni oluşturan temel madde olduğuna karar vermiştir.

Bütün bu anlatılanların en şaşırtıcı yönü ise, kuanta'nın, yalnızca kendilerine baktığımız zaman parçacık olarak görünmekte olduğu konusunda inandırıcı kanıtlar bulunmasıdır. Örneğin, bir elektronun gözlenmediği süre içinde bir dalga biçiminde belirdiğine işaret eden deneysel bulgular vardır. Fizikçiler bir elektronun gözlenmediği süre içinde nasıl davranmakta olduğunu anlayabilmek için bazı kurnazca stratejiler geliştirmiş ve sonuçta böyle bir kanıya varmışlardır. Bu görüşün, elde edilen kanıtların yorumlarından yalnızca biri olduğuna dikkati çekmek gerekir. Tüm fizikçiler aynı görüşte değildir, Bohm'un kendisi de olaya daha farklı bir yorum getirmiştir.

Yine, bu durum doğal dünyada karşılaşmaya alışkın olduğumuz davranış biçimlerinden çok, sihirli bir olaya benzemektedir. Yalnızca baktığınız zaman bir bowling topu biçiminde beliren bir bowling topuna sahip olduğunuzu düşünün. Bowling sahasının her yerine talk pudrası serptikten sonra böyle bir "kuantum" topunu hedeflere doğru yuvarlayacak olursanız, top ona baktığınız süre içinde tek bir çizgi çizerek ilerleyecektir. Ama o ilerlerken gözlerinizi kırpacak olursanız, kendisine bakmadığınız o bir iki saniye içinde bowling topununun düz bir çizgi değil de, bir çöl yılanının yan yan kum üzerinde ilerlerken bıraktığı orak biçimli dalgalara benzer izler bırakmış olduğunu görürsünüz .

Bu durum bir kuantum fizikçisinin, kuanta'nın ancak kendisine bakıldığında parçacığa dönüştüğü yolundaki ilk kanıtla karşılaşmasına benzer. Bu yorumu destekleyenlerden biri olan fizikçi Nick Herbert, bazen, arkasını döndüğünde dünyanın her zaman "kökeni belirsiz ve amaçsızca akıp duran bir kuantum çorbası" olduğu duygusuna kapıldığını söylemiştir. Ama ne zaman yüzünü çevirecek olsa, dünya yeniden her zamanki gerçekliğine dönüşüyordu. Bu durumun bizi biraz, ipeğin dokunuşunu hiçbir zaman duyumsayamayan ve dokunduğu her şeyi altına dönüştürdüğü için hiçbir insan eline dokunamayan efsanevî kral Midas'a benzettiğini düşünüyor Herbert. "İnsanoğlu da tıpkı aynı biçimde kuantum gerçekliğinin dokusunu asla deneyimleyemez," demiştir, "çünkü dokunduğumuz her şey maddeye dönüşüyor.”

Bohm ve Karşılıklı Bağlantılar
Kuantum gerçekliğinin David Bohm'un özellikle ilgisini çeken yönü, birbirleriyle hiçbir ilişkisi olmayan atomaltı olguları arasındaki garip bir karşılıklı bağlantı olduğunu gösteren durumlardır. En şaşırtıcı olanı ise diğer fizikçilerden çoğunun bu olguya fazla önem vermemiş olmasıydı. İşin aslında, öylesine dikkat çekmemişti ki, karşılıklı bağlantı olgusunun sonradan en ünlenmiş örneklerinden biri, bir kuantum fizikçisinin temel görüşleri içinde birkaç yıl hiç farkına varılmadan gizlenmişti.

Bu görüş, kuantum fiziğinin kurucularından biri olan Danimarkalı fizikçi Niels Bohr'a aitti. Bohr'a göre, eğer bir atomaltı parçacığı yalnızca bir gözlemcinin önünde var oluyorsa, o zaman bir parçacığın gözlemlenmediği zamanki niteliklerinden ve belirleyici özelliklerinden söz etmenin bir anlamı yoktu. Bu görüş, birçok fizikçiyi rahatsız etmişti, çünkü bilim büyük ölçüde, fenomenlerin niteliklerinin anlaşılmasını temel alan bir disiplindi. Ancak gözlemleme eylemi gerçekte bu gibi niteliklerin yaratılmasına yardım ediyorsa, o zaman bu durum, bilimin geleceği konusunda neyi ima etmekteydi? Bohr'un görüşünden rahatsız olan fizikçilerden biri de Einstein'dı. Einstein, kendisinin kuantum kuramının oluşmasında oynadığı rol ne olursa olsun, bu acemi bilimin tuttuğu yoldan hiç de memnun değildi. Bohr'un, gözlemlenmediği zaman bir parçacığın özelliklerinden söz edilmeyeceği yolundaki görüşüne özellikle karşı çıkıyordu, çünkü bu görüş, kuantum fiziğinin diğer bulgularıyla birleştirildiğinde, atomaltı parçacıklar arasında, bir biçimde, karşılıklı bir bağlantı olduğuna işaret ediyordu ki, Einstein böyle bir olasılığa kesinlikle inanmıyordu.

Bu bulgu, bazı atomaltı süreçler sonucunda birbirine benzer ya da yakından ilişkili özellikleri olan parçacık çiftlerinin yaratılmakta olduğunu ortaya koyuyordu. Örneğin, fizikçilerin pozitronyum adını verdiği son derece değişken bir atomu düşünelim. Pozitronyum atomu bir elektron ve bir pozitrondan (pozitron, pozitif elektrik yükü taşıyan bir elektrondur) oluşur. Bir pozitron, elektronun antiparçacık karşıtıdır, bu ikisi sonunda birbirini yok ederek iki ışık ya da iki "foton" kuantasına ayrışır ve birbirine ters yönlere doğru uzaklaşır (bir parçacık biçiminden diğer bir parçacık biçimine girmek bir kuantumun yeteneklerinden yalnızca birisidir.) Kuantum fiziğine göre fotonlar birbirlerinden ne kadar uzaklaşmış olurlarsa olsunlar, her zaman aynı polarizasyon açısına sahiptirler. (Polarizasyon, fotonun doğduğu kaynaktan uzaklaşırken büründüğü dalga benzeri görünümün uzamsal yönelimidir.)

Zamanla fizikçilerin çoğu Bohr'u haklı bulmuş ve onun yorumunun doğru olduğuna karar vermiştir. Bohr'un zaferine katkıda bulunan olgu, kuantum fiziğinin, fenomenleri önceden haber vermek konusunda son derece gösterişli başarılar elde etmiş olmasıdır, fizikçilerin pek azı bu yorumun bazı yönlerden yanlış olabileceği olasılığını dikkate almıştır. Buna ek olarak, Einstein ve arkadaşları ikiz parçacıklar hakkındaki önermelerini yaptıkları sırada teknik olanaklar ve diğer bazı nedenler bu konuda deneyler yapılabilmesini engelliyordu. Bu durum, onların yenilgilerini kolaylaştırmış oldu. Bohr bu önermesini, ileride göreceğimiz gibi, Einstein'ın, kuantum kuramına karşı yaptığı saldırıyı karşılamak amacıyla oluşturmuş olmasına karşın, ne gariptir ki, Bohr'un atomaltı sisteminin bölünemez olduğu yolundaki görüşü, gerçeğin doğasıyla ilgili olarak çok derin imalarda bulunmuştur. Gülünçtür ama, bu imalar da görmezden gelinmiş ve karşılıklı bağlantı konusunun içerdiği önem bir kez daha hasır altı edilmiştir.

Canlı Bir Elektron Denizi
Genç bir fizikçi olduğu yıllarda Bohm da Bohr'un önermesini kabul etmiş ama Bohr'un ve takipçilerinin karşılıklı bağlantı konusuna fazla önem vermemiş olmaları onu şaşırtmıştı. Pennsylvania Devlet Kolejinden mezun olduktan sonra, Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'ne girmiş ve 1943'de doktorasını almadan önce, Lawrence Berkeley Radyasyon Lâboratuvarında çalışmıştı. Orada, kuantumlar arası karşılıklı bağlantının çarpıcı bir örneğiyle karşılaştı.

Bohm, Berkeley Radyasyon
Laboratuvarı'nda plâzma üzerine bir çalışma yapıyordu. Bu çalışması ileride kendi konusundaki kilometre taşlarından biri olarak kabul edilecekti. Bir plâzma, yüksek yoğunlukta elektronlar, pozitif iyonlar ve pozitif yüklü atomlar taşıyan bir gazdır. Bohm, elektronların bir plâzma içine girer girmez bağımsız davranış biçimlerini bırakarak daha geniş bir bütünün, karşılıklı bağlantı içinde bulunan parçalarıymış gibi davrandıklarını şaşkınlıkla gözlemledi. Gelişigüzel bireysel eylemler içindeymiş gibi görünmelerine karşın, sayısız elektron bir arada şaşılacak kadar iyi örgütlenmiş etkiler üretebiliyordu. Plâzma, sanki amip türü bir yaratıkmış gibi, sürekli olarak kendisini yeniliyor ve tüm kirlilikleri-biyolojik bir organizmanın yabancı bir varlığı bir kist içinde toplamasına benzer biçimde- bir duvar içine alıyordu. Bu organik nitelikler Bohm'u o denli şaşırtmıştı ki, sonradan sık sık, bu elektron denizinin "canlı" olduğu izlenimine kapıldığını söyledi.

Bohm, 1947'de Princeton Üniversitesi'nde yardımcı profesör olarak çalışması için yapılan öneriyi kabul etti-bu kendisine ne kadar değer verildiğinin bir işaretiydi- ve orada metallerdeki elektronların incelenmesi konusunda Berkeley'de yaptığı araştırmayı genişletti. Elektronların rastlantısalmış gibi görünen bireysel eylemlerle son derece örgütlü etkiler üretebildiklerini bir kez daha gördü. Berkeley'de incelediği plâzma gibi, bunlar da artık birbirinin ne yapacağını bilen iki parçacığa ilişkin durumlar değildi, ama, tüm bu parçacık okyanusu içindeki parçacıklardan her biri sanki sayısız trilyonlarca diğer parçacığın ne yaptığını biliyormuş gibi davranıyordu. Bohm, elektronların bu tür kolektif davranış biçimlerine plâzmonlar adını verdi ve bu buluş onun dünya çapında bir fizikçi olarak tanınmasını sağladı.

Yeni Bir Tür Alan ve Lincoln'ü Öldüren Kurşun
Einstein'le yaptığı konuşmalardan sonra Bohm, Bohr'un yorumuna alternatif olabilecek işe yarar bir yol aramaya başladı. Elektron türünden parçacıkların, bir gözlemci olmadığı zaman da var olduklarını varsayarak işe başladı. Ayrıca, Bohr'un dokunulmaz duvarının altında daha derin bir gerçeklik, bilim tarafından keşfedilmeyi bekleyen bir kuantum-altı düzeyi bulunduğunu da varsaydı. Bu önermelere dayanarak ve sadece, bu kuantum-altı düzeyde yeni bir alan bulunduğunu varsaymak suretiyle, kuantum fiziğinin bulgularını en az Bohr kadar açıklayabildiğini fark etti. Bohm bu öngörülen yeni alana kuantum potansiyel alanı adını verdi ve bu alanın da tıpkı yer çekimi gibi uzayın tümüne egemen olduğunu tasarladı. Ancak yer çekimli alanların, manyetik alanların ve diğerlerinin tersine, bu alanın etkisi aradaki uzaklıklardan ötürü azalmıyordu. Bu alanın etkisi karmaşık ve hemen hemen fark edilmez düzeydeydi.

Bohm yazdığı kitabında, bilimin nedenselliğe bakışının da oldukça sınırlı olduğunu öne sürdü. Birçok sonucun yalnızca bir ya da birkaç nedeni olduğu varsayılıyordu. Ancak Bohm'a göre, bir sonucun sonsuz nedeni olabilirdi. Örneğin, herhangi bir kimseye Abraham Lincoln'ün ölümüne neden olan şeyin ne olduğunu soracak olursak, büyük olasılıkla John Wilkes Booth'un silâhından çıkan kurşunu neden göstereceklerdi. Ancak Lincoln'ün ölümüne katkıda bulunan tüm nedenleri kapsayan eksiksiz bir listenin, silâhın gelişimine yol açan tüm olayları, Booth'da Lincoln'ü öldürme isteği uyandıran tüm etkenleri, insanoğlunun gelişimini, elinin bir silâh tutma yeteneğini kazanmasına olanak veren tüm basamaklara dek her şeyi sıralaması gerekirdi. Bohm kişinin, herhangi bir sonuca yol açan engin nedenler çağlayanını çoğu kez görmezden gelebileceğini kabul ediyordu; ancak, hiçbir neden-sonuç ilişkisinin evrenin bütününden asla ayrılamayacağı gerçeğini akılda tutmanın bilim adamları için taşıdığı önem üzerinde duruyordu.

Mekânsızlık
Yaşamının bu döneminde Bohm, kuan-tum fiziğine getirdiği alternatif yaklaşımını geliştirmeyi sürdürdü. Kuantum potansiye-linin anlamını dikkatle inceledikçe, bu alanın, klâsik görüşlerden daha köktenci bir biçimde ayrılmakta olduğunu ima eden başka özellikleri olduğunu da fark etti. Bunlardan biri de bütünselliğin önemiydi. Klâsik bilim, tüm bir sistemin durumunu, yalnızca parçaları arasındaki ilişkilerin sonucu olarak görüyordu. Oysa, kuantum potansiyeli bu görünüşü tersine döndürüyor ve parçaların davranışlarının gerçekte bütün tarafından örgütlenmekte olduğuna işaret ediyordu. Ve bu durumda, Bohr'un, atomaltı parçacıkların bağımsız "şeyler" olmayıp, bölünmez bir sistemin parçaları olduğu yolundaki görüşünü yalnızca bir adım ileriye götürmekle kalmıyor, giderek en önemli gerçekliğin bütünsellik olduğunu da öne sürüyordu.
Bu görüş aynı zamanda, plâzma içindeki elektronların nasıl olup da, parçalarının birbirleriyle bağlantılı olduğu bir bütün gibi davranmakta olduklarını da açıklıyordu. Bohm'un dediği gibi, böyle "elektronların ortalığa saçılmamaları, kuantum potansiyeli yoluyla tüm sistemin, örgütlenmemiş bir kalabalıktan çok bale dansçılarınınkine benzer eşgüdümsel bir hareket içinde oluşları yüzündendi." Yine, "elektron eylemlerinin böylesi bir kuantum bütünselliği içinde olması bir makinenin, parçalarının biraraya getirilmesi suretiyle sağlanan birliğinden çok, canlı bir varlığın parçaları arasındaki örgütlü birliğe çok daha yakındır." diye yazıyordu Bohm.

Kuantum potansiyelinin daha da şaşırtıcı başka bir özelliği, bir yer kaplama kavramı konusunda düşündürdükleridir. Günlük yaşam düzeyimizde nesnelerin belirgin yerleri vardır, ancak Bohm'un kuantum fiziğine getirdiği yoruma göre, kuantum-altı düzeyde, kuantum potansiyelinin geçerli olduğu düzeyde, bir yer kaplama olgusu ortadan kalkmaktadır. Uzaydaki herhangi bir nokta, diğer noktaların tümüyle eşitlenmektedir, bu yüzden de herhangi bir şeyin diğer herhangi bir şeyden ayrı olduğunu söylemenin bir anlamı yoktur. Fizikçiler bu özelliğe "mekânsızlık" adını veriyorlar.
Kuantum potansiyelinin bu "mekânsızlık" görünümü Bohm'un, ikiz parçacıklar arasındaki ilişkiyi, herhangi bir şeyin ışık hızından daha hızlı hareket etmekte olduğunu ileri sürerek şu ünlü görecelik (rölâtivite) yasağını çiğnemesine gerek kalmadan açıklayabilmesine olanak verdi. O, bu durumu şöyle açıklıyordu: Bir akvaryumun içinde yüzen bir balığı düşünün. Ayrıca, daha önce hiçbir akvaryum ve balık görmemiş olduğunuzu da kabul edelim. Bunlar hakkındaki bilgiyi iki televizyon kamerası aracılığıyla ediniyorsunuz. Bu kameralardan biri akvaryumun önüne, diğeri de yan tarafına yerleştirilmiş olsun. Bu iki kameranın monitörlerine baktığınızda, ekranlarda görmüş olduğunuz balıkların iki ayrı balık olduğunu düşünebilirsiniz. Kameralar farklı açılarda yerleştirilmiş olduğu için, görüntüledikleri imgeler de biraz farklı olacaktır. Ancak izlemeyi sürdürdüğünüz takdirde, sonunda iki balık arasında bir ilişki olduğunu fark edersiniz. Birisi dönünce, diğeri de biraz farklı ama diğeriyle uyumlu bir dönüş içinde olacaktır. Birisi önden göründüğünde, diğeri yandan görünecektir vb. Eğer durumun tümüyle farkında olmadığınızı düşünecek olursak, balıkların birbirleriyle anında iletişim kurdukları gibi yanlış bir kanıya sahip olabilirsiniz, ama durum böyle değildir. Burada hiçbir iletişim yoktur, çünkü daha derin bir gerçeklik düzeyinde, akvaryumun gerçeklik düzeyinde, iki balık da aslında bir ve aynı balıktır. Bir pozitronyum atomu çözüldüğü zaman ortaya çıkan iki foton söz konusu olduğunda ise, parçacıklar arasında olup biten şey özellikle budur.
Gerçekten de durum böyledir, çünkü, kuantum potansiyeli uzayın her yanını kapsar ve tüm parçacıklar birbirleriyle mekânsızlık içinde karşılıklı bağlantı içindedir. Üstüne üstlük Bohm'un geliştirmekte olduğu gerçeklik imgesi, uzay boşluğunda hareket eden birbirlerinden ayrı atomaltı parçacıklarından oluşmuyordu, tam tersine, her şey bölünmez bir ağın parçalarıydı ve içinde hareket eden madde kadar gerçek ve zengin süreçlerle dolu bir uzay tarafından içerilmekteydi.

Holograma Giriş
Bohm maddenin içine daha çok daldıkça, düzen kavramının içinde de farklı dereceler bulunduğunu farketti. Bazı şeyler diğerlerinden daha düzenliydi, bu da belki, evrendeki düzen hiyerarşisinin bir sonu olmaması yüzündendi. Bohm, buradan, bizim düzensiz olarak algıladığımız şeylerin belki hiç de düzensiz olmayabileceği düşüncesine vardı. Belki onlarınki öylesine "sonsuz yükseklikte" bir düzendi ki, bize rastgele gibi görünüyordu (matematikçilerin rastgeleliğin formülünü bulamamış olmaları ilginçtir ve bazı rakamsal dizinler rastlantısallık kategorisine sokulmuş olmakla birlikte, bunlar yalnızca varsayım olmaktan öteye gitmemektedirler.)

Bu düşüncelere dalmış olan Bohm, bir BBC televizyon programında, düşüncelerini geliştirmesine yardım eden bir aygıtla karşılaştı. Bu aygıt özel olarak tasarlanmış ve içinde geniş bir döner silindir bulunan bir kavanozdu. Silindirle kavanoz yüzeyinin arasındaki dar boşluk gliserinle -koyu ve saydam bir sıvıyla- doldurulmuştu ve gliserinin içinde hareketsiz duran bir damla mürekkep vardı. Bohm'un ilgisini çeken şey, silindir kolu döndürüldüğünde mürekkep damlasının gliserin şurubunun içine yayılıp gözden kaybolur gibi olmasıydı. Ama kol ters yöne çevrilir çevrilmez, şurubun içindeki soluk mürekkep gölgesi hemen yeniden bir damla biçimini alıyordu.

Bohm, "Bu bana derhal, düzen sorunuyla yakından ilgili bir şeymiş gibi göründü," diye yazmıştı, "mürekkep damlası sıvının içine dağılmış durumdayken de 'gizlenmiş' (ya da ortaya çıkmamış) bir düzene sahipti, yeniden oluştuğunda önceki düzen de yeniden beliriyordu. Öte yandan alışılmış anlayışımıza göre, gliserinin içine yayılmış durumdayken mürekkep damlasının düzeninin bozulmuş olduğunu, 'düzensiz' bir duruma girdiğini söyleyebilirdik. Bu durum, burada yeni bir düzen kavramının söz konusu olduğunu görmeme yardım etti.”

Her Şeyin Bölünmez Bütünselliği
Bohm'un geliştirdiği düşüncelerden en önemlisi ise bütünselliktir. Bohm'a göre, kozmosta her şey saklı düzenin dikişsiz holografik kumaşından yapılmış olduğu için, evreni "parçalar"dan oluşmuş bir şey diye kabul etmek, tıpkı bir pınardaki farklı su kaynaklarının içinde akmakta oldukları suyun bütününden ayrı düşünülmesi gibidir. Elektron, "temel parçacık" değildir. O, holoeylemin belirli bir görünümüne verilmiş bir addır yalnızca. Gerçekliği parçalara bölüp bu parçalara birer ad vermek her zaman keyfe bağlı bir iş, geleneksel bir alışkanlık olmuştur, oysa süslü bir kilimin üzerindeki farklı motifler birbirlerinden ne kadar ayrıysa, atomaltı parçacıklar ve evrendeki diğer her şey birbirlerinden ancak o kadar ayrıdır.
Bu çok derin bir varsayımdır. Einstein, dünyayı sarsan genel görecelik kuramında uzay ve zamanın birbirinden ayrı varlıklar olmayıp, bölünmez uzay-zaman sürekliliği adını verdiği daha geniş bir bütünün pürüzsüz bir biçimde birleşmiş parçaları olduğunu söylemişti. Bohm, bu görüşü, dev bir adım daha ileriye götürmüştür. O, evrendeki her şeyin bir sürekliliğin parçası olduğunu söylemiştir. Görünen düzeydeki açık seçik ayrılığına karşın, her şey birbirinin dikişsiz bir uzantısıdır ve sonuçta her şey, hatta saklı ve belirgin düzenler bile birbirleriyle iç içe girmiş durumdadır.
Bir an durup bunu düşünelim. Elinize bakın. Şimdi de yanınızdaki lâmbadan akan ışığa bakın. Ve ayaklarınızın dibinde uzanmış köpeğe. Siz yalnızca aynı maddeden yapılmış değilsiniz. Siz aynı şeysiniz. Tek bir şey. Bölünmez bir şey. Sayısız kollarını ve eklentilerini tüm görülebilir nesnelerin, atomların, dalgalı okyanusların, kozmosta göz kırpan yıldızların içine uzatmış görkemli bir şey.

Bohm uyarır; bu, evrenin devasa, farklılaşmamış, bölünmemiş tek bir kütle olduğu anlamına gelmemektedir. Şeyler aynı zamanda hem bölünmez bir bütünün parçaları olabilir hem de kendi özgün niteliklerine sahip olmayı sürdürebilir. Bohm, bunu daha açık anlatabilmek için bir nehrin içinde sıklıkla oluşan ufak anaforları ve girdapları örnek gösterir. İlk bakışta bu anaforlar birbirlerinden ayrı şeyler gibi görünür ve büyüklük, hız, dönme yönü vb. gibi açılardan bireysel özellikler taşır gibidir. Ancak dikkatle inceleyince herhangi bir girdabın nerede başlayıp nehrin nerede bittiğine karar vermenin olanaksız olduğu anlaşılır. Böylece Bohm, "şeyler" arasındaki farklılıkların anlamsız olduğunu söylemiyor. Yalnızca bizden, holoeylemin çeşitli görünümlerini "şeyler"e bölme alışkanlığının bir soyutlama olduğunun sürekli olarak farkında olmamızı istiyor, bu bölme alışkanlığı söz konusu görünümleri düşünce tarzımıza uygun olarak algılayabilmemizi sağlayan bir yoldur yalnızca. Bu yanılgıyı düzeltme çabası içinde, holoeylemin farklı görüntülerini "şeyler" diye adlandırmak yerine, onlara "göreceli olarak bağımsız altbütünler" adını veriyor.

Şuur Maddenin Daha Süptil Bir Biçimidir
Bohm'un holografik evren tasarımı, kuantum fizikçilerinin karşılıklı bağlantı konusunda niçin bu kadar çok örnekle karşılaşmakta olduğunu açıklarken, ayrıca başka birçok bilmeceye de yanıt getirmektedir. Bunlardan biri de şuurun atomaltı dünyası üzerindeki görünür etkisidir. Daha önce gördüğümüz gibi, Bohm parçacıkların gözlenmedikleri zaman var olmadıkları düşüncesini kabul etmemektedir. Ancak ilke olarak şuuru ve fiziği biraraya getirme çabasına karşı değildir. Yalnızca ona göre, çoğu fizikçi, bağımsız bir şeyin -şuurun- başka bir bağımsız şeyle -bir atomaltı parçacığı ile- ilişkisi olduğunu söylerken bir kez daha gerçekliği parçalara bölmeye çalışmaktadır.

Bütün bunlar holoeylemin görünümleri olduğuna göre, Bohm, şuur ve madde arasındaki ilişkiden söz etmenin bir anlamı olmadığına inanmaktadır. Bir bağlamda, gözlemci ile gözlenen aynı şeydir. Gözlemci aynı zamanda ölçümü yapan aygıt, deney sonuçları, lâboratuvar ve lâboratuvarın dışında esen rüzgârdır. Aslında, Bohm şuurun, maddenin daha süptil bir biçimi olduğuna inanır; ona göre, ikisi arasındaki herhangi bir ilişkinin temeli bizim kendi gerçeklik düzeyimizde değil, saklı düzenin derinliklerinde yatmaktadır. Tüm maddelerin çeşitli gizlenme ve ortaya çıkma evrelerinde şuurluluk vardır. Belki de onun için plâzma, canlıların bazı özelliklerine sahiptir. Bohm'un öne sürdüğü gibi, "eylemi biçimlendirme yeteneği zihnin en tipik özelliğidir ve daha şimdiden elektronun 'zihnimsi' bir şeyler olduğunu görüyoruz."
Yine Bohm, evreni canlılar ve cansızlar diye ayırmanın da bir anlamı olmadığını söylüyor. Canlı ve cansız nesneler ayrılmaz biçimde birbirinin içine girmiştir ve yaşamın kendisi de, tüm evrenin içine gizlenmiş durumdadır. Hatta kayalar bile bir biçimde canlıdır, diyor Bohm, çünki yaşam ve zekâ yalnızca maddenin değil, "enerjinin", "uzayın", "zamanın", "tüm evreni oluşturan kumaşın" ve bizim holoeylemden soyutladığımız, yanılgıya düşerek ayrı şeyler gibi gördüğümüz her şeyin içindedir.

Şuurun ve yaşamın (ve aslında her şeyin) evrenin içinde bir arada topluca bulunduğu fikrinin aynı derecede çarpıcı bir başka yönü de var. Bir hologramın her parçasının bütünün imgesini taşımakta olduğu gibi, evrenin her bir parçası da tümünü içermektedir. Bunun anlamı şudur: Nasıl ulaşabileceğimizi bilirsek Andromeda galaksisini sol elimizin baş parmağının tırnağında da bulabiliriz. Aynı zamanda Kleopatra'nın Sezar'la ilk karşılaşmasına da tanık olabiliriz. Çünkü ilke olarak tüm geçmiş ve tüm geleceğin imaları uzay ve zamanın en ufak bölümüne varıncaya dek her yere yayılmış durumdadır. Bedenimizin her bir hücresi tüm kozmosu barındırır.

Eğer evrenimiz daha derinlerdeki bir düzenin yalnızca soluk bir gölgesiyse, kendi gerçekliğimizin karışık dokusu daha başka neleri saklamaktadır? Bohm'un bu konuda da bir diyeceği var: Günümüz fiziğinin anlayışına göre, uzayın her bir bölgesi değişik boylardaki çeşitli dalgalardan oluşan alanlarla yıkanıp durmaktadır. Her dalganın kendine özgü bir enerjisi vardır. Fizikçiler bir dalganın taşıyabileceği en az miktardaki enerjiyi ölçmek istediklerinde, uzay boşluğunun her bir santimetre küpünün, bilinen evrendeki tüm maddelerin toplam enerjisinden daha fazla enerjiye sahip olduğunu gördüler!

Bazı fizikçiler bu hesaplamayı ciddiye almak istememekte ve bir biçimde hata yapılmış olduğunu düşünmektedirler. Bohm ise, bu sonsuz enerji okyanusunun varlığına inanmakta ve gizli düzenin gözden uzak engin doğası hakkında bize az da olsa bir şeyler anlatmakta olduğunu ileri sürmektedir. O, çoğu fizikçinin, kendilerine dikkatlerini bu okyanusun içindeki maddelere yoğunlaştırmaları öğretildiği için, içinde yüzmekte oldukları denizin farkında olmayan balıklar misali, bu dev enerji okyanusunu görmezden geldiklerini düşünmektedir.

Bohm'un, uzayın en az, içinde hareket eden madde kadar gerçek ve süreçlerle dolu olduğu yolundaki görüşü, saklı enerji denizi hakkındaki düşüncelerinde tam olgunluğa ulaştı. Madde, sözde uzay boşluğu dediğimiz bu denizden bağımsız olarak var olamazdı. O uzayın bir parçasıydı. Söylemek istediklerini açıklayabilmek için Bohm, şöyle bir benzetme yaptı: Bir kristal, mutlak sıfır noktasına dek dondurulacak olursa, kristalin içindeki elektron akışı dışarıya elektron saçmadan sürüp gidecektir. Eğer ısı yükseltilecek olursa, kristalin içindeki çeşitli çatlakların saydamlıklarını yitirdiği görülecek, başka bir deyişle, bu çatlaklar dışarıya elektron saçmaya başlayacaklardır. Elektron açısından bakılacak olursa, kristalin içindeki bu gibi çatlakların hiçlik denizinde yüzen "madde" parçaları gibi görünmesi gerekir, ama durum böyle değildir. Hiçlik ve madde parçaları birbirlerinden bağımsız olarak var olamazlar. Her ikisi de aynı kumaşın, kristaldeki daha derin düzenin parçalarıdır.
Bohm aynı şeyin bizim varoluş düzeyimizde de geçerli olduğuna inanmaktadır. Uzayda boşluk yoktur. O doludur, bir vakum değil, maddeyle dolu bir alandır ve biz de dahil her şeyin var olduğu temeldir. Evren bu kozmik enerji denizinden ayrı değildir, evren bu denizin yüzeyindeki bir dalgacıktır, düşünülemeyecek kadar engin bir okyanusun ortasında, ona kıyasla ufak bir "uyarıcı desendir". "Bu uyarıcı motif, göreceli olarak özerktir ve tezahürün üç boyutlu belirgin düzenine yaklaşık olarak yinelenen, dengeli ve ayırt edilebilir yansımalar yapmaktadır." der Bohm.
Başka bir deyişle, görünürdeki maddeselliğine ve dev boyutuna karşın evren, kendi içinde ve dışında var olmayıp, daha geniş ve daha tanımlanamaz bir şeyin üvey çocuğudur. Daha da ötesi, evren bu daha geniş bir şeyin başlıca ürünü değildir, o yalnızca gelip geçen bir gölge, daha büyük bir tabloda yer alan bir hıçkırıktır yalnızca.

Bu sonsuz enerji denizi, saklı düzen içinde gizlenen tek şey değildir. Saklı düzen, evrenimizdeki her şeyi doğuran temel olduğuna, en azından var olan ya da var olacak olan her atomaltı parçacığını da kapsadığına göre; maddenin, enerjinin, yaşamın her konfigürasyonunu; kuazarlardan Shakespeare'in beynine, çift sarmaldan galaksilerin büyüklük ve biçimini kontrol eden güçlere kadar mümkün olan her şuurlu hareketi de kapsar. Ve hepsi bu kadar da olmayabilir. Bohm, saklı düzenin nesneler evreninin sonu olduğuna inanmak için hiçbir neden bulunmadığını da kabul ediyor. Bu düzenin ötesinde akla sığmayacak başka düzenler, daha ileri aşamaların sonsuz basamaklarına uzanmakta olabilir.

Bohm'un Holografik Evrenine Deneysel Destek
Fizik alanındaki bazı ümit verici bulgular Bohm'un haklı olabileceğini düşündürmektedir. Saklı enerji denizi göz ardı edilecek olsa bile, uzay ışık dalgaları ve diğer elektromanyetik dalgalarla doludur; bunlar sık sık birbirleriyle kesişmekte ve girişim desenleri oluşturmaktadır. Daha önce tüm parçacıkların da birer dalga olduğunu görmüştük. Bunun anlamı, fiziksel nesnelerin ve kendi gerçeklik düzeyimiz içinde algılamakta olduğumuz her şeyin girişim desenlerinden oluşmuş olduğudur. Bu olgu inkâr edilemez holografik imaları içermektedir.

Son yıllarda elde edilmiş başka bir deneysel bulgu da zorlayıcı bir kanıt oluşturmaktadır. 1970'de teknoloji, Bell'in ortaya atmış olduğu iki-parçacık deneyine uygulanabilirlik sağlamıştı; birkaç farklı araştırmacı bu yolda girişimlerde bulunmuş ve bulgular umut verici olmakla birlikte, içlerinde hiç birisi kesin sonuç elde edememişti. Sonra 1982'de, Paris Üniversitesinin Optik Enstitüsünde görevli fizikçiler, Alain Aspect, Jean Dalibard ve Gérard Roger bunu başardı. Bu kişiler, önce kalsiyum atomunu lazerle ısıtarak bir dizi ikiz foton elde ettiler. Sonra her fotonun 6.5 metrelik bir boru içinde iki aykırı yönde ilerleyerek kendisini iki olası polarizasyon çözümleyicisinden birine yönelten özel filtrelerden geçmesini sağladılar. Her iki filtrenin fotonları çözümleyicilerden birine ya da diğerine aktarması saniyenin 10 trilyonda biri kadar bir süre içinde gerçekleşti ve bu süre ışığın iki foton dizisine ayrılarak 30 metrenin tümünü geçme hızından, saniyenin 30 trilyonda biri kadar az bir zamandı. Böylece Aspect ve meslektaşları fotonların birbirleriyle bilinen herhangi bir fiziksel süreç aracılığıyla haberleşmeleri olasılığını ortadan kaldırmış oluyordu.
Aspect ve ekibi, kuantum kuramının öngördüğü gibi her fotonun ikiziyle aynı polarizasyon açısını ayarlayabildiğini gördüler. Bu, ya Einstein'nın ışıktan hızlı iletişim olamaz bildirisinin iflâs ettiği ya da iki fotonun mekân dışı bağlantısı olduğu anlamına geliyordu. Çünki fizikçilerden çoğu ışıktan hızlı süreçleri kabul etmek istemiyordu. Aspect'in deneyi genel olarak, iki foton arasında mekân dışı bir bağlantı olduğunun canlı bir kanıtı olarak karşılandı. Dahası, İngiltere'de, Tyne'daki Newcastle Üniversitesinden fizikçi Paul Davis'in gözlemlediği gibi, tüm parçacıklar birbirleriyle sürekli olarak etkileşip ayrıldıklarına göre, "kuantum sisteminin bu mekân dışı görünümü, doğanın genel bir özelliği olmalıydı". Aspect'in bulguları Bohm'un evren modeline büyük bir destek sağlıyordu.

Yukarıda bahsedilenlerden sonra söylenmesi gereken her şeyin henüz açıklayamadığımız bir şekilde birbiri ile bağlantıda olduğu ve birbirini etkilediği düşüncesidir. Bu da insana büyük sorumluluklar yüklemektedir.
Kaynak: Bu yazı Holografik Evren (Michael Talbot) isimli kitaptan özetlenmiştir.

Başa Dön


HAYAT PLANIMIZIN TEMEL ÖGELERİ, Adnan Ersoy

HEPİMİZİN bildiği gibi, beşer, Ruh ve maddeden oluşan üçüncü bir antitedir. Ergün Arıkdal'ın “Metapsişik Terimler Sözlüğü”ndeki ifadesiyle, Ruh, irade ve iktidarı sayesinde, uyum sağladığı âlemlerin yasa ve icaplarına uyarak bilgi ve tatbikat için her istediği zaman plân düzenleyerek bedenlenebilen maksatlı ve etki sahibi, şuurlu bir varlıktır.

Yukarda belirtilen ifadeleri incelediğimizde, şu anda içinde bulunduğumuz, beş duyu ile sınırlı, bedenli halimizin, Ruhsal varlığımızın, madde tatbikatları yapmak amacıyla, dar şuura, maddeye, konsantre olmuş hâli olduğunu anlarız. Maddeye konsantre olmamızın nedeni, maddeyi tanımak, onu kullanabilme kapasitemizi arttırmak ve maddeyi geliştirmektir.

Bu kadar zor ve kapsamlı bir vazifenin ifasında, elbette, Ruhsal varlığımızın çok ince tertiplenmiş plânlar yaptığı hepimizin malumudur. Hür irade ve seçme özgürlüğü gereğince, her varlık, Üst Şuurunun vasıtasıyla enkarnasyon plânını tanzim eder. Varlıksal iradelerin uygunluğu ilkesine göre bu plân, bütünsel beşeriyet Plânı ile uyumludur. Bu husus bir varlıksal ilkedir.

Doğmadan önce yaptığımız enkarnasyon plânında, varlıksal Bütünlüğümüz'e giden yolda, gerçek icap ve ihtiyaçlarımız ile içinde bulunduğumuz şuurun çok üstünde bir bakış ile tekâmül yolumuz dikkate alınır.

Burada varlığın kendisi ile içine doğacağı toplumun zaman-mekân şartları içindeki durumu, önemlidir. Doğaca-ğımız coğrafi bölge, ülke, sosyal çevre, aile seçimleri hayat plânımızın temel ögelerini teşkil eder.

Kuantum model de ana dalga boyunun esasları plânlanır. Bildiğimiz gibi, içinde bulunduğumuz fizik vasatta maddenin tezahür âleminde beş duyu ile algılayabildiğimiz parça tesirinin yanı sıra bir de dalga tesiri vardır.

Dalga tesirinin özellikleri:
- Yaratıcılık,
- Şuur ( Bütünsellik, kollektif şuur irtibatı)
- Süptillik iken;

Parça tesirini özellikleri:
- Maddesel oluş,
- Bireysel oluş, (kendini Bütün'den ayrı algılama)
- Sert (katı hal) oluş' tur.

Kalıtımsal özelliklerimizi, tekâmül ihtiyaçlarımıza uygun olarak belirleriz. Daha sonra içinde bulunduğumuz şuur halinde beğenmesek de, Üst Şuur'da annemizi, babamızı, kardeşlerimizi, diğer aile efradımızı, akrabalarımızı ve daha geniş bir anlamda fizik hayatımızda yer alacak tüm karşılaşacağımız varlıkları seçeriz. Bütün bu seçimlerimiz, hür irade ve seçme özgürlüğü yasası kapsamında karşılıklı mutabakatlarla yapılır. Sadece bu ilkeden hareketle dahi tüm varlıkları sevmemiz gerekir. Zira tüm varlıklar bizim tekâmülümüze hizmet eder.

Hangi bilginin tatbikatını seçmişsek, ona ait mizansenlerle karşılaşırız. Bazen enkarnasyon plânımızda, ana dalga boyunda seçtiğimiz temel derslerimize ait dünya tatbikatlarımızın içindeki bilgiyi almakta zorlanırız. İşte bu durumda sürekli benzer tatbikatlarla karşılaşırız. Zaman zaman da bu durumdan bunalırız. Ancak bilgiyi aldığımız zaman bu deneyimler biter. Başımıza gelen ve sürekli tekrar eden olayları biraz da bu gözle değerlendirmeliyiz.

Başımıza gelen bütün eprövlerimizde tek yapmamız gereken husus, “bu hadisat bana ne öğretiyor?” sorusunu kendimize sormamızdır. Bakış açımızı ve konsantrasyonumuzu bu yöne çevirebilirsek bir müddet sonra kendi Üst Şuurumuzdan cevabı almamız mümkün olur. Aksi takdirde, onun yüzünden oldu; bunun yüzünden oldu, gibi olgularla vakit kaybederiz. Tekâmül yolumuzda da yolu uzatırız. Kendini bilme çalışmalarının temelinde de bu husus yatar. Böylece hayat plânımızın temel ögelerine ait ipuçları elde etme imkânımız olur.
Beş duyu ile sınırlı olduğumuz beşerî şuurumuzda bir ana vazifemiz vardır. Bu ana vazifeye giden yolda birçok tali vazifelerimiz vardır. Hayat plânlarımızın temel yapı taşlarını fark edebildiğimiz oranda, bu şuurda vazifelerimizin de sezgisini alırız. Vazifeye bağlı olmak ve ilkeli olmak da zaten en temel beşeri görevimizdir.

Ruhsal varlık, madde tatbikatı yaparken, kendisini ifade etme arayışındadır. Bu arayışını fizik beden içerisinde karakterinin değişik yönlerini geliştirerek sürdürür. Varlıksal Bütünlüğü'ne doğru giden, meşakkatli ve uzun yolda Ruh varlığı pek çok beden kullanır. Bir tatbikatta aşırı uç seçilmişse, dengelemek için, bir başka tatbikatta karşıt uç seçilir. Örneğin, çok zengin bir dünya yaşantısı, bir diğer yaşantıda fakirlik tatbikatı ile dengelenebilir. Bir yaşamda bedenini fizikî açıdan çok güçlü olarak seçen bir varlık, bir başka yaşamında çok zayıf bir beden seçebilir. İşte bu yüzden içinde bulunduğumuz yaşamdaki tüm durumlar, bizim tekâmülümüz için en uygun olandır; hayıflanmamıza gerek yoktur.

Dünya hayatımız süresince, Ruh Dünyasından tanıdığımız, her çeşit fiziksel kılığa bürünmüş varlıklarla irtibat kurarız. Bazıları ile uyum içerisinde olabiliriz, bazıları ise beşeri şuur içinde, bizde, hayal kırıklığı yaratabilir. Fizik bedenimiz içindeki şuur halimizde, bu tatbikatlarımızın arkasındaki ana amacı bilemediğimizden, bizde hayal kırıklığı yaratan bedenli varlıklara karşı öfke duyarız. Belki de onlar, bu hayatımızın en önemli derslerini bize aktaran ve ruhsal âlemde bize en yakın olan varlıklardır. Bu açıdan meselelere bakmaya başladığımızda, hayatın temel amaçlarının başında gelen, uyum ve esneklik kapasitemiz çok artacağından, enkarnasyon plânlarımızda daha yüksek yüzdeli tatbikatlar yapma imkânını buluruz.
Bir fizik beden içinde yaşarken, diğer beşerle ilişkili sıkıntılarımızın çoğu, birbirimizi aynı meselenin farklı ve hatta zıt yönlerini denemeye zorlandığımız için ortaya çıkar. Neo Sipiritüalizmanın kurucusu, Büyük İnisiye, Dr. Bedri Ruhselman, “Dünya rahat yeri değildir, bizlerin kaprislerini, teamüllerini tatmin etme yeri hiç değildir”, derken işte bu husus vurgulanmaktadır. O halde yaşadığımız sıkıntıların nefsani algılamalarımız olduğu bilincine varmalıyız. Bu oluşumları sıkıntı diye algılamak yerine, bize ne öğrettiklerini kendi içimizde sorgularsak, Ruhsal varlığımızdan alacağımız cevaplar Hayat Plânımızın temel ögeleri ve ana vazifelerimiz hakkında bizlere ışık tutar.

Tüm bu bahisler çerçevesinde “bağışlama” kavramı öne çıkmaktadır. Bağışlamak, kendini bağışlamak anlamına gelir. Ruhsal âlemde karşılıklı mutabakatlarımız ile, tekâmül ihtiyaçlarımız doğrultusunda anlaşarak dünya hayatına birlikte doğup, fizik bedenler içinde karşılaştığımız tüm varlıkları bağışlamayıp da ne yapacağız? Kendi yolumuzda ilerlerken bize yardımcı olan varlık kardeşlerimize nasıl kızabiliriz?
Üstelik bu varlıklar “Karma Yasası” gereği bize yardımcı olurken sebep oldukları negatif enerjinin sorumluluğunu da yüklenirken, onlara nasıl teşekkür etmeyiz?

Hiç unutmamamız gereken bir husus da, bir dünya hayatına doğarken seçtiğimiz temel derslerin içindeki bilgiyi kavramanın en zor olduğudur. Diğer bazı tatbikatların halli kolay olabilir, ancak temel derslerimizin öğrenilmesi zordur. Her varlık Bütünün içinde kendi tekâmül yolunda ilerlediğinden, bu ana derslerimiz de birbirinden farklıdır. İşte bu yüzden, birbirimizle, beden içerisinde kıyas yapmamalıyız. Bana kolay gelen, bir diğerine zor gelir. Ona kolay gelen, bana zor gelir. Aslında “kolay”, “zor” yoktur. Her varlık kendi bütünlüğüne giden yolda kendi derslerini öğrenmek için çaba göstermektedir ve her varlık eşittir.

Hepimiz beşeri bedenlerimizin içinde kendimizi anlamaya çalışıyoruz. Duygularımızı tanımaya uğraşıyoruz. Bu uğurda hepimizin yolu açık olsun.

Başa Dön


VAROLUŞUMUZDA TELKİNİN GÜCÜ VE ÖNEMİ, Seyhan Okan

Düşüncenin, Sezginin Gücü Sınırsızdır, Ölçülemez

İnsanoğluna bireysel olarak, kendine iyi ve kötü düşünceleri ile yön verir. Zihnin tasarladığı her düşünce, organizmanın itaat ettiği bir emirdir. Telkinin etki edici gücü çok geniştir.

Kaderimizi telkin çizer. Telkinin gücünü kullanmak eğitim işidir. Zihinsel kimliğimizi şuur ve şuurdışı oluşturur. Şuurdışı, hiçbir şeyin kaçamadığı, devamlı faaliyet halinde bulunan, hassas bir fotoğraf klişesi gibidir. Şuuraltı yaratıcılığın, ilhamın kaynağıdır. Organlarımız 24 saat işlevlerini yerine getirirler. Bizim bu organlar üzerinde pek iradi bir kontrolümüz yoktur. Organlarımız şuurdışı zihnimizin kontrolü altındadır. Ruhsal ve fiziksel bedenimizin tüm fonksiyonları üzerinde de etkilidir. Şuurdışı benliği, varoluşumuzun en ufak ayrıntılarını dahi içinde barındıran olağanüstü ve kusursuz belleğe sahiptir. Yani şuurlu benliğe göre daha güvenilirdir. Şuurdışı Benlik söylenenleri sorgulamaksızın kabullenen ve kolayca yönetebilen bir yapıya sahiptir. Şuurdışı Benlik hem organizmamızın fonksiyonlarını, hem de tüm etkinliklerimizi belirler. Bunu imajinasyon olarak adlandırıyoruz. Örneğin sulu ekşi bir limonu sıkıyor olduğunuzu hayal edin, ağzınız istemsizce bir anda sulanmaya başlar. Bu nasıl oldu? Düşüncenin etkisiyle salgı bezleri çalışmaya başladı, çok miktarda tükürük salgılandı. Örneğin tebeşir gıcırdamasını düşünelim. Kasılmış sinirler, başın arkasında tüm omurgaya sinyal gönderir, tüylerimizin diken diken olmasına sebep olur.

Bu örneklerden de anlaşılacağı gibi bedeni zihinden, zihni bedenden ayırmak imkânsızdır. Ancak zihinsel öge her zaman baskındır.
Fiziksel organizmamızı zihin yönetir. Bu yüzden sağlık durumumuzu ve kaderimizi şuurdışında faaliyet gösteren düşüncelere bağlı olarak olumlu ya da olumsuz yönde kendimizi yaratırız.

Telkinde İRADE ve İMAJİNASYON önemlidir.
Örneğin uykusuzluk sorunu yaşayan bir kişiyi düşünelim. Uyumak için herhangi bir çaba sarf etmediği sürece sakin bir biçimde yatağında uzanabilir. Uyumaya yönelik iradi çabaları ve kendini zorlaması onu daha da rahatsız olmaktan öte bir sonuç doğurmaz. Burada tersine dönen bir çaba vardır. Harcanan çaba şuurdışını, baştaki asıl telkinin tersine işleyen bir güce dönüştürür. Sonuç uykusuzluk.
Örneğin bir kimsenin ismini hatırlamaya çalıştığınızda, ne kadar çabalarsanız çabalayın aklınıza gelmez. Hatırlamaya çalışmayı bırakıp, unuttuğunuzda o kimsenin ismi kendiliğinden hiçbir çaba gerektirmeksizin zihninizde belirir. Bu tür çalışmaların tamamında imajinasyonun, irade karşısındaki gücünü görmüş oluruz. İnsan olarak hepimiz sahip olduğumuz irade gücüyle kıvanç duyan, her istediğimizi gerçekleştirebileceğimize inanan bizler, aslında İMAJİNASYONLARIMIZIN ürünü durumundayız. Bu yüzden iradeyi istediğimiz yönde kullanmak için imajinasyonumuzu yönlendirmeyi öğrenmemiz gerekir.

Kendi kendine hakimiyet, imajinasyon arzularla uyuşacak şekilde yönlendirildiği ve eğitildiği zaman başarılır. Çünkü İMAJİNASYON şuura hükmeder (Reklam panoları vb.). Şuurlu Telkinle imajinasyonumuzu yönlendirebiliriz. Kendi kendine telkin uygulamasında, iradeye dayalı çaba, başlangıç evresi dışında kullanılmamalıdır. Düşünce ve imajinasyon, acının, ıstırabın, duyguların, hissin hareketlerinin kararını verir. Atatürk, Napolyon, Gandhi gibi tarihin güçlü karakterlerinin, imajinasyonu güçlü insanlar olduğunu görmekteyiz. Zihinlerine fikirler ekilmiş, kuvvetli telkinleri onları harekete geçmeye itmiştir.

İmajinasyonumuzu engellere uğratmadan yapmasına izin vermeliyiz. Şuurdışı kimliğimiz halen açıklanamayan esrarengiz süreçlerden geçerek olağanüstü şeyler başarır. Örneğin masanın üzerindeki bir bardağa uzanmak için kolumuzu gererken, mekanizmanın harekete geçmesini sağlayan, şuurdışı çalışan mekanizmalardır. Ama onun hareketini SİNİR SİSTEMİ boyunca taşıyan eyleme dönüştüren TELKİN kaynaklı EMİR olduğunu biliyoruz.

Hastalıkların kökenindeki manevi etkenleri hiçbirimiz göz ardı edemeyiz. “Daha iyi oluyorum” diyen bir hasta, yaşamsal güçlerini arttırmakta, iyileşme sürecini hızlandırmaktadır. Bir heykeltraşın kili yonttuğu gibi düşünce ya da telkinin de insan bedenine biçim verebildiğinin farkına varmalıyız.

Telkin belirli bir fikri, başka birisinin fikrine sokma ya da aşılama eylemidir. Bu eylem tam anlamıyla mümkün değildir. Ancak kişinin belirli bir fikri, kendi kendine aşılaması olarak tanımlanabilir (gerçek varoluşumuzu gerçekleştirebiliriz). Karşınızdaki kişiye telkinde bulunabilirsiniz. Ancak telkinde bulunduğunuz kişinin şuurdışı benliği, bu fikri kabullenmiyorsa, özümseyip kendi kendine telkine dönüştürmüyorsa hiçbir sonuca ulaşamazsınız.

Kendi Kendine Telkin, Doğuştan İtibaren Sahip Olduğumuz Bir Araçtır.
Örneğin bebek ebeveynlerine telkin uygulamaya başlar (Bebek ağlar, bakanlar beşikten kucağına alır, susar.). Bebek beşikten kendisini beni almaları için ağlayacağı telkinini şuurdışında kurar. Hepimiz kendi kendine telkini yaşam boyunca kullanırız. Ancak çoğunlukla bunun farkında olmayız. Kendi kendine telkin iyi-uygun bir biçimde kullanıldığı takdirde çok faydalı bir araçtır. Mucize olarak adlandırılan hareketlere de yol açar (Karatede taşı, tahtayı kırmak gibi).

İrade ile İmajinasyon Arasındaki İlişki
1. İrade ve imajinasyon arasında bir zıtlık söz konusu olduğunda, İMAJİNASYON galip gelir.
2. İrade ve imajinasyon arasında yaşanan çatışmada imajinasyonun gücü, iradenin gücünün karesine eşittir.
3. İrade ve imajinasyonun uyum içinde olması durumunda, artan iki kat etki gözlenir.
4. İmajinasyonu yönlendirmek insanın kendi elindedir.

Kendi kendine telkinin çok tehlikeli bir araç olduğu her zaman göz önünde bulundurulmalıdır.
Sağduyudan yoksun ve şuursuz bir biçimde kullanılması halinde, insan kendisine zarar verebilir. Bu görüşler, şuurlu bir biçimde telkini alamayan grupları içine almaz.
a) Zihinsel açıdan kendilerine söyleneni anlamayacak ölçüde yetersiz olanlar (zihinsel özürlüler)
b) Söyleneni anlamak istemeyenler (dirençli, asi, egoist insanlar)

Kendi Kendine Telkinin Organizmamız Üzerinde Yararları
Organizmanın, direnci artar. Şuur altına sağlık fikri aşılanırsa, daha önce aşina olamadığımız güven hissi gelişir. Psikosomatik hastalıklar, örneğin mide rahatsızlıkları (gastrit, ülser), kabızlık, astım, baş ağrıları kendi kendine telkinle daha kısa sürede iyileşebilirler. Daima doğanın güçlerini kullandığımızı unutmamalıyız. Makul olanı istemeli ve uygulamalıyız. Buna yönelik telkinlerle güçlendirmeliyiz. Kendi kendine hakimiyet sağlık demektir. Kendi kendine telkinle yaşarız. Şuur dışımızın egemenliği altındayız. Onu mantığımızla yönlendirebilme yetisine de sahibiz. Çağdaş mucizeleri meydana getiren kendi kendine telkin doğa tarafından bize bahşedilen mükemmel bir güçtür. İnsan yetilerinin sınırları dahilinde, bizi daha da güçlü kılacaktır (Ya da güçsüz). Kaderimizi belirlememizde ROL OYNAYACAKTIR.

Kendi Kendine Telkin Uygulaması
Fiziksel organizmamız tamamıyla, her telkine İTAAT eder ve nitelikleri göz önünde bulundurmayarak vücudun her lifine iletip onun derhal yanıt vermesini, yani tepki göstermesini sağlayan şuurdışı kimliğimizin egemenliği altında tutulur. Kendi kendine telkini şuurlu bir şekilde uygulayabilmek için, korkunç sonuçlar doğurabilecek olumsuz telkinlerden kaçınmak gerekir.
Kendi kendine telkinleri şuurlu bir şekilde fiziksel ve psikolojik sorunları gidermek, olumsuz telkinleri olumluya çevirmek ve doğru yola girmek için olumlu bir şekilde uygulamak gerekir. Yöntemin kendisi BASİT ve YALINdır. Fakat basit ve yalınlığın MANTIĞI, yaşamın her anındaki FARKINDALIĞIMIZDIR.
Telkin Kalıpları: Her Gün Her Yönden Daha İyiye Gidiyorum
Her şeyin, her yönden iyi gittiğine dair genel telkin, etkilerini farklı organlara ulaştırır ve tüm bedeni iyileştirebilecek İKNA sürecini başlatmak için yeterlidir. Çünkü şuurdışımızın fiziksel organizmamız hakkında, bizim bildiğimizden çok daha fazlasını bildiği bir gerçektir. Her türlü bedensel işten sorumlu olsaydık işin üstesinden gelemezdik. Bu işi şuurdışı üstlenmiş. Her organ ya da bedensel işlev diğerleriyle iletişim içindedir. Telkini verirken, düşünceleriniz üzerinde yoğunlaşmayın, rahat olun, sakin olun. Telkini empoze için mücadele etmeyin. Bunu bir ÇABA haline dönüştürmek şuurlu iradeyi harekete geçirecektir. Her sabah yataktan kalkmadan önce ve her gece yatağa girer girmez; gözlerinizi kapatın yavaş, sakin fısıltılı bir sesle “HER GEÇEN GÜN, HER YÖNDEN DAHA İYİYE GİDİYORUM...” cümlesini tekrarlayın. Bu telkini İNANARAK ve GÜVENEREK söyleyin, hissedin, hissettirin.

Zihinsel bir sorunla karşı karşıya kaldığınızda elinizi alnınızda dolaştırın, fiziksel bir ağrı ise, ellerinizi ağrıyı hissettiğiniz noktalarda dolaştırırken, içinizden “GEÇİYOR, GEÇİYOR, GEÇİYOR” diye HIZLICA tekrar edin. Başka bir ek çaba göstermeyin.

Uyku için: “Sessiz, sakin, kolayca uykuya dalıyorum,” cümlesini tekrarlayın. Telkinlerimizin pozitif amaç taşımasına özen göstermeliyiz.
Uykusuzluk Sorunu: İrade ile imajinasyonun arasındaki ÇATIŞMANIN sonucunda İRADENİN yenik düşüşünün ŞAŞIRTICI bir örneğidir.
Heyecan, üzüntü, güven eksikliği, sinirlilik hali yapay bir karakterlerin kişi tarafından telkin edilmesi sonucu pekişir. Bu gibi zayıflıkları “SAKİNİM, KENDİMİ İYİ HİSSEDİYORUM, KENDİME GÜVENİM TAM, HERŞEY İYİYE GİDİYOR”, şeklinde telkin cümleleri işe yarar. Telkinlerimizin pozitif amaç taşımasına özen göstermeliyiz.
Kaynak: İlkeleri ve Uygulamalarıyla Kendi KendineTelkin, Emile Coue, Ege Meta Yayınları

Başa Dön


HERKES VAZİFESİNİ YAPAR, Ercüment Kaya

Ne yaptığını bilen, farkındalığı artmış bir insan için vazifenin anlamı çok büyüktür. Onun için, vazife kavramı ve tekâmül kavramı birbirinden ayrılmaz. Dolayısıyla varlıkların her fiil ve hareketleri, bir vazifenin ve buna bağlı olarak bir tekâmül hamlesinin yolunu açmış olur.

Ruhsal bilgiler çerçevesinde ifade etmek gerekirse, vazife, fiillerin ve hareketlerin gayesidir. Bu ifade insan hayatının tamamını kapsar. Bu aşamada şu soru sorulabilir: İnsan, hayatı boyunca çeşitli vazifeler yaptığının farkında mıdır? Bu soruyu "evet" olarak yanıtlamak mümkün değildir. Bu, doğal olarak insanın tekâmül seviyesiyle alâkalıdır.

Bütün insanlar, yaradılışları gereği vazifelerini yerine getirmektedirler. Kişinin şuursal gelişimiyle alâkalı olarak vazifelerin yerine getirilmesinde bazı süreçler yaşanır. Vazifeler insan tarafından önce benmerkezci bir şekilde uygulanmaya başlanır. Bu, amiyane bir ifadeyle "Hep bana, hep bana"dır. Bu, kişinin bireysel gelişimi için adeta gereklidir. Gelişim devam ederken, diğer bir süreç devreye girer ki, benmerkezci bir yaklaşım yerini, merkezin birçok noktada olduğu bir duruma geçilir. Artık sadece kendisi yoktur, kendisinin dışında birileriyle bir şeyleri paylaşmak söz konusudur. Bu dağınık merkezli çalışmalar öğrenildikçe, insan gitgide benmerkezcilikten çıkmaya başlar ve bu arada vicdanî bir gelişme söz konusu olur.

Yapılanları bir vazife olarak ele almak ve sorumlulukları yerine getirmek oldukça zor bir iştir. Birçok vazife otomatik tarzda yapılır. İnsanın, aileye, çevresindeki insanlara, yaşadığı şehrin topluluklarına karşı bir sorumluluk ve buna karşılık bir vazife yapma duygusu vardır. Bundan öte, millete ve tüm insanlığa karşı vazifeleri vardır. Vicdanı gelişmiş, şuurunda biraz da olsa insancıl duyguları olan bir insan için ister inanç bakımından, ister ideal bakımından olsun, her insan diğer bir insandan sorumludur.

Ruh varlığının bir anlamda ilk vazifesi kendisine uygun bir bedenin seçimidir. Bu çok önemlidir çünkü hem çevresindeki varlıklara ve hem de kendisine karşı yapması gereken vazifeleri o beden vasıtasıyla yapacaktır. Bu durumda insanın kendi bedeninden hoşnut olmaması onun bilgisizliğindendir.

İkinci önemli vazife de şudur: "Benim herkese karşı vazifem var herkesin bana karşı değil". Bu cümleden çıkarak şunu söyleyebiliriz ki, esas itibariyle benim dünyaya gelmemin sebebi, her şeyi anlamaya çalışmak ve bu yolda gayret göstermektir. Yani "Beni kimse anlamıyor" diye şikâyet etmeye pek hakkımız yok. Benim ihtiyacım; dünya yasalarını tanımak, maddeyi kontrol altında tutarak amacım doğrultusunda kullanmaktır.

Her insanın bir asli vazifesi vardır. Bu, dünyaya enkarne olmadan (doğmadan) önce yaptığımız planın içerisinde vardır. Fakat doğrusunu söylemek gerekirse, biz insanlar yeryüzünde yaşarken asli vazifelerimizin ne olduğunu bilemeyiz çünkü ruh varlığı olarak dünya hayatına girerken bir unutma sürecine tabi oluruz. Ama bu, asli vazifelerimizle ilgili bir sezgiye sahip olmayacağımız anlamına gelmez. Asli vazifelerin yanı sıra irili ufaklı birçok vazifemizin de olduğu ayrı bir gerçektir. Dünyasal gözlerle baktığımız zaman heybetli görünen işlerin asli vazifeler olabileceği düşünülebilir. Ama dünyasal görünüşler aldatıcıdır. Belki de hiç önemsemediğimiz, küçük gördüğümüz bir iş, durum, hizmet bizim asli vazifemizi temsil edebilir.

Biz insanlar vazifelerimizi genellikle farkında olmadan yaparız. Bunun için denebilir ki bizler vazifelerimizin neredeyse %40-50'sini yerine getirebiliriz. Vazifelerin eksik kalan kısımlarının sonraki enkarnasyonlarda yerine getirilmesi söz konusu olabilir. Dünya hayatında yaptıkları işlerin farkına varmaya başlayan insanlar, gruplar, vazifelerini yapma yüzdesini daha yukarılara çekebilirler. Buradaki farkındalık konusunu, yapılan işlerden gerçekten zevk almak ve vicdan olarak çok daha huzurlu haller içinde bulunmak şeklinde ifade etmek mümkündür.

Hepimizin bildiği gibi, dünya hayatının işleyişi ikili (düal) bir sistem üzerine oluşturulmuştur; olumlu-olumsuz, güzel-çirkin, doğru-yanlış vb. Bu bilgi bize vazifelerin yerine getirilmesi sırasında görünüşlerin sadece olumlu olmadığını, aynı zamanda olumsuz da olduğunu ifade etmektedir. Buna hepimiz hayatımızın içinden örnekler bulabiliriz. Kutsal kitaplarda da bununla ilgili örnekler bulmak mümkün. Kuran-ı Kerim'deki Hz. Musa ile Hızır'ın beraber yaşadıkları bazı olayları anlatan ayetler (Kehf 65-82) buna en iyi örneklerden biridir.

Vazifenin yerine getirilmesi sırasında en önemli unsurlar; sevgi, şefkat, yardımlaşma ve dayanışma, disiplin ve istikrar, hedef belirleme, eşkoşmalara dikkat etmedir.

Şunu asla unutmamak gerekir ki, hayatta çok istediğimiz bazı şeyleri elde edemeyebiliriz ya da hiç istemediğimiz şey (ler) ile karşılaşabiliriz. Bunlar, plânlarımız dahilindeki vazifelerimizle ilgilidir ve bunları sadece duygularımızla değil, aklımızla ve vicdanımızla da değerlendirmemiz gerekmektedir.

Kaynak: Vazife, Dr. Bedri Ruhselman, Ruh ve Madde Yayınları

Başa Dön


RÜYALARIMIZ VE ANLATMAK İSTEDİKLERİ, Pınar Öztürk

Rüyaların ne anlatmak istediklerini anlamak için en güvenilir yöntemlerden birisi tabi ki bir rüyayı gördükten sonra hemen arkasından gerçekleşecek yaşantılarımıza dikkat etmektir. Dikkat etmek burada anahtar sözcüktür. Bizler bugüne kadar defalarca rüya gördük ve onlar da bize defalarca bir şeyler anlatmak ve yardım etmek istedi. Ama biz gördüğümüz rüyaya ve daha sonra yaşadıklarımıza dikkat etmediğimiz için çok daha fazla bilgi alabilecekken ya da daha fazla sembolümüzü çözebilecekken dikkat etmediğimiz ve haliyle farkına varmadığımız için bu fırsatı kaçırıyor olabiliriz. Rüyalarda semboller ve herkesin kendisine ait farklı sembollerinin olduğunun bilinmesi bilgiyi doğru almak açısından çok önemlidir. Bununla ilgili daha fazla bilgi vermeden önce Rüyanın ne olduğuna dair birkaç yoruma bakalım.

Türkçe sözlükte rüya (düş), uyurken zihinde beliren olayların, düşüncelerin bütünü olarak belirtilmiştir

Uyku, günün sonunda yorgun düşen insan bedeninin ve sinirlerinin dinlenme zamanıdır denir kısaca. Ünlü psikolog Freud'un araştırmalarının büyük bölümünü de uyku sırasında, kişinin bilinçaltında düşüncelerinin, özlemlerinin ya da isteklerinin su yüzüne çıktığının varsayıldığı Rüyalar oluşturur.

Rüyalar her ne kadar sadece bilimsel kaynaklara dayandırılmaya çalışılırsa çalışılsın bu, rüyayı tanımlamak ve anlamak için yeterli gelmemektedir.

Eski çağlarda ilkel toplumlar da rüyalara çok önem verilmiştir. Rüyaların, tanrılar tarafından verilen ödül veya cezalar olduğuna inanmışlardır. Bunun sonucunda da rüyaları açıklamaya, yorumlamaya çalışmışlardır. Örneğin İlk çağ uygarlıklarından Babil rüya yorumları ve kahinlikte çok ünlüdür. İnsanların rüyaların farklı anlamları olabileceğini ve bundan bilgi edinilebileceğini düşünmeleri bu konuda daha fazla çalışmalar yapmalarını bu konuyla ilgili kitaplar yazmalarını sağlamıştır. İlk olarak eski Yunan’da Mısır’da ve Arap dünyasında rüya yorumlarıyla ilgili kitaplar yazıldığı düşünülmektedir.

Kendimizi ve beynimizi sadece fiziksel olarak incelediğimizde, beynimizin, yalnızca elindeki verileri kullanarak, 5 duyu ile edindiği bilgileri bir araya getirdiği, bunları harmanladığı ve ancak belleğinde olan, dünyaya geldiği andan itibaren belleğine yüklemeye başladığı bilgileri kullanarak yeni görüntüler ve sesler elde edebileceğini düşünüyor insan. Ancak bazı insanların anlattığı rüyalara baktığımızda hiç bulunma imkânının olmadığı başka yerlere, başka varlıklara, başka âlemlere yani dünya üzerinde var olmayan seslere şekillere ait rüyalar gördükleri tespit ediliyor. Ya da insanların rüyalarında gördüklerine benzer olaylar hatta zaman zaman bire bir olaylar yaşadığı görülebiliyor. Bu durum insanları ve bilimi şaşırtıyor ve bilim açısından da rüyaların gizemini korumasına yol açıyor.

Rüyaların ne olduğuna dair bir sezgi oluşturabilmesi açısından burada zaman zaman çeşitli insanların gördükleri, yaşantılarıyla bağlantısı olan rüyalara yer vereceğiz. Başkalarının rüyalarını okurken ve incelerken önemsememiz gereken en önemli nokta onların kendi özel sembollerini bizim de sembollerimizmiş gibi algılamamaktır. Bazı ortak semboller olabileceği gibi genellikle herkesin rüyalarının kendine has anlamları vardır. Bu sebeple özellikle başkalarının olumsuz sembollerini benimseyerek boşu boşuna gerilim dolu zamanlar yaşamayalım.

Şimdi vereceğimiz örnek acı bir tecrübeye dayanıyor. “Böyle rüya görene kadar hiç görmeyeyim daha iyi” diye düşünebiliriz. Ama burada şunu unutmamak gerekiyor biz o rüyayı gördüğümüz için olay gerçekleşiyor değil, olay biz rüya görsek de görmesek de gerçekleşecek. Bizim, olayın bilgisini daha önceden almamızın amaçlarından biri de, olaya hazırlanmamız aşama aşama daha kolay kabullenir hâle gelmemiz olabilir.

Ayşe Yılmaz, kendisinin ve eşi Ahmet Yılmaz'ın gördüğü bir rüyayı ve olanları anlatıyor; "Eşimle birlikte İstanbul'a gezmeye gitmeye karar vermiştik. İkimiz de aynı gecelerde üst üste rahatsız edici rüyalar görmeye başladık. Ahmet, içinde bir sıkıntı olduğunu, iki gündür rüyasında, üzerine insan pisliği bulaştığını ve bir türlü temizleyemediğini söylüyordu. Ahmet bu rüyaları gördüğü sırada ben de rüyamda İstanbul'da oluyorum. (Bu arada yaklaşık bir yıl kadar önce kayınvalidemin cenazesi için yine İstanbul'a gitmiştik, onu, defnedilmeden önce yıkanırken seyretmiştim) rüyamda tekrar kayınvalidemin cenazesinin yıkandığı zamanda oluyorum fakat 'kardeşim kardeşim' diye ağlıyorum sonra rüyamın içinde şaşırıyorum. 'Allah Allah neden ben kayınvalideme kardeş kardeş diye ağlıyorum' diyorum sonra bakıyorum ki iki tabut var biri büyük biri küçük.

Bu rüyadan hemen sonra İstanbul'a gittik. Yılbaşı akşamıydı. Ertesi sabah öğlene doğru kız kardeşim geldi, "abla kötü bir haber geldi Necmi abi (kaynım) trafik kazası yapmış, ölmüş" dedi.

Daha sonra herkes panik halde Ahmet'in amcasının evinde toplandık. Amcasının hanımı Ahmet'i biraz sakinleştirmeye çalışmış ve odaya götürmüş. O sırada Ahmet yarı uyur, yarı uyanık bir durumda bir rüya görmüş. Uyanır uyanmaz "abim kaza yapmadı, intihar etti, benden gizliyorsunuz" diye bağırmaya başladı. Ben de hâlâ durumun kaza olduğunu sanıyordum. Hemen yanına koştum. "Abimin boğazında mor bir ip izi vardı" dedi ve nefes nefese anlatmaya başladı. "Abimle bir yol ayrımına geliyoruz, yolun biri çok güzel asfaltlanmış, biri taşlı çakıllı engelli bir yol. Abimin iki avucunda da kâğıt paralar var. Birisi temiz yeni bankadan çıkmış, diğeri kullanılmış eski ve kirli paralar. Abim bana dedi ki, 'Kardeşim ben yanlış yaşadım, yanlış yaptım'. Bu arada taşlı yolu ve kirli parayı gösterdi 'sen bu yoldan gitme' dedi. Bana temiz yolu ve temiz parayı gösterdi; 'sen bu temiz yoldan git' dedi."

Gerçekten de Necmi abi trafik kazası yapmamış, kendini asarak intihar etmiş. Daha önceden de içkili araba kullanarak ufak tefek kazalar atlattığı için bizler de kaza nasıl oldu diye fazla sorgulamamıştık.

Başa Dön


ATATÜRK’E GÖRE İNSAN NİTELİKLERİ, Prof. Dr. Nur Alkış

Atatürk’e taşıdığı üstün kişiliğin kaynağı sorulduğunda, “Türk” kimliğinden başka bir yön göstermemiştir. O halde, onun anlatmak istediği noktayı, Türk kimliği ile işaret etmek istediği insani özellikleri iyi anlamamız gerekmektedir. Bu özellikleri tanımak ve bizi “biz” yapan unsurları yaşamak, aslında bunların, dünya uluslarıyla “bir” ve “kardeş” olduğumuzu anlamamızı sağlayan unsurlar olduğunu görmek demektir.

Türk halkı esnektir. Türk halkı, bir su kadar akışkandır. Hem öyle bir esnektir ki Dünya’nın dört bir yönünde, dört bir ikliminde, her koşulda yaşar. Üstelik, bir o kadar da başı göğe dönüktür. Gelen her bilgiyi alıp kullanacak ve kendini dünyanın iklimine olduğu kadar, gelen bilginin iklimine de hazırlayacak kadar uyumludur. Zekası kıvraktır, yaşamın her alanında bilgiyi işe koşacak olanakları bizzat kendisi yaratır.

Türk halkı bir o kadar da sabırlıdır. Sabır, insanın sahip olması gereken en önemli vasıflardandır. Türk halkı gerektiği kadar sabredip, zamanı geldiğinde yapılacak şeyi ortaya koyabilecek güçte bir topluluktur. Evet, sabırlı olmak ve geriye dönüş olmayacağı için de her şeyi hakkını vererek yapmak gerekmektedir.

Önemli olan nedir bilir misiniz? Önemli olan, Çanakkale’de Avustralya’lı kardeşiyle beraber uyuyabilmektir, kendine karşı savaşmış bir askerin anasını teselli edebilmektir. 23 Nisanın özelliği, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı oluşudur ama Atatürk’ten bu yana dünya çocuklarıyla beraber kutlanır. Önemli olan, bağımsızlığı yaratıp, sonra da bunu tüm dünya milletleriyle paylaşabilecek kadar yüreği geniş olabilmektir. Önemli olan, dünyanın dört bir yanından gelen kardeşlerine ev sahibi olabilecek kadar hazırlıklı olabilmek ama onların bağımsızlığına da saygı duyarak mütevazi kalabilmektir. Önemli olan, birlikte olanca samimiyetle, yalansız dolansız yaşayabilmektir. Bunu, atalarımız yapabilmişse, bizim de yapabilmemiz gerekir. Hatta bizim daha da iyisini yapabilmemiz gerekir, yoksa nasıl ileriye gidebiliriz ki?

Nice evlatlar yetiştirmiştir Anadolu, nice atalar taşır Anadolu. Örneğin, öylesine sade, samimi, içten yaşamayı düstur saymış bir Mevlana geçmiştir Anadolu’dan, “Ya göründüğün gibi ol, ya da olduğun gibi görün” diyen. Anadolu’nun bildiğiniz bereketidir bu, samimi ve dürüst insanlar doğurup yetiştirmek...

Önemli olan, işte bu bereketi tüm dünyaya taşıyabilmektir. Önemli olan, bir ağaç gibi hür, bir orman gibi kardeş olabilmektir. O nedenle, 19 Mayıs Bayramı Türk gençliği kadar dünya gençliğinin de bayramıdır. O nedenle bugün yaptığım bu kadar önemlidir; hem fiziksel hem de zihinsel olarak kaç kişiye ulaştığım bu nedenle önemlidir. Şimdi, şu anda kaç beyne bilgi sunduğum, ne kadar bilgiyi yaşama geçirdiğim, daha ne kadarı için bugünden hazırlık yaptığım önemlidir. Gerisi de boştur. Bugün, endişelenerek vakit kaybedemem. Bugün bir şey öğrenmeden, öğrendiğimi kardeşime devretmeden uyuyamam. “Sağlam kafa, sağlam vücutta bulunur” ne demektir? Endişe, sağlam kafanın işi değildir. Endişe sağlıksızlık göstergesidir. Ben, bugün üstüme düşeni yaptım, sen de yaptın mı? Yaptıysan korkacak bir şey yoktur. Yarın kendi başının çaresine bakacaktır.

Yeni bir Atatürk beklemek niye, bunu anlamıyorum, anlayamıyorum. Atatürk, bizim her birimizin özündedir. Eğer biz, Atatürk’ün bize bizzat uygulamaları ile gösterdiği “Türk”lük kavramının özünde yatan insani nitelikleri yaşama geçirmeye devam ederken daha da kıvrak olabilirsek, “Çağdaş uygarlık Seviyesinin Üstüne Çıkabilmek” ülküsünün yolundayız demektir. Yoksa, başka nedir ki çağdaş uygarlık seviyesi? “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” deyişi ile onun anlatmak istediği; insanın kendine ait özelliklerini, ilim ve fen ışığında geliştirmesi gerektiğidir. Bu cümledeki vurgu, teknolojide değildir. Teknoloji, bu anlayışın ardından zaten kendiliğinden gelir...

Yeni bir Atatürk beklemek niye, bunu anlamıyorum, anlayamıyorum. Üstelik, biz Türk anaları Anadolu’nun Kibelesi kadar bereketli bağrımızdan nice yiğitler çıkarmadık mı, nice yiğitler doğurmadık mı? Gerektiği anda ön saflarda silah kuşanmadık mı? Kim diyebilir ki, Atatürk aramızda değil... Bizzat Atatürk sensin, o, ya da diğeri... Türk halkı bir tek yürektir, bir tek kan, bir tek beden, bir tek zihin ve nihayetinde o, bir tek ruhtur.

Başa Dön


HAYATIMIZI BİÇİMLENDİRME GÜCÜMÜZ VAR MI?, Nihan Atak

Ruh Varlığı ile ilgili temel bilgilerimize dayanarak ona ait bir Yaratıcı Güç'ten bahsedebilmekteyiz. Her ruh, evrensel olan yaratıcı enerjiyi çekebilme ve onu kullanabilme gücüne sahiptir. Bu güç ona kendi hayatını yaratma ve ona biçim verme kabiliyeti kazandırır.

Hayatımızın her anında değişik enerjileri üretir ve dışarı veririz. Yaratıcı enerji de yaşarken kullandığımız enerji çeşitlerinden bir tanesidir. Özümüz ile alâkalı olan bir alana adım attığımız zaman hayatımıza, varlığımıza, yaptıklarımıza dolar. Ruh varlığı, sahip olduğu yaratma kabiliyetini bu enerjiyi kullanarak hayata yansıtmaktadır. Adı üzerinde YARATMA işin içine girdiği zaman yüksek seviyeli bir enerjiden söz etmemiz gerekir. Arabalarımızı çalıştırmaya yarayan benzinden, ocakta yanan ateşten, vücudumuzun hareket etme gücünden daha üstün bir enerjiden… Yaratıcı enerji, mekanik bir enerji değildir; evrensel, ruha doğru olan, ruh varlığının özüne yakın bir enerjidir. Yaratıcı enerji de dahil Evrensel Enerjilerle ilgili çok fazla şey bilemiyoruz, farkına varış şeklimiz de doğrudan değil dolaylı yollardan oluyor. Bu tür enerjilerin insana yansıması doğrudan olsaydı binlerce volt enerji bize dokunmuş gibi olurdu ve yanardık. Dolayısıyla özümüzden bize akan yaratıcı enerjiyi paratonerler aracılığıyla kullanabiliyoruz. Bu aracı paratonerler sayesinde yaratıcı enerji bizlerde ilham, sezgiler ve fikirler tarzında (daha kabalaşarak) görünmektedir.

Bu enerjiyi kendi hayatımızda ne kadar kullanabildiğimiz şuur seviyemizle doğrudan bağlantılıdır. Her insan şuurlandıkça yaratıcı enerjiyi kullanma kapasitesi de artmaktadır. Şuurlandıkça aynı bir alıcı cihazı gibi o enerjiyi daha çok çekeriz ve yaratıcılığımız artar. Sorunlarımızı daha rahat çözeriz, insanlarla daha az tartışıp daha çok işbirliği yaparız, zamanı daha iyi kullanabiliriz, alışkanlıklarımızdan daha kolay vazgeçebiliriz, sorumluluklarımıza daha çok konsantre olup daha verimli olabiliriz. Seçimlerimizi daha farkına vararak yapabiliriz, deneme yanılma metoduyla öğrenme süreçlerini kısaltabiliriz. Farkındalığımız arttıkça hayatı yaşama şeklimize daha değişik açılardan bakabiliriz. Yaratıcı enerjilerini belli bir alana konsantre etmiş kişiler tarihe isimlerini yazdırmış dahi olarak bildiğimiz kimselerdir. Ünlü besteciler, ressamlar, yazarlar, sanatçılar bu enerjiye kendilerini açabilmiş, belki de bu vazifeyle dünyaya doğmuş olan kişilerdi. Araştırmacılar bu eserlerin beş duyumuzu kullanarak yaratılamayacak düzeyde farklı eserler olduğunu ifade etmişlerdir, dolayısıyla bu kişilerin ortaya koyduğu eserler yalnızca yetenek boyutunda gerçekleştirilmiş değildi.

Bu insanlara mucize gözüyle bakılmakla birlikte onlar “özel insanlar” olarak düşünülemezler. HEPİMİZİN ayırım yapmaksızın kendi ruhsal varlığımızın yüksek kademelerinden gelen etkileri alması doğal ve zaten yaşanan bir gerçektir. Belki de onların bizlere verdiği derslerden biri de ruhsal yönümüzün ne kadar gelişmeye açık olabileceği, neler yaratabileceğimiz, nerelere kadar uzanabileceğimiz konusundaki sınırlarımızı genişletmekti.

“Neden hayatım istediğim gibi gitmiyor?” sorusunu kendimize sorduğumuzda hangi konularda zorlandığımızı da soralım, bu belki korkularımız belki de çeşitli bağımlılıklarımızdır. Bağımlılık sorunu her ne şekilde olursa olsun bugün çok iyi tanınmaktadır. Bu sorunlarla uğraşan klinikler ve başarıyla çalışan organizasyonlar vardır. Her bağımlılık kişinin şuursal ve farkındalığındaki kapalılığından kaynaklanan ve bazen de obsesifliğe varan bir çeşit bağlanmadır. Bir şeye onsuz olamayacak kadar ihtiyaç hissettiğimizde, ki bu sahip olduğumuz bir şey, bir ilişki, bir inanç, belli yiyecekler, alkol veya uyuşturucu olabilir, o şeyin bağımlısıyız demektir. Bir yandan yiyecek, alkol ve uyuşturucu bağımlılarının durumuna üzülüyor olabilirken, diğer yandan kendimizin de başka biçimlerde birer bağımlı olduğumuzdan hiç haberimiz olmayabilir. Bizim bağımlılığımız belki de aşırı sahiplenme, açgözlülüğe varan kazanma arzusu, alışkanlık edinilmiş olumsuz düşünmelerimiz, ruh halimizdeki inişlere kendimizi kaptırma veya belli önyargıları veya temeli olmayan inançları ısrarla yaymaya çalışma şeklinde tezahür ediyor olabilir. Bizim bağımlılığımız da aşırı yiyen, alkol alan veya uyuşturucu tutkunu olan kişininki kadar gerçektir. Veya kendimize özel ben merkezci dünyamızda bir rahatlık içerisinde yaşama bağımlısı da olabiliriz. Bağımlılığın ardındaki neden ruhsal bir varlık olarak içsel farkındalığımızın yetersiz oluşu ve hayata anlam katacak bir amaçtan yoksun oluşumuzdur. Şuurlanmaya çalışan, fonksiyonel insanlar daha olgundur ve daha az bağımlılıkları vardır. Bağımlı kimseler ise yaptıkları seçimlerin ve davranışların sorumluluğunu kendi üzerlerine alamazlar.

Bağımlılıkla başa çıkmanın yolu onu kötü olarak etiketleyip ona savaş açmak değildir. Bağımlılık insan için ne iyi ne de kötüdür, o yalnızca gelişmeyi yavaşlatan bir engeldir. Hayat içinde yaşadığımız pek çok olay sayesinde acı çekerek de olsa bağımlılıklarımızı görürüz ve onlardan kopmayı öğreniriz. Bağımlı olmaktan vazgeçtiğimiz zaman geldiğinde aslında ona hiç de ihtiyacımız olmadığını, o olmadan da yaşamın sürdürülebileceğini hissederiz. Bu da bize içsel bir özgürlük hissi yaşatır.

Yaratıcı Enerjileri Çekebilmek İçin Şu Anda Yapabildiğimizin Daha Fazlasını Nasıl Yapabiliriz?
Bizler davranışlarımızı kendimiz belirleme ve değiştirme sorumluluğunu üstlenmezsek zihnimizde yaratıcı enerjinin dolacağı bir yer açamayız. Zihinsel olarak otomatikleşmiş olan etki tepki mekanizmalarımızın farkına vararak çalışmaya başlanabilir. Çocukluğumuzdan itibaren öğrenerek otomatik hale getirdiğimiz ama artık değiştirmek ihtiyacında olduğumuz davranışlarımızı yeniden biçimlendirebiliriz. Doğru düşünmek, doğru hissetmek ve doğru davranmak öğrenilebilir. Hangi davranış kalıbı bizim insanlarla pozitif bir ilişki içine girmemizi engelliyorsa öncelikle o davranış kalıpları üzerinde çalışabiliriz.

Hayata şuurlu, yaratıcı bir tarzda yaklaşmak bencil, benmerkezci bir yaklaşım değildir. Bu, hayatla gittikçe artan bir oranda pozitif bir ilişkiyi deneyimleyebilmek için farkındalığımızı genişletme yoludur. Yaşadıklarımızın sorumluluğunu üzerimize aldıkça hayatımızı kontrol edebilme gücüne ihtiyaç duyarız. Bu güç biz onu talep ettiğimiz zaman bize akacaktır. Kendinizden kendi hayatınızı yaratma gücünü talep edin…

Başa Dön


İMAJİNASYON, Dr. Bedri Ruhselman

İmajinasyon Nasıl Bir Melekedir?
Varlıkların ancak insanlık aşamasında başlayan kurucu melekesini Üstad şöyle tanımlıyor. “İmajinasyon, bir şeyi ruhta şekillendirmektedir.”

Bir şeyi ruhta şekillendirmek ile gelişi güzel zihinde bir şeyi şekillendirmek anlamına gelen düşünceyi birbirine karıştırmamak gerekir. Şu halde ruha ait olan imajinasyonla zihne bağlı bulunan tasarlamayı birbirinden ayırmalıyız. Tasarlama, alelade bir düşüncedir. Bir şeyi ruhta şekillendirmek, ruhun maddeler üzerindeki etkinliğini kullanması ile baş başa gider.

İmajine edilen bir obje önce süptil kozmik maddeler halinde tezahür etmiş ve gerçekleşmiş sayılmalıdır. İmajlar, kendine özgü olan mekânında, bir oje formu halinde, ruhsal bir etkinliğin etki halindeki enerjisi ile adeta yaratılır. Şu halde fizik mekânda kaba tezahürlerin arkasında süptil mekânda beliren imajinatif formların neden niteliğindeki mevcudiyetleri söz konusudur.

Serbest iradenin imajinatif faaliyeti, bağlı şuurumuzun içe dönük durumlarında, beden ve bağlı irademizi de geçerek adaleler üzerinde bir takım kinetik faliyetlere sebebiyet verebilir.

Ayrıca metapsişik olaylardan telestezik ve telekinetik olayların ortaya çıkışları ruhun faaliyeti ile yakından ilgilidir. Bunlar, insanın imajinasyon ve hür iradesi ile kozmik maddeler üzerinde bir amaca uygun etkinlik durumunun neticesi olarak düşünülebilirler.

Kâinatta boşluk yoktur. Her yer maddeler ile doludur. Boşluk olarak kabul edilen saha kozmik maddeler ile doludur. Bu ince maddeler imajları taşırlar. Bu imajların bizim tarafımızdan duyulup duyulmaması, onları taşımakta olan maddelerle duyu organlarımızın ilgi derecesine bağlı bir sorundur. İşte bir medyom bu kozmik titreşimleri alabilecek bir ortam oluşturmaktadır.

İmajinasyon mahsullerinin objektif birer varlık halinde kıymet kazanmaları, birçok tecrübelerle sabit olmuş bir hakikattir.

D. Ochorowiez’in fotoğraf plağı üzerinde (fotoğraf aleti kullanmadan) imajları göstermek için yaptığı denemeleri buna bir örnek olarak verilebilir. Dolunay halindeki bir ay’ı düşünen süjenin bir düşüncesi 30 cm uzakta duran bir fotoğraf plağına etki etmiştir.

Yine ideoplasti deneyleri de göstermektedir ki, düşünce ürünü etkiler, maddelere üzerinde izler bırakmaktadır.

Özetle bütün imajinasyon ürünleri objektif kıymeti taşırlar. Bunların tespiti ise imajları yüklenmiş maddesel vibrasyonlar ile sempatize olarak duygu organlarına ihtiyaç gösterir.

Kendi sinir seyyalelerini bir insan ne derece, bu imajinatif objelere ait titreşimlerle ilgilenecek kadar duyarlı bir hale koyabilirse o insan için kâinatın sınırı o kadar genişler.

İradenin İmajinasyondaki Rolü
Üstad’ın irade tanımı: “İrade, herhangi bir canlı varlığın bir şeyi istemesidir.”

Burada “canlı” terimiyle ne kastedilmektedir? Üstad, iradenin başladığı ruh evresinden yani hayvan aşamasından insanlığın üstündeki diğer bir tekâmül aşamasına kadar geçen ruh evresine can aşaması demektedir.

Bitkilerde irade bulunmadığından can aşamasının altında bulunurlar. Yine anlaşılıyor ki irade, ruhun belirli bir tekâmül düzeyinde tezahür eden bir melekesidir.

İradeyi bir canlının isteği olarak tarif ediyoruz. Ancak bunu sıradan bir arzudan ayırmak gerekir.

Üstad; “Arzu bir şeye eğilimdir. Arzu ile irade arasında çok fark vardır. Çünkü eğilim duyulan bir şeyi doğrudan doğruya istemek ayrı bir şeydir. İmajinasyon irade ile başlar, irade ile biter,” demektedir.

Maddeye bağlılığın şiddeti ve geriliği oranında iradesel faaliyetin farkına varılması da o oranda zayıflar.

Üstad; “İradesiz dediğimiz kendiliğinden imajinasyonlar dahi yine gerçekte ruhun iradesiyle olur. Bedende şuursuz olarak meydana gelen bütün bitkisel çeşitli fonksiyonlar imajinasyonla olur. Bedende şuursuz olarak meydana gelen bütün bitkisel çeşitli fonksiyonlar imajinasyonla olur.”

Bir insanın telkin altında kalması da hiçbir zaman şuurdışı ve irade dışı bir olay olarak nitelendirilemez. Bir ruhun, diğer bir ruhun etkililiği altında bulunan maddelere imajinasyonu ile etki edebilmesi için o ruhun iradesini kullanmak zorundadır. Yani iradesinin “evet” demediği bir “şeyi” ona empoze edemez.

Koluna yakı yapıştırılacağı telkin edilen bir süjeye bir kağıt parçası yapıştırılır fakat netice değişmez. Kolunda cerahatlenmeler meydana gelir. Bu deneme bize açıkça göstermektedir ki, süjenin serbest iradesi, imajinasyonu hangi yönde faaliyete geçmişse onun neticeleri tezahür eder. Bu arada aracının rolü yoktur. “Kolum yanıyor” denmiş olsaydı, yanmanın fizyolojik belirtisi tezahür ederdi.

Kaba bir ifadeyle telkin ve kendi kendine telkin diye söylenen olayın mekanizması bize göre budur. Hayvanlara telkin yapamamamızın nedeni onların imajinasyon melekesinden yoksun bulunmalarıdır.

Ruhun iradesi aracılığıyla bir nesneyi şekilendirmesi işi ile, bu işten doğan sonucu yani imajları, birbirinden ayırmak gerekir. Bütün imajlarda ancak imajinasyon sahibinin iradesi bulunur. Ancak bir imajinatif faaiyet sonucu meydana getirilmiş olan bir sanat eseri (Goethe’nin Faust’u ve Beethoven’in 5. senfonisi gibi) başkaları tarafından okunduğu veya dinlendiğinde onlarda da benzer şekillendirmelere yol açabilir. Fakat bunlar doğal olarak bu eserlerin asıl yaratıcısı değillerdir.

Tekâmülle İmajinasyon Arasındaki İlişki
Üstad, “İmajinasyonsuz irade var olabilir,” diyor. Nitekim hayvanlarda da irade bulunduğu halde imajinasyon yoktur. Onların hareketi iradeleri ile mümkündür. Bu melekelerden yoksun olan bitkilerde hareket gücü yoktur. İnsanlarla hayvanlar arasındaki en önemli fark, hayvanda sadece iradenin, diğerinde ise iradesine imajinasyonun da eklenmiş bulunmasıdır. Üstad; “İmajinasyon, ruhsal yetenek ve olgunlaşma ile orantılı olarak gelişir.”

Ancak, ruhun tekâmül düzeyi hakkında tek başına imajinasyonun ölçü olarak alınması doğru olmaz. Çünkü tekâmül tek yönlü olmayıp, diğer ruh melekelerinin gelişmesine de bağlı bir özellik gösterir.

İmajinasyonun insan tekâmülünde çok büyük rolü vardır. Tekâmülde imajinasyonun rolü, tasarı halinde bulunan ruhun düşüncelerini ya manen ya da maddeten uygulamaya çıkarması ile görünür.

Ruhsal Faaliyetin Gerçekleşmesinde İmajinasyonun Rolü
Bir işin gerçekleşmesi ancak imajinasyonla mümkün olur. Daha yukarılarda daha yüksek melekeleri gelişmiş ruhlar hakkında sözümüz yoktur.

Üstad, “İmajinasyonsuz irade vardır, fakat tek başına irade, bir eserin gerçekleşmesinde kesinlikle etkili olamaz. Bu işin gerçekleşmesi için imajinasyon şarttır. Bilimin gelişmesinde imajinatif faaliyetimizin sonuçlarına bağlıdır. Tüm keşifler ancak imajinatif faaliyetle mümkün olmuştur. Moral alanda imajinasyonun iyi veya kötü yönlerde rolü olabilir", diyor.

O halde bu melekenin iyiliğe ve güzelliğe yönelmiş olarak kullanılması bize ruhsal yönünde atılımlar yapmamıza yardımcı olacaktır. İmajinasyonla yükselmek istiyorsak onu kullanırken başımızı yere değil gökyüzüne çevirmeliyiz çünkü o, almış olduğu yöne doğru bizi zorunlu olarak sürükler.

İmajinasyonun Önemi Hakkında
İnsanların çoğu, özellikle geri realiteler içinde yaşayanlar, yenileşmekten ve değişmekten hoşlanmazlar. Bunların imajinasyon melekelerini işletmek istemeyişlerinin nedeni budur.

Büyük bir filozofun, bir büyük müzisyenin, büyük bir romancının, nihayet imajinasyon melekesi iyice gelişmiş büyük bir bilim adamının toplum hayatında oynadığı rolleri, gizli etkilerini görmek gerekir.

“İyice imajine edilmiş bir roman, doğada diğer varlıklar için reel bir sahne olabilir. İyi imajine edilmiş bir obje mesela bir bina, bir alet, bir heykel... imajine edenin yeteneği derecesine göre az süptil veya az çok devamlı bir halde doğada mevcuttur. Bize göre fakir yansımalarının telepatilerinin, ilhamlarının ve hatta sonradan meydana gelen bazı sempati ve antipatilerin... teknik açıklamasına bu noktadan girmek gerekir.”

İmajinasyonun, bir şeyin ruhta şekillenmesi demek olduğu hatırlanacak olursa, burada bir imajın bir obje halinde süptil bir mekânda görünmüş olması gerçeği, bizim sorumluluklarımız açısından da düşündürmeye yetecek bir önem taşıdığı ortaya çıkar.

“Düşüncelerinizden de sorumlusunuz” sözünün ifade ettiği gerçeğin büyük önemi, böyle daha iyi anlaşılmış olur.

Başa Dön