| Sadıklar
Planı Tebliğleri, 1959-1974 yılları arasında Ergün Arıkdal'ın
medyomluğunda 15 yıl süreyle alınmış ve 1988'de yayınlanmıştır.
Yayınlanan metin, 1961’de başlayan ikinci bölümdür; 1959-1961
arasında alınan ilk kısım, tebliği veren planın isteği üzerine
yakılmıştır.
Tebliğleri düzenlerken, celse ile ilgili özel ayrıntılar,
öğreti dışında kalan özel uyarılar, anlaşılamadığı için tekrarlanan
sorular akıcılık sağlanması için celse tutanaklarından çıkartılmıştır.
Alınan tebliğler hiçbir yorum yapmadan, aslına sadık kalınarak
yayınlanmıştır.
07.09.1963
- Prensip
24.04.1964 - Bilgi Edinme ve Istırap
24.04.1964 - Ruhsal Reşitlik
24.05.1964 - Kademeleşme
30.12.1964 - Aktif Düşünüş
06.05.1965 - Şahsiyet Sahibi İnsan
10.06.1965 - Makul Vicdan
07.09.1965 - Hadiseler
13.11.1965 - Yaklaşmakta Olan Tesirler
27.11.1965 - Metot
27.11.1965 - Hadiselerin Dilini Çözmek
27.11.1965 - İnsanın Kendindeki Problemi
27.11.1965 - Deneme ve Yanılma
Süreci
22.01.1966 - Tekamül ve Sonsuzluk
19.02.1966 - İç Duygular ve Akıllıca
Müşahede
05.03.1966 - Şuur Berraklığı ve
Uyanıklık
19.03.1966 - Olayların Dilini Anlamak
26.03.1966 - Egoistlik
03.04.1966 - Yeni Devir
23.04.1966 - Egoist İhtiyaçların
Tatmini
21.05.1966 - Açılan Kapılar
27.01.1967 - Vicdan ve Nefis
10.02.1967 - Tesir ve Vicdan
24.02.1967 - Zaaflarımız
24.02.1967 - Vicdan Huzuru
24.03.1967 - Tesir Alabilmek
24.03.1967 - Tesirlerin Alınışı
21.04.1967 - Müspet ve Menfi Tesirler
19.05.1967 - Nefs ve İnce Nefsaniyet
22.07.1967 - Ahenk Kanunu
01.03.1968 - İnsan
17.04.1970 - Varlıkların
Yaratışları
01.05.1970 - Bedeni Besleyen Kaynaklar
01.05.1970 - Düşünce
15.05.1970 - Kaadir-i Mutlak ve
O'nun Varlığı
22.05.1970 - Sonsuz Tekâmül
İmkânları
22.05.1970 - Mekana Uygun Vasıta
26.06.1970 - Stres ve Beşerî
Karma Tortuları
07.08.1970 - İnsanın Yaradılışı
11.09.1970 - Tebliğlerin inişi
23.10.1970 - Doğal Afetler
ve İnsan
23.10.1970 - İnsanların
Uyarılma İhtiyacı
23.10.1970 - Ağır Şartlarla Karşılaşma
Zorunluluğu
11.12.1970 - Samimiyet
01.02.1971 - Teksir Kanunu
02.04.1971 - Hareket ve Enerji
21.05.1971 - Birleşik
İnsanlık Realitesi
04.06.1971 - Beşer Varlığının
İlk Modeli
Prensip
Celse : 28
Tarih : 07.09.1963
Konu : Prensip
PRENSİP, bilgilerin fiilen yapılması demek değildir. Bilgilerin
fiilen yapılması, ancak bir ışığın tahtında mümkündür. İşte
bu ışık, bir idedir; bir gayedir ve bütün şuur faaliyetlerinin
bir yekunudur. Ve nihayet belirli bir tesir kuşağının hasıl
etmiş olduğu alan içinde yer tutmaktır. Sizlere daha evvel
de bahsetmiş olduğumuz üzere, prensibiniz yoktur. Sizler sadece
bilginin birtakım ufak tatbikatlarını yapmaktasınız. Fakat,
bu bilginin bu tatbik ediliş şekli, hangi esaslı prensipler
tahtında olmaktadır, bilmiyorsunuz, bu birincisi... İkincisi,
tatbik etmiş olduğunuz bilginin hangi prensibe müteveccih
olduğunu da bilmiyorsunuz, bu iki... Gene tatbik etmiş olduğunuz
bilginin, hangi prensiplerin mahsulü olduğunu bilmiyorsunuz,
üç. Bundan şunu demek istiyoruz: Bilgi sahibi olmak, bilginin
tatbikatını yapmak, asla prensip sahibi olmak demek değildir.
Prensip sahibi olabilmek, muayyen bir tesir kuşağı içinde,
muayyen bir ide ışığı altında çalışmak demektir. Muhakkak
ve muhakkak, kanalize olmak zaruretindesiniz. Dağınık ve serpintili
olmak, bir kademenin işidir. Bir üst kademeye geçecek insanlar
için, dağınık ve serpintili çalışmak pek semereli ve liyakat
verici olmaz.
Sözlük :
taht: alt
yekun: toplam
hasıl: meydana gelen
müteveccih: bir yere doğru gitmeye kalkan, yönelmiş
muayyen: belirli

Bilgi
Edinme ve Istırap
Celse : 43
Tarih : 24.04.1964
Konu : Bilgi Edinme ve Istırap
BİLGİ EDİNMEDE, esas itibarıyla ıstırap yoktur. Bilgi ediniş,
ruhun asli meşgalesidir. Sizlerin bu meşgaleleriniz, daha
evvelkilerin zaruri bir neticesi olarak, sizleri muhtelif
planlar içine bölmüştür. Her planın kendine has bir muhiti
ve müessiriyeti vardır. Bu umumi olarak böyledir. Hususi olarak
ise; her insan, esas itibarıyla dört plan içinde bulunur.
Birincisi: Kendi şuur planı. Bu plan, özünden itibaren, en
son saniyesine kadar bütün muhtevaları içine alır.
İkincisi: O varlığın obje ile temasından hasıl olan bir plandır.
Üçüncüsü: Kendisi ve objenin, müştereken, dahilinde oldukları
bir mekanın tesirleri altında oluşudur.
Dördüncüsü: İçinde bulunduğu sistemin bağlı olduğu alemdir.
Bu dörtlü ayırımı, alemi nazarı itibara almazsanız, teslis
tarzında düşünebilirsiniz. İşte yukarıdaki kısa izahatımızca,
şu netice çıkartılabilir: Bilgi iktisabındaki ıstırap, bu
ilk üç planın karşılıklı tesirleşmesinden hasıl olan bir haldir.
Istırap yoktur, hal vardır. Bugün içinde bulunduğunuz hal,
sizi, daha doğrusu kendinizi, mesut addetmenize kafidir. Fakat
gene bir başka zaman, içinde bulunduğunuz hal sizi bedbaht
kılmaya kafidir. Değişen nedir? Sadece siz, sizin objenizle
münasebetiniz. Her ikinizin, sisteminizle olan münasebetinizdir.
Sözlük:
müessir: etki eden. hükmünü yürüten.
muhteva: bir nesnenin içinde bulunan. içteki (şey).
hasıl olmak: meydana gelmek, oluşmak
iktisap: kazanma, edinme
bedbaht: talihsiz, mutsuz

Ruhsal
Reşitlik
Celse : 43
Tarih : 24.04.1964
Konu : Ruhsal Reşitlik
DEMEK ki, her ne olursa olsun, size obje teşkil eden ve müşahede
imkanını sağlayan olayların aynı değer ve kıratta olmasını
temin etmek lazımdır. Eğer sizler, mukayeselerinizi farklı
iki unsur arasında -mahiyeten birbirine benzemekle beraber-
yaparsanız, uzakta, fakat enerjisi büyük; yakında fakat enerjisi
küçük iki yıldızın parlaklığı karşısındaki aldanmaya düşersiniz.
Şahsi müessiriyetinizi -ki ruhi demektir- katiyen ve katiyen
kendinizden gayri hiçbir şeyin hükmü altında bulundurmayınız.
İnsan, muayyen bir tesir alanı içinde kaldığı müddetçe, bir
yayılma ve açılma hissedebilir. Hatta bu, fiillerine aksedebilecek
kadar kuvvetlenebilir. Fakat bu ağ, onun bütün ömrü boyunca
içinde bulunacağı bir ağ değildir. Dışında, ötesinde ve berisinde
de bulunabilir. Yani enerjisi düşebilir. Bu halde kendisini
kalkındıracak iç jeneratörü her vakit hazır mıdır? İç jeneratörün
çalışmasını temin edecek güç mevcut mudur?
Tabiatı tetkik ediniz. Hayvan yavruları, insan yavrusuna nazaran,
annesinin yanında çok daha az bulunur. O, kendi tesir ağının
içinde olmayı tercih eder. Bu durum, hayvanda kısa bir süre
içindedir, insanda daha uzun. Fakat bunun bir hududu vardır.
O, ruhi reşitliktir. Mesuliyet ve hürriyetiniz, ancak ruhi
serbestiyetinizle artar, genişler ve yükseltir sizi. Ruhi
hürriyetiniz olabilir. Fakat bu hürriyetiniz, başka bir ağın
içinde bulunduğu için, mesuliyetiniz azdır. Halbuki az mesuliyetli
işler, insana az bilgi verir. Çok bilgi, mesuliyeti büyük
(olan) işlerde, dolayısıyla serbestlikle alakadardır. Serbestlik;
düşüncede, vicdanda ve bunlardan akseden fiillerdeki serbestliktir.
Sentez yapma serbestliğidir. Muhakkak ki, hakikatte yani (tatbikatta)
bir koordinasyon gerekecektir.
Sözlük:
müşahede: gözlem
mahiyet: içerik
müessiriyet: etki ediş, hüküm yürütme
muayyen: belirli
hudut: sınır

Kademeleşme
Celse : 47
Tarih : 24.05.1964
Konu : Kademeleşme
GÖRÜLÜYOR Kİ, eğer etrafınızı da iyi müşahede etmiş bulunuyorsanız,
bir kanun içinde, o kanunun esasları hakkında, detayları hakkında,
müessiriyeti hakkında, çevresinde ve kendisinde meydana getirmiş
olduğu tesirler hakkındaki bilgileri, varlığın üst üste yığılmış
halleri gibi meydana gelmez. Şöyle ki: Varlık, her an için
değişik bir hal içindedir. O bir sıralama yapmakla vazifeli
değil, aksine, etrafında bulunan müessir hususlardan istifade
etmek zorundadır. Şöyle düşünelim: Bir yayvan kap içinde muhtelif
küçük bölümler olsun. Eğer sizin dediğiniz tarzda düşünürsek,
herhangi bir küçük bölümden başlamak suretiyle, sıra ile bu
küçük bölümleri bir madde ile doldurmamız gerekir. Halbuki
siz maşeri yaşayanlar için, kendinize göre değil, maşere göre
tesirler ve rahmetler içindesiniz. Buradan şu çıkacak ki;
etrafınızda olup bitenler, size verilenler, sizin şahs” ihtiyacınızdan
dolayı değil, maşeri hayatınızın ihtiyacından dolayıdır. Bunlar,
teker teker değil, külliyen verilmektedir. Siz, elinizdeki
yayvan kabınızın küçük bölümlerini, işte etrafınızda bulunan
bu tesirleri hıfz etmek yolunda kullanacaksınız. Hangisi önce,
hangisi sonra, hangisi şimdi, hangisi gelecekte lazım olacak
diye bir muhakemede bulunamazsınız. Çünkü hangi kabı doldurmuş
iseniz o kap sizin kabınızdır. Daha doğrusu, içindeki sizin
ihtiyacınızdır. Hal budur. Numaralamış olsanız bu küçük kapları,
ilk doldurduğunuz 25’ tir. Sonra 4’ü, sonra 8’i, sonra 90’ı
doldurursunuz. Ve nihayet %100 de dolmuş olur. İşte %100’ün
dolmuş olması, sizin başka bir kanuna tabi olmanızı, yani
bir safha değiştirmenizi icap ettirir. Eğer bir kademeleşme
söz konusu ise, şu bakımdan bu kademeleşmeyi anlamanız iyi
olur: Bir kademeleşme vardır. Bu kademeleşme, benim ferd”
realitelerimde, daha doğrusu, geçirmiş olduğum hallerde değil,
maşeri olarak, bütün varlıkların içinde bulundukları safhadadır.
Bir kademeleşme vardır. Külliyen verilen rahmeti alabilenlerin
kademeleşmesi. Çeşitli tarzlarda ve miktarlarda alabilenlerin
meydana getirdiği bir sıralanma vardır. Fakat bunların her
birini ferda ferda incelerseniz, bunların realitelerinde,
yani hal değişimlerinde böyle bir sıralanma yoktur. O, zaten
külliyen başka bir şeyin sırasıdır. Yani, başka bir şeyde
kademe içinde bulunmaktadır ve katiyen böyle olduğu için,
halleri de kademe içindedir tarzında mantık” bir netice yoktur.
Unutmayın ki varlık orijinaldir.
Sözlük:
müşahede: gözlemleme
müessir: etki eden. hükmünü yürüten
maşeri: topluluğa ait
hıfz etmek: saklamak. aklında tutmak
muhakeme: bir işi zihinde inceleme
külli: bütün, genel
ferda ferda: tek tek

Aktif
Düşünüş
Celse : 55
Tarih : 30.12.1964
Konu : Aktif Düşünüş
'İdrak, bir aksiyondur ki, varlığın kendinde meydana gelen
bilgi terakümünün bir nevidir. Her teraküm aksiyon tarzında
yani idrak halinde tezahür etmez. İdrakli olabilmek için muhakkak
ve muhakkak derin düşünüş halinden, aktif düşünüş haline geçmek
lazımdır. Derin düşünüş hali, gayri şuurunuzla beraber, bütün
beşeri şuurunuzun, birlikte çalışmasıdır. Aktif düşünüşünüz
ise, daha ziyade ve hemen hemen, tamamen şuurunuzun sathında
cereyan eden bir düşünüş şeklidir. İşte idrakli hareket edebilmek,
derin düşünüş halinden, dolayısıyla bu halin neticesinde hasıl
olan cevheri vasıftaki bilgileri, aktif düşünce sahasına intikal
ettirmektir. Bu sizin ölçülü hareket etmenizi temin edecek
bir mekanizmadır. Pratik olarak, nasıl olacaktır? Pratik olarak,
seviye(yi) anlamanız lazım. Bu, muhatabınızın sosyal karakteri
ile sizin içinizde hasıl olan umumi karakterin bir yekunu
olacaktır. Mesela, his ve vicdan arasında birçok kademeler
mevcuttur. Bunların en üstünü, kendini bazı şeylere karşı
mesul addedip, etrafındakileri sevmesi icap ettiğini düşünenlerdir.
İşte muhitinizdeki büyük halka, böyle bir halkadır. Küçük
halka, büyük halkadan daha büyüktür.'
Sözlük
Teraküm:Birikme, toplanma, yığılma

Şahsiyet
Sahibi İnsan
Celse : 65
Tarih : 06.05.1965
Konu : Şahsiyet Sahibi İnsan
BÜTÜN İNSANLARIN his ismini verdiğiniz tesir sahasından beslenmeleri
mukadderdir. Çünkü gerçek tecrübe âleti hisleridir. Yapı böyle
yapılmıştır. Burada insanın kudretli tarafı, hislerine yön
verebilmesidir. Hislerinin kendi arasındaki cidalini rahatlıkla
takip edebilmesi, âdeta onları raflarına yerleştirebilmesidir.
Yoksa ona hâkim olmak, ona galebe çalmak gibi bir hâl mevcut
değildir. Zira o his esasında muayyen nitelikte olan bir tesir
rezervuarıdır. Onun ilgası ve ibdası insanın elinde değildir.
Hisler nokta-i nazarından almış olduğunuz tesiri kanalize
ediniz. Kanalize edildiği zaman, his ismini verdiğiniz tesir
bölgesinden aldığınız intibalar, daha üstün bir halin teessüsü
ve tecellisi için iyi birer kaynak ve amildir. Onun muhtaç
olduğu seviyeyi ve basamağı tesis ediniz ve oraya koyunuz.
Çünkü bu tesir nevi öyle bir aslî hususiyete sahiptir ki,
yerini tam manasıyla buluncaya kadar ferdin dengesini devamlı
olarak bozar. İşte sizin hissî olmaktan muradınız böyle olmalıdır.
Ve bu şekilde fert şahsiyet sahibi olacaktır. Burada dirayet,
burada irade, burada cehit, burada bilgi, sezgi ve nihayet
iman herşeyiyle faal hâldedir. Buna tam manasıyla sahip olan,
vicdanın tam tatbikatını yapandır. Çünkü sizde vicdanî hükümler
tarzında beliren, gene his rezervuarının savletleridir. Tabiî
ki daima daha yükseğe yerleşmek ihtiyacında olan tesirler
nokta-i nazarından düşünmelisiniz. Bunun bir üstü, realitenin
tesirini almaktır. Şu manada ki, insanın şuur genişlemesini
temin edecek daha üstün bir maksada yönelmiş bir tesir rezervuarıdır.
Sizler umumiyetle, "falan insanın realitesi budur"
derken, biraz evvel söylemiş olduğumuz realiteyi kastetmiş
olmuyorsunuz. Onun adî çerçevedeki vasıfları ve fikir bütünlüğünden
bahsetmiş oluyorsunuz. Bunu iyi tefrik ediniz.
Sözlük
cidal:cenk, savaşma
dirayet: akıl, zeka, ince şeyleri kavrayış, beceriklilik
ilga: kaldırma
ibda: meydana getirme, yaratma
savlet: hamle
tefrik: teessüs, temelleşme, yerleşme, kurulma

Makul
Vicdan
Celse : 70
Tarih : 10.06.1965
Konu : Makul Vicdan
'Vicdan hükümlerinizi yerine getirebiliyorsanız, makul vicdan
hükümlerini yerine getirmeye çalışınız. Vicdan hükümlerini
yerine getiremiyorsanız, kendinizi tashih ediniz. Problem,
kurtuluştur. Bu kurtuluşta, sadece ve sadece sizin cehdiniz,
makul vicdanınız ve istikrarınız işe yarar. Yürüyüşünüze göre
yol tarif edilir. Aynı yürüyüşten iseniz, aynı makul vicdandansanız,
tarifleri de muhakkak ki, yerine getirebilirsiniz. Eğer yollarınız
ikide bir çatallaşıyor, ikide bir zikzaklı, sarp veyahut kaygan
hale geliyorsa , bilin ki , birliğinizin ferdi takvası çok
zayıftır. Ve bu takva elde edilmedikçe de işe yararlı olunamaz.
Bütün ümit, arz insanının bütün cidali, müspet tesir planının
ferdi olmaktır. O ise, doğrudan doğruya mürebbi Mekanizma
Planı'nın müessiriyeti altındadır. Hayra hizmet, makul vicdana
veya vicdana hizmettir. Bu, bir hizmet, sonra bir fonksiyon,
sonra bir irsal edici, sonra bir vazifeli olur. Muhakkak ki,
ümit, Rabb'in sizlere bir atiyyesidir. Her şeyi ve her durumu
nefsinizde tartınız. Makul bir vicdan hükmü bulunuz. O makul
vicdan hükmü, aynı zamanda eşyanın hakikatini de ifade eder.
Eşyanın hakikatini anlamak, arz mektebinin gerekçesini anlamaktır.
Bu anlayış, kurtuluş ve tamamıyla şakuli bir tekamüle yürüyüştür.'
Sözlük:
Takva: Tekamüle engel olan her şeyden şuurlu olarak sakınmak.
Cidal: Cenk, savaşma
Mürebbi: Terbiye eden.
İrsal: Gönderme, yollama.
Şakuli: Dikey
Atiyye: Büyük bir kimsenin küçüğe verdiği armağan

Hadiseler
Celse : 73
Tarih : 07.09.1965
Konu : Hadiseler
MÜŞKÜLPESENT olmayınız. Çünkü sizlerce Cemiyet'in gidiş istikameti
müphemdir. Ancak hadiseleri inkişaf ettirmek suretiyle bir
fikre ulaşabileceksiniz. Bu bakımdan, hadiseleri ayıklarken
şu üç esasa dikkat ediniz: Bir hadisede vicdan unsuru mevcut
mu? Bir hadisede tatminkarsızlık mevcut mu? Nihayet, bir hadisede
müşahede noksanlığından dolayı doğan bir tahayyül iğvası mevcut
mu? Bunların derecelendirmelerini yapmaya çalışın. O zaman
daha müdrik olarak yaşayacaksınız.
S: Buradaki hadiseden kasıt, ferdi olarak karşılaşılan hadiseler
mi yoksa dünyadaki hadiselerin topyekün olarak değerlendirilmesi
mi?
P: Siz ve dışınız. Gerek şahıs" hayatınızda, gerek Cemiyet
hayatınızda, gerek maşeri hayatınızda. Bu üç noktanın muharrik
unsurlarını görmeye çalışınız. Şimdi, Cemiyet olarak ve fakat
sizlerden istenen; insanın idraklenmesi, şuurlanması, nefsinin
aldatmasından kurtulması için neleri yapabileceğini belirtmektir.
Bu hususta en yüksek merci vicdan sesi olacaktır.
Şimdi dinleyiniz: Karşılaşacağınız hadiseleri illaki bir imtihan
mevzuu olarak telakki etmeyiniz. Mümkündür ki, sizin bundan
evvelki durumlarınız, bazı hadiseleri temaşa etmenize sebep
olmuştur. Burada gerçek, sizin bir imtihan içerisinde olduğunuz
değil, bir lütuf içerisinde olduğunuzdur. Zira müşahede, bir
başkasının imtihan halidir. Uyanık olup, onun ön bilgilerini
elde etmeniz bir lütuftur. Sevgi, nefretin aksidir. Ve ancak
sevgi, ruhtan beslenir; nefret, ters tesirden. Beslenirken,
yani bir elinizi gökte tutarken sevmiyorsanız, bir elinizi
başkasına veremezsiniz. Ve aldığınız sizin saadetinizi değil,
sefaletinizi temin eder. Severken, vicdanınızla seviniz; diliniz,
gözünüzle değil.
Sözlük:
inkişaf: açılma, meydana çıkma
müşahede: gözle görme, gözlem
iğva: yolunu şaşırma, şaşırtma, ayartma, baştan çıkarma, azdırma
müdrik: idrak etmiş
muharrik: harekete getiren, oynatan
telakki: kabul etme, sayma

Yaklaşmakta
Olan Tesirler
Celse : 74
Tarih : 13.11.1965
Konu :Yaklaşmakta Olan Tesirler
DÜNYA REALİTESİ büyük bir akış ve hız içerisinde yeni bir
Din Günü’nün teessüsünde vazifedar olmak üzere koşmaktadır.
Bu Din Günü, esas itibarıyla bütün bir insanlığın şuur tebeddülatıdır.
Bu değişiklik, vicdanın nefse galebesiyle son bulacaktır.
Herkes yarı şuurlu ve fakat idraksiz olarak bu vazifesini
yerine getirmektedir. Amma, insanlıktan istenen en esaslı
hususiyet, bütün bu şuur ve idrak faaliyetinin, bir arada
ve topyekun olarak tebellür etmesidir.
Müşahede edebilenler için sürekli bir tesir yaklaşmakta ve
her türlü belirtisini göstermektedir. Sizler bir hareket dağılışının
merkezinde bulunmaktasınız. Bu hareket dağılışı bir deklanşör
gibidir. Basıldığı zaman derhal açılacak ve o anda ekrana
çarpacak olanlarla bir sahne meydana gelecektir. Şunu demek
istiyoruz ki, her biriniz ferda ferda kendi şuurunuzun temizliği
ile meşgul olunuz. Bundan gayrisini yapmanız mümkün değildir.
Sizler faaliyet gününün başladığı zamanda, ancak şuur zenginliğinize
göre bir mertebenin sahibi olacaksınız. Bu şuur zenginliği,
birinci planda, hissiniz ile vazifenizi birbirinden tefrik
etme gücüne bağlı olacaktır. İkincisi, fikirlerinizdeki insicam
ve şuur bütünlüğünüz olacaktır. Yani yaptıklarınız hakkında
bir bilgiye sahip olmalısınız. Üçüncüsü, behemehal vicdanlı
hareket etmek mecburiyetindesiniz. Halbuki vicdanlı hareket,
bir mecburiyet değil, tabii bir akış olmalıdır. Şimdi bu Cemiyet’in
içerisinde bulunan sizler, her biriniz, birbirinizden mesafelerce
uzakta bulunuyorsunuz. Bu boşluk muhakkak ki, zararlı birtakım
tesirler ve tefrika ile doludur. Mesafeyi ziyadesiyle açtığınız
için, kollarınız birbirine kenetlenmekte de acz içerisinde
kalmaktadır. Herkes kendi düşüncesi kadar bir mesahaya sahiptir.
Eğer düşüncenizin kudretini fikrinizin kudretiyle besleyebilirseniz,
muhakkak ki o zaman imanlı olacaksınız. Ve bu imanın doğurduğu
sevgi ancak sizleri bir araya getirebilir. Birbirlerinize
karşı sevgi içerisinde hareket etmeyi şiar edinmekten başka
bir çıkar yolunuz yoktur. Çünkü, insanlığın en büyük hasleti,
bu kategoride, birbirini sevmektir.
Sizlerce de malumdur ki, işleriniz, sağ işler değildir. Bir
iğva içerisindesiniz ki, orada kendi gölgesini takip edenden
gayri bir şeye benzememektesiniz. Ancak, gölgeniz, siz yürüdüğünüz
müddetçe hareket eder. Ve siz gölgenizi takipte devam ederseniz,
bir zaman gelecek ki yürüyemeyeceksiniz. Bu yüzden başınızı
gölgenizden kaldırıp, size dışarıdan ışık gösterenlere teveccüh
ediniz. Dünyevi meşgaleleriniz, dünyevi ihtiyaç ve zaruretleriniz,
sizi birtakım kısıtlamalar içerisinde bırakabilir. Bu tazyik,
bu cendere, esas olarak sizleri sevkü idare etmek için kullanılan
bir metottan başka bir şey değildir.
Sözlük:
teessüs: temelleşme, yerleşme, kurulma
tebeddülat: değişme, başkalaşma
tebellür: billurlaşma, belirme
ferda ferda: tek tek
insicam: düzgünlük, tutarlılık
behemehal: doğal olarak, şühesiz
tefrika: ayrılma, ayrılık, bozuşma, nifak
mesaha: ölçme
şiar: iyi, üstünlük veren işaret
teveccüh: yönelme, doğrulma

Metot
Celse : 76
Tarih : 27.11.1965
Konu : Metot
“İnsan, bir derece adamıdır. Yani içinde bulunduğu madde kâinatının
buut zaruretleri içerisinde mahsurdur. Bu buut zarureti, onu,
gerek kendisi ve gerekse muhiti tarafından baskı altında tutmaya
kâfidir. Öyle bir metot ki, hem iç, hem dış kanunların birbiri
ile mücadelesi tarzında ortaya çıkmış. Fert her türlü ihtiyaç
ve arzusunun istikâmetinde veyahut pençesinde bulunmakla,
aynı zamanda bir tedris sistemini tatbik etmektedir. İdareci
Plânlar kendi gayelerine ulaşabilmeleri için, muhakkak ki
ve hak olarak, her türlü yolu ve tesiri istimalde mesul bir
hürriyete sahiptirler. Size küçük bir misal vereyim: Bir ferdin
bir icatta bulunması, esasında yeni bir ihtiyacın istikametinde
sevk edilmek demektir. Buradaki icat, esas itibarıyla bir
tebliğdir ve burada metot, o icadın hareketi ve etrafındaki
tesir sahasının genişliğine göre, insanlar için bir sevkü
idare mekanizmasının teşkiline sebep olacaktır. Bu, her vakit
gördüğünüz bir şeydir. Bütün tabiat hadiseleri, bütün sosyal
hadiseler ve hatta psikolojik hadiseler, daima ve daima gayesini
bulacak olan bir Yüksek İdare’nin, kendisiyle beraber olmasını
arzu ettiği bir zümrenin, yani insaniyetin hayrı için meydana
getirdiği bir mizansendir. Esasında bunlar çok girift, muğlâk
ve prensipleri daima birbirine tedahül eden bir mekanizmanın
esasıdır.”
Sözlük:
İstimal:Kullanma
Tedahül: Birbirinin içine girme

Hadiselerin
Dilini Çözmek
Celse : 76
Tarih : 27.11.1965
Konu : Hadiselerin Dilini Çözmek
HER HADİSE muayyen grupların damgasını taşır. Yahut geliş
istikametine göre asal bir tesirin damgasını taşır. Bunlar
her ne kadar birbiri ile kesişirse de, görüntü gene asal tesirin
izlerini size verebilir. Buradan da şu anlaşılıyor ki, her
tesir bir nevi kod sistemidir, bir nevi alfabedir. Sözlerimizi
şu manada tamamlayınız ki, bir hadise müşahede edildiği zaman,
onun hüviyetini ve size anlatmak istediğini anlayabilmek için
adeta onun harflerini bilmeniz gerekir. Sizin elinizde bir
veya iki türlü alfabe varsa, siz ancak bir veya iki türlü
hadiseler ile alakadar olabilir, diğerleri ile enterese olmazsınız.
İşte insanlar bazen bir, bazen yarım, bazen de iki alfabeli
olabiliyorlar. Onun için her hadise herkesi ilgilendirmez.
Her tezahür herkesi ilgilendirmez. Bunu aynı zamanda bir şuur
zenginliği ve yaygınlığı tarzında da ifade edebilirsiniz.
Yapılacak işlerden biri, Cemiyet olarak, diğer kimselere bir
alfabe takdim edebilmektir; yeni bir alfabe. İsterseniz buna,
camları başka olan bir gözlük deyiniz. Eğer o, alfabeyi öğrenip
de hadiselerle konuşmaya başlamazsa, sizin her türlü gayretiniz
kifayetsizdir. Çünkü insanlık, ikili denge unsuru içerisinde,
daima kendi sayinin karşılığı olarak, doğruyu ve eğriyi mukayese
etmek mecburiyetindedir. Bunu kendisi yapacaktır. Ruhi planlarınız
sizlere yardımda bulunurken, işte buna mümasil tarzda çalışmaktadır.
Yani size bir gözlük veyahut başka bir alfabeyi benimsetmeye,
kabul ettirmeye çalışmaktadır. İnsanın yapacağı en mükemmel
iş, türlü alfabeye sahip olmak, dolayısıyla her an tezahür
eden hakikatlerin maddi veçhelerinden münebbih olarak, yalın
hakikatleri görebilmek mümkün olacaktır.
Sözlük :
hadise: olay
muayyen: belirli
müşahede etmek: gözlemlemek
kifayetsiz: yetersiz
say: çalışma, çabalama. Emek
mümasil: benzeyen
veçhe: yüz, yan, taraf, yön
münebbih: uyandıran, uykudan kaldıran

İnsanın
Kendindeki Problemi
Celse : 76
Tarih : 27.11.1965
Konu : İnsanın Kendindeki Problemi
S: Son zamanlarda kökten bir değişiklik başladı bende. Ruh,
yaratılma, kâinatın gayesi gibi mevzulara bir çekingenlik
belirdi. Kendimizi düzeltmeden önce, bizim dışımızda, bizi
bu kadar aşan mefhumları pek fazla kurcalamaya hakkımız yok
gibime geliyor. Bu yüzden enerjimi bunlar kadar kendi yaşamıma,
kendi hayatıma da çevirdim. Tahayyülümün başıboşluğu, konuşmamın
kontrolsüzlüğü, çoğu zaman kendimin farkında olmamam gibi
meselelerle de uğraşmaya başladım. Acaba kendi hayatımdaki
bu değişiklik, tarafınızca nasıl değerlendiriliyor, bunu bilmek
isterdim.
P: Bu hattıhareketinizin bizim tarafımızdan değerlendirilmesi,
sizin için pek yarayışlı olmaz. Mühim olan, kendi emeğinizin,
kendi gücünüzün sizin tarafınızdan istimalidir. Eğer bütün
bunları bir şuur ayıklanması çerçevesi dahilinde mütalâa edip,
o tarzda hareket ediyorsanız, yolunuz iyi yoldur. Şüphesiz,
insan yanılan bir mahlûktur. Gene şüphesiz olan şu ki, her
yanılmasının doğrusunu bulabilecek olan gene insandır. Kâinatta
öyle varlık sistemleri mevcuttur ki, oradaki talim ve terbiye
sadece yanılmaya müstenittir. Ve bunun doğrusu, onlar için
o mekânda varit değildir. Gene öyle varlıklar mevcuttur ki,
onlar için yanılma mevcut değildir. İşte, insan ikili bir
denge unsuru içerisinde her zaman hata veya tashih boyunduruğu
altında bulunur. Şahsî davranışlarınız, günlük yaşayışınız
ve kararlarınız ile her an bu iki sert duvar arasında gider
gelirsiniz. Bir kimsenin kendini gene kendisine takdim ediş
şekli çok önemlidir. Bu takdim, tam şekliyle ancak vicdanî
bir tatbikatın içerisinde kendini gösterebilir. Bundan gayrisi
ancak yanılmalar ile mümkün olur. Bu itibarla, geçen celsede
ve bu celsede sual soran sizler, kendinizi kendinize takdim
ederken ölçülerinizi çok açık, çok sade tutmak durumunda olmalısınız.
Hiçbir problem, insanın kendindeki problemi halletmek kadar
güçlük arz etmez. Dış ortamın problemleri gayet kaba, kolay
ve rahat halledilebilecek problemler nevindendir. Fakat ferdin
kendi kendisini altetmesi, en büyük probleminizdir. Bu hepinizce
malûm bir husus. İşte bu yolda yapılacak her gayret, her metot,
her terbiye nevi muhakkak ki salâhınız için birer tutamak,
birer basamak şeklindedir. Yeter ki bu metot, bu terbiye nevi,
ferdin nefsanî baskısı altında kalmayacak derecede faal olsun.
Sözlük :
istimal:
kullanma
müstenit: dayanan, yaslanan
varit: gelen. bir şey hakkında söylenen, uygulanan. akla gelen
nevi: tür. çeşit
salâh: iyilik. barış, rahatlık. iyi davranış

Deneme
ve Yanılma Süreci
Celse : 76
Tarih : 27.11.1965
Konu : Deneme ve Yanılma Süreci
‘Şüphesiz, insan yanılan bir mahlûktur. Gene şüphesiz olan
şu ki, her yanılmasının doğrusunu bulabilecek olan gene insandır.
Kâinatta öyle varlık sistemleri mevcuttur ki, oradaki talim
ve terbiye sadece yanılmaya müstenittir. Ve bunun doğrusu,
onlar için o mekânda varit değildir. Gene öyle varlıklar mevcuttur
ki, onlar için yanılma mevcut değildir. İşte, insan ikili
bir denge unsuru içerisinde her zaman hata veya tashih boyunduruğu
altında bulunur. Şahsî davranışlarınız, günlük yaşayışınız
ve kararlarınız ile her an bu iki sert duvar arasında gider
gelirsiniz. Bir kimsenin kendini gene kendisine takdim ediş
şekli çok önemlidir. Bu takdim, tam şekliyle ancak vicdanî
bir tatbikatın içerisinde kendini gösterebilir. Bundan gayrisi
ancak yanılmalar ile mümkün olur. Bu itibarla, geçen celsede
ve bu celsede sual soran sizler, kendinizi kendinize takdim
ederken ölçülerinizi çok açık, çok sade tutmak durumunda olmalısınız.
Hiç bir problem, insanın kendindeki problemi halletmek kadar
güçlük arz etmez. Dış ortamın problemleri gayet kaba, kolay
ve rahat halledilebilecek problemler nevindendir. Fakat ferdin
kendi kendisini altetmesi, en büyük probleminizdir. Bu hepinizce
malûm bir husus. İşte bu yolda yapılacak her gayret, her metot,
her terbiye nevi muhakkak ki salâhınız için birer tutamak,
birer basamak şeklindedir. Yeter ki bu metot, bu terbiye nevi,
ferdin nefsanî baskısı altında kalmayacak derecede faal olsun.’
Sözlük
Müstenit: Dayanan
Varit: Uygulanan
Tashih: Düzeltme

Tekamül
ve Sonsuzluk
Celse : 82
Tarih : 22.01.1966
Konu : Tekamül ve Sonsuzluk
SİZİN KAVRAMLARINIZ, ifade tarzlarınız, düşünüş şekliniz üç
buut içerisinde caridir. Tekamül sonsuzdur. Fakat hiçbir zaman
bu, tekamülün zamanla kaim olması demek değildir. Üç buudun
dışında bulunan bir buut mevzuu bahis olduğu zaman, orada
sizlerin anladığınız manada bir zaman akışı mevcut değildir.
Birçok kereler söylenmiştir ki; birçok planlar, üç buut realitesinin
dışında bulunan planlar, üç buudun bütün akışını bir ve aynı
zamanda mütalaa edebilirler. Yani üç buudun dışındaki idrak
ve ihata kabiliyeti, insanın ezel ve ebet gibi üç buut realitesine
raci iki sınırın dışında gözükür. Tekamülü sonsuz derken,
bunu zamanın sonsuzluğuna bağlayıp yeni bir neticeye ulaşmanız
hatalıdır. Esasında varlık, zamanın sonsuzluğu hakkındaki
bilgisini, tekamülünün sonsuzluğundan çıkarmaktadır, aksi
işleyişle değil. Fakat, varlığın bu hali ancak ruhun öz cevheri
içerisinde cereyan ettiğinden, -siz buna gayri şuur da diyebilirsiniz-
yeryüzündeki şuur sathında buna ait hiçbir bilgi yoktur. Yani
tekamülün sonsuzluğu hakkında hiçbir bilgisi yoktur. Bu yüzden,
hareket noktasını müşahedesine ve mantığına dayandırarak tespit
etmekte ve böylece tekamülün sonsuzluğu hakkında bir karara
varmaktadır. Halbuki hadise tamamen tersine cereyan eder.
Dolayısıyla üç buut içerisinde bulunan ezel ve ebet, sonsuzluğu
ifade etmez. Dördüncü buut ismini verdiğiniz, üç buuttan gayri
bir buut içerisinde bulunan bir varlık için, zaman ve mekan
zaruretleri yoktur. Şüphesiz bunu idrakiniz de mümkün değildir.
Sözlük:
cari: geçerli
kaim: ayakta duran, sürüp giden
ihata: kapsama
raci: münasebeti, ilgisi olan::dokunan, dayanan
satıh: yüzey
müşahede: gözlem

İç
Duygular ve Akıllıca Müşahede
Celse : 86
Tarih : 19.02.1966
Konu : İç Duygular ve Akıllıca Müşahede
İnsan üç türlü ana tesir altında bulunur.
Birincisi :Kendi şahsiyeti. Ve bu şahsiyeti meydana getiren
her türlü şuur hadisesi.
İkincisi :Muhiti
Üçüncüsü :Kendisi ile muhitinin muhassalası olan düşünce.
Burada insana gerek birinci, gerek ikinci, gerekse üçüncü
şartlar içerisinde devamlı olarak hulul eden bir ruhi tesir
mevcuttur. Yani insanın, şahsiyetinin vücut bulmasında dış
bir ruhi tesir, muhitin her türlü hadisesinde, gene dış bir
ruhi tesir, nihayet kendi şahsiyeti ile muhitinin bir muhassalasından
meydana gelen düşünce üzerinde, -bunu tahayyül de inzimam
eder- yine bir ruhi dış tesir hulul etmektedir. Bu duruma
göre sizler, nerede, hangi şartlar içerisinde bulunursanız
bulununuz, bu üç kategorinin dahilindesinizdir. Ve yalnız,
burada keşfedemeyeceğiniz büyük bir kanun, pek büyük bir kozmik
ahenk cari bulunmaktadır. Bu da, hareketlerinizin düşüncelerinizle
beraber, düşüncelerinizin tahayyülünüzle beraber, tahayyülünüzün
ise, asıl iç duygularınızla beraber yürüyebilmesidir. Bu;
yetişkin, mütekamil bir insanın vasıflarını gösterir. Halbuki
tatbikatınız, saydığımız hususların kiminin noksan, kiminin
fazla, kiminin işlenmiş, kiminin ham olmasıyla ortaya çıkmaktadır.
Bir insanın hayat içerisinde başarılı olabilmesi, kendi şahsiyetinin
bütününü teşkil eden unsurlarını tanıyabilmesine bağlıdır.
Bunu tanımak birinci merhaledir. Tanımadan sonra bütün bu
unsurların birbiri ile olan karşılaştırılmalarında, o unsurlardaki
eksiklik ve fazlalıkları, birbirlerinin lehine ve aleyhine
olan durumları, tashih etmekle giderilir. Şu durumda yeryüzünde
bütün insanlık, içinde bulundukları mekanın ve tesir sahasının
işleyiş mekanizmasını bilmemektedir. Ve bilmemekte de haklıdır.
Öyleyse bir insanın yapabileceği en iyi iş, akıllıca müşahede
ederek hareket etmesidir. Çünkü, bu kanalda hareket edildiği
müddetçe, bu kanalla ilgili olan hadiseler karşısında yanılmamak
daima mümkündür. Şu anda insanlık için açık ve seçik, hadisesini
izah edebilecek bilgiler mevcut değildir. Öyleyse insan, akıl
prensiplerinin icap ettirdiği şeyleri yapabilmeli, müşahedesini
değerlendirmelidir. Ve ona her iki çalışışında da hizmet edecek
olan iç sesini de duyabilmelidir. Yanılmak, sapmak, aldanmak
insan içindir. Bunların hiç birini insandan gayri bir varlıkta
göremezsiniz. Çünkü insan, iradesi ile hareket etmek durumunda
olan bir varlıktır. İrade ile harekette yukarıda sayılan bütün
ihtimaller vardır. Şimdi geçen hafta söylediğimiz ve bir hafta
müddetçe yapmış olduğunuz müşahedelerinizden seçtiklerinizi
okuyabilirsiniz. Yalnız burada arkadaş yaptığı müşahedesinin
kendisine kazandırmış olduğu bilgiyi nakletmelidir.
Sözlük :
muhassala: bileşke.
hulul: konma, girme, gelip çatma. geçişme.
inzimam: bağlanma, katılma.
cari: akan, olagelen, yürürlükte olan
müşahede: gözlem

Şuur
Berraklığı ve Uyanıklık
Celse : 88
Tarih : 05.03.1966
Konu : Şuur Berraklığı ve Uyanıklık
‘Şunu demek istiyoruz ki: Bir varlık, hangi vasatta yaşarsa
yaşasın -buradaki yaşamak tabiri tatbikat demektir- o vasatın
imkan ve şartlarını kullanmak ve bilmek mecburiyetindedir.
Bu imkan ve şartları kullanırken, önce kendi şahsiyetinin
iktisabı olan kabiliyetlerinden, yeteneklerinden ve cehtinden
istifade edecektir. Sonra o vasatın tabi olmuş olduğu bir
İdare Mekanizması’nın, kendisine ve diğer hemcinsine temin
etmiş olduğu yeni imkanlardan, yeni fırsatlardan ve tesirlerden
yararlanacaktır. Şimdi bir şuur berraklığı ve uyanıklık elde
edilebilmesi için, şuur berraklığı ve uyanıklığın ne olduğunu,
nereden olabileceğini, hangi şartlara tabi olduğunu bellemek
lazım. Bu birinci etaptır. İkinci etap, bir şuur temizliğinin
ve vicdan asaletinin tatbikat ile ilgili olan kısmı, ancak
varlığa kendi müktesebatı ve bunun daha üstünü olan dış yardımlar
ile sağlanabilir. Zaten bütün beşeri tekamülde şu esas rol
oynamıştır ki; fert, yaşayışı ile beraber hayatın kendisine
vermek istediği psişik bir seviyeyi ve bu seviyenin pratiğini
yapmakla mükelleftir. İkincisi, bütün bu mizanseni tanzim
eden bir Yüksek İdare Mekanizması’nın, insanlara vermiş olduğu
bilgilerin anlaşılmasıdır.’
Sözlük :
İktisap: Kazanma, edinme
Müktesebat: Elde edilmiş bilgiler

Olayların
Dilini Anlamak
Celse : 90
Tarih : 19.03.1966
Konu : Olayların Dilini Anlamak
Fertte mevcut olan fehim, üstün bir şuurla birleştiği zaman,
fehmin ve üstün şuurun tesiri altında bulunan saha hakkında
bir ışıklanma meydana gelir. Fehim, ferdin hadise ve eşya
üzerindeki tasarruf gücünün psişik safhasıdır. Henüz bu tasarruf
fiilî bir tasarruf değildir. Psişik safhadaki tasarruf, üstün
bir şuur Mekanizması’nın, tesiri altında bulundurduğu bir
hadiseyi veyahut bir eşyayı aydınlatması neticesinde, varlığın
kendinde bulunan fehim kudreti ile, bu aydınlık altındaki
manayı ve bilgiyi alması bir idrak olur. Bir misal verelim:
Tabiat içerisinde pek çok hadiseler vardır. Meselâ, bir deprem.
Bu deprem üstün bir şuurun tasarrufu ile yeryüzü maddelerinde
meydana getirilir. Maksadı, maddî gaye, maddenin evolüsyonu
ile ilgili bir seleksiyon hariç tutulursa, psişik varlıkların
muhtelif tesirlere tâbi olmasını ve bu tesirlerle âdeta nefes
alıp, nefes vermesini temindir. Bu depreme sahne olan yer
ve bu depremin tesir sahasında bulunan fert, her vakit bu
hadisenin esas mana ve gayesini kavrayamıyor. Çünki fertte
bulunan fehim, yani psişik tasarruf hâli, hadisenin mana ve
maksadını muayyen buutlar içerisinde tayin edemeyecek kadar
zayıftır. Bu yüzden, o hadise fert için idrak edilmeyen bir
hadisedir. ışte böylece bütün insanlar, etraflarında olup
biten her türlü hadiseyi, her türlü sözü, her türlü düşünceyi,
ancak kendilerinde bulunan fehim ile anlayabilir, orada mündemiç
tesirleri alabilir ve böylece o hadisenin diline vâkıf olarak,
kâinat nizamındaki bir fonksiyonun sevkü idaresinin maksadını
ve metodunu öğrenmeye çalışır. Bu ise muhakkak ki, ferdin
gidiş istikametini gösterir.”
Sözlük :
Fehim: Anlayış
Mündemiç: Saklı

Egoistlik
Celse : 91
Tarih : 26.03.1966
Konu : Egoistlik
SİZLER, o türlü bir tesir kanalından besleniyorsunuz ki, burada
hiçbir zaman ve hiçbir mekânda bu kalitede ve bu şartlar içerisinde
bulamayacağınız imkânlar dahilinde tatbikat yapıyorsunuz.
Bu tatbikatınızda kendinizi denetlemesini çok iyi bilmelisiniz.
Bu denetleme, her şeyden önce kendi içinize nüfuz edebilmek
ve orada meknuz bulunan kıymetleri elinize alarak meşalenizin,
yani vicdan ışığınızın daha fazla parıldamasını temin etmektir.
Öyle bir tesir imkânı içerisinde bulunuyorsunuz ki, burada
göstereceğiniz diğerkâmlık, dostluk, sevgi ve vicdan sesinin
en ufak bir cehdi, büyük yankılar hâlinde sizlere kadar İlâhî
bir teberru olarak gelecektir; gelir, gelmiştir. Kâinat içerisinde
sizin tekâmülünüzle paralel olarak yeni yeni sikluslar ve
yeni yeni prosedelere tâbi olan hiçbir varlık yoktur ki, putperest
olmasın. Putperestlik, insan kalitesi ve buna mümasil kaliteler
sahibi varlıklar arasında büyük bir prensiptir. Bu prensip
egodan doğar. Egonun menşei, varlığın, kâinatı içerisinde
alacağı vazifenin ehemmiyetini aşağı tesir tabakalarında tatbik
etmesidir. Bir kimse ki, âtisinin bir kral olacağını bilir,
fakat çocuktur. Krallığının icap ve şartlarını ve mesuliyetini,
ancak çocukça şartlar içerisinde yerine getirecektir. Meselâ
krallığının irade hâkimiyetini, çocukken kendisine bakanlar
üzerinde kaprisler tarzında, direnmeler tarzında yerine getirecektir.
Egoisttir. Fakat egoistliği, onun künhüne varamadığı bir bilgiden
neşet etmektedir. İşte insanın egosu da, bu kaba misaldeki
durumu andırır mahiyettedir. Onun için insanlar, kendi aralarındaki
kendi egolarının sıralanışına göre bir sıralanış içerisinde
kalmaktansa, ruhî parlaklık derecelerine göre bir sıralanış
içerisinde kalmalıdır.
Sözlük:
meknuz: saklanmış, gömülü
teberru: bağış
mümasil: benzeyen
âti: gelecek
künh: bir şeyin aslı, temeli

Yeni
Devir
Celse : 94
Tarih : 23.04.1966
Konu : Yeni Devir
‘Bütün dünya insanlığına şamil olmak üzere, insaniyetin şuur
berraklığında yeni bir yoğunlaşma devresi yakındır. Bu yoğunlaşma
devresi, bütün insanların imanı ile değil, herkesçe aynı derecede
meselelerin hallinde gerekli düstur olan bilgiler kanalıyla
açılacaktır. Bu bilgilerin başlıca gayesi, insanın, maddenin
gayesidir. İnsan olarak tekamül etmekte bulunan ruhun, dünya
şartları içerisinde elde etmesi gereken seviyeler ve bunların
delilleri vardır. Böyle bir devre içerisine kolayca ve kuvvetli
olarak dahil olabilmek için, hazırlıklı bulunmak şarttır.
Bu hazırlık, insanın kendi nefsiyle mücadele etmesi, her mücadelenin
bir karşılığı olarak, müspet bir karşılığı olarak ortaya çıkan,
vicdan sesini tatbik etmesidir. Ancak, bütün şümulüyle sizleri
baskısı altına alacak yeni bir devre içerisinde, geç kalınmış,
intibak kabiliyeti zayıflamış, çürük kalınılmasın. Görünen
şudur ki, insanların isnat ettiği sistemleri, prensipleri,
moral dayanakları, onların hız alıp sıçramalarını temin edecek
kadar kudretli değildir. Bu bir icaptır. Bu icap, yeni bir
realitenin teşevvüşüdür. Yani bir insanın ayağının altında
bulunan zeminin sağlam olması, her vakit onun hayrına değildir.
Çürük bir zeminden, daha sağlam bir zemine geçebilmek cehtini
ancak insan gösterir.’
Sözlük:
Şamil: Kaplayan, çevreleyen
Şümul: Kapsam. İçine alma
İsnat etmek: Dayandırmak

Egoist
İhtiyaçların Tatmini
Celse : 94
Tarih : 23.04.1966
Konu : Egoist İhtiyaçların Tatmini
Memleketinizin psikolojik ve moral seviyesi, günden güne gerilemekte
ve buna paralel olarak, bütün fertlerin nefsanî seviyeleri
gelişmekte ve yayılmaktadır. Halihazırda fertlerin şahsî nefis
menfaatleri birbirlerinin karşısına dikilmiş ve bu şekilde
cemiyetinizin maddî ve manevî dengesi temin edilmiş olmaktadır.
Egoizmanın, kaba kuvvetin ve tevilciliğin tamamıyla yaygınlaşacağı
günler uzak değildir. Bir bakıma, nefsaniyet realitesinin
doygunlaşması ve bu kanaldan duyulan ihtiyaçların tatmini
için, fertlerin daha da değişik ve yıpratıcı tarzda harekete
geçmeleri zamanı da başlamıştır. Bütün hadiseleriniz, bütün
zihnî faaliyetleriniz, ahlâka verdiğiniz değer ve ahlâkî tarifleriniz,
manevî yaşayışınız, daima içinde bulunduğunuz nefsaniyet realitesinin
tatmini nokta-i nazarından görülmektedir. Şüphesiz, daha bir
üst realitenin icaplarını yerine getirebilmek için, daha geri
bir realitenin bütün hakkını teslim etmek gereklidir. İşte
böylece, bu genel prensibe istinaden denebiliyor ki, fert
olarak sizlerin, behemehal nefsaniyetinizin istikametlerini
tayin edip, onları kontrol altına alabilecek tedbirleri yerine
getirmeniz lüzumludur. Bu tedbirlerin alınmasında en büyük
yardımcı husus, insanların aynı şuur seviyesinde bulunabilmelerini
temin edecek bir bilgiye kavuşmalarıdır. Bu bilgi iki kanaldan
insana verilecek ve verilmektedir. Şöyle ki: Bunların birincisi,
ferdin nefsaniyet tatbikatı içerisinde karşılaşmış olduğu
olayların bir tasnifi ile meydana getireceği zarar ve ziyan
tablosu. İkincisi, bu tablonun karşısında kendi iç sesi, yani
vicdan sesinin hükmüdür.
Sözlük:
Tevil: Saptırma

Açılan
Kapılar
Celse : 195
Tarih : 21.05.1966
Konu : Açılan Kapılar
‘Her kapı vurulduğu zaman, iki şeyle karşı karşıya kalırsınız.
Bu kapı ya açılır, ya açılmaz. Kapının açılıp açılmaması,
bir meçhulün bilinip bilinmemesini gerektirir. Bu meçhul,
kapının arkasındaki bir şahsiyet. Eğer kapıyı açacak olan,
muhitinin ihtiyaçlarının ve şuurunun idrakine sahipse, kapıyı
vuranın neci ve ne talep edebileceğini kestirebilen kimsedir.
Şüphesiz, bir kapının açılışı, yeni bir hadisenin başlangıcı
demektir. Bu hadise her şeyden evvel, kapıyı açan kimsenin
ihtiyaçlarının ve arzularının bir yankısı olacaktır. İnsan,
psişenin ve maddenin ayrı bir mekânda tatbikatta bulunmasından
meydana gelmiş özel bir varlıktır. Yani o, ne psişedir, ne
maddedir. Bu yüzden insan, her iki plânın deterministik bağıntıları
içerisinde hareket etmek kaderiyle yüklüdür. Kapıyı açacak
olan insan, karşısında gene kendisine benzer, kendinden bir
şey bulacağını ümit eder. Bazen sadece kapının açılışı bir
şey ifade eder. İnsan kapıyı açabilecek iradeye ve kudrete
maliktir, fakat açılan kapıdan kendisine doğru akacak olan
hadise ve tesirlerin nevini, vasıflarını tayin edecek kudret
ve idrakte değildir. Demek oluyor ki, istekleriniz ve cevaplarınız
hangi istikametten gelirse gelsin, sizlere en uygun olanı
olacaktır.’

Vicdan
ve Nefis
Celse : 97
Tarih : 27.01.1967
Konu : Vicdan ve Nefis
VİCDANI TEŞEKKÜL ETMEMİŞ varlık dendiğinde ne anlaşılır? Haddizatında
bu varlığın vicdanı mevzuu bahis değil midir? Yani o vicdansız
mıdır? Hayır. Zira mevcut olmayan şeyin teşekkülünden de bahsetmek
abestir. Şu hâlde, o insan, henüz kendisine kadar ulaşmış
olan ve fakat yalnızca vicdan seviyesinde bulunan bir tesir
karakteri ile anlaşabilecek olan tesirleri henüz alamıyor
demektir. Bir kimsenin vicdanının uyanması veya vicdan sesi
ile hareket edebilmesi demek, kendisine kadar ulaşan ve Vicdan
Plânı ile alâkalı bulunan tesirleri alabilmesi, benimseyebilmesi
demektir.
Âleminiz bir tesirler manzumesinden ibarettir. Reel olan,
tesirin realitesidir. Yani siz buna eşya diyebilirsiniz. İnsan,
tuttuğu yolda yürürken, enva-i türlü fesatlıkla karşılaşabilir.
Çünkü o, içinde bulunduğu tesir nokta-i nazarından zayıftır,
cahildir. Vicdan sesi insan şahsiyetinin ve benliğinin en
veciz ifadesidir. Yani şahsiyet, ancak vicdan sesinin tebellürü
ile bir varlık hükmündedir. Bu şahsiyet, geri tesir seviyelerinde
nefis adı altında müşahede edilir. Ve işte insanın gerçek
düşmanı da nefsidir. Ve işte Musa’nın asası ile parçaladığı
taş budur. Nefsin geri tesirleri şüphesiz billûr bir kaynak
olan vicdanın üzerinde idi. Vicdanın gelişebilmesi, yani kendisine
kadar gelmiş olan tali Ruhî Mekanizma tesirlerinin, nefsaniyet
tarafından tadilâta uğranmadan asıl benliğe duhulü ile kaimdir.
İnsanın bu kavuşmayı temin edebilmesi için, öncelikle nefsini
tanıması gerekir. Nefsi tanımak, ancak onun zaaflarını teker
teker bertaraf etmekle kaimdir. Çünkü o da muhtelif tesirlerden
ve tabakalardan müteşekkildir ki, ancak iç içe perdeler misali,
biri açıldıkta diğeri ile karşılaşmak mukadder olsun.
Sözlük:
had: aslında. yaradılıştan
teşekkül: oluşum, kuruluş, yapı
manzume: sıra, dizi, takım
enva-i türlü: çeşit çeşit
veciz: kısa, derli toplu
tebellür: billurlaşma, belirme
tali: ikinci derecede
tadilat: doğrultma. değiştirip hafifletme
duhul: içeri girme
kaim: ayakta duran, sürüp giden
müteşekkil: şekillenmiş olan, meydana gelmiş
mukadder: niceliği belirtilmiş. Tanrı’nın önceden bir iş için
belirttiği. kader hükmü

Tesir
ve Vicdan
Celse : 98
Tarih : 10.02.1967
Konu : Tesir ve Vicdan
BİR TESİR, çıktığı yerin hüviyetini taşır. Bu tesir hedefine
ulaşırken birçok süzgeçlerden geçer. Her süzgeç, bu tesirin
asıl yapısı üzerinde hiçbir tadilâtta bulunmaz. Sadece bu
tesirin dahil olacağı ortamlara uyması için o tesiri örter.
Örtülü olan bu tesir, âlem içerisinde muhtelif kademelerden,
muhtelif seyyaliyet derecelerinden geçerken inceden kabaya
doğru hareket eder. Bir tesir, kaynağından ayrıldıktan ve
meselâ fizik vasatınıza gelinceye kadar çok değişik hüviyetlere
bürünür. O âdeta bin yüzlüdür. Fakat, bütün bin yüzünün umumî
vasfı kaybolmaz. Muayyen bir belirtiyi, muayyen bir frekansı
derununda saklayarak gelir. Yani onun kabalaşması haddizatında
tesirin size uygun hâle gelmesi demektir. Tabiî bu, üstün
bir tesirin vasatınıza inişi için mevzuu bahistir. Yani kaynak
eğer kaba bir tesir kaynağı ise, kabalaşma, şekil değiştirme
durumu yukarıdakine nazaran daha kısa süreli ve daha çabuktur.
Görülüyor ki, menşeinden, ince, parlak ve yüksek bir tarzda
neşrolan bir tesirin, sizde aynı sıfatlar içerisinde bulunması
mümkün değildir. Bu, her şeyden önce âleminizin yapısı itibarıyla
mümkün değildir. Ruhî auranız itibarıyla mümkün değildir.
Fizikî yapınız itibarıyla mümkün değildir. Tekâmülünüzün derecesi
itibarıyla mümkün değildir. Yani o, kabalaşmak mecburiyetindedir.
Çünkü bu ihtiyaç sizindir. İmdi, ince tesiri oldukça parlak
bir şekilde temaşa edebilmeniz için, gerek ruhî auranızı,
gerekse fizikî şartlarınızı inceltmeniz gerekir. Ruhî auranız,
düşünceleriniz, fikirleriniz ve bunlarla paralel olarak çalışan
fiillerinizin berraklığı, sadeliği ve yüksek gayesiyle olur.
Böylece insan, gitgide daha şuurlu, daha idrakli ve nihayet
açık vicdanlı olur.
İşte, vicdan realitesine ulaşmanın zarureti, bu ince ve yüksek
tesirlerin sizler tarafından alınması ve daha üstün bir merhaleye
doğru tırmanmanız içindir. İşte vicdanın en önemli mekanizmalarından
biri budur. Sizlerin nefsaniyetinizin zaafları ile olan mücadelenizi
kazanabilmeniz, bunları bertaraf edebilmeniz, size gönderilen
rahmeti hıfz etmenizle mümkündür, demiştik. Bu hıfz, vicdan
vasıtasıyla olur. Bugünlük bu kadar.
Sözlük:
tadilât: doğrultma. değiştirip hafifletme
seyyal: akıcı, sıvı, akışkan
vasat: ortam
derunî: içle ilgili. içe ait
haddizatında: aslında. yaradılıştan
menşe: kaynak
neşrolmak: yayılmak
temaşa: bakıp seyretme, gezme
hıfz: saklama, koruma

Zaaflarımız
Celse : 99
Tarih : 24.02.1967
Konu : Zaaflarımız
İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ nizam ve şartlar, daima bir cehdin ve
bir zaman harcamanın neticesi olarak, sizlerde birtakım iyi
işler ve hasletler tebellür ettirmek vasfındadır. Ruhi tekamülünüzün
katetmiş olduğu irtifanın da, yukarıdaki safha içerisinde
bulunması, sizlerin birçok şeyleri bir arada göstermenizi
gerektiriyor. İnsan, daha evvelki celselerimizde bahsettiğimiz
gibi, bir halitadır. Bu halita, ruh dediğiniz antite ile madde
dediğiniz antitenin ayrı bir planda, başka bir buut içerisinde
birleşmesinden meydana gelmiştir. Burada maddenin tesirleri
ruhun serbestiyetinden daha baskındır. İşte bu halden dolayı
sizler tedricen ve zorlanmak suretiyle birçok şeylerin üstesinden
gelebileceksiniz. Başarınızın istikametinde şunlar mevcut:
Etrafınızda bulunan eşyanın hüviyetine ve cismine vermiş olduğunuz
değer, kendi benliğiniz hakkında elde etmiş olduğunuz mana
ve gaye ve almakta olduğunuz tesirlerin kalitesi söylenebilir.
Zaaflarınızın izalesi için, zaafınızı teşkil eden husus hakkında
açık bir malumata sahip olmanız lazımdır. Bu açık malumatı
elde ederken hareket noktanız, realiteye akıl prensipleriyle
uygunluk ve vicdan sesine itaattir. Unutmayınız ki, insan
daha ince tesirler almaya başladıkça, ince vicdan ikazlarına
paralel olarak ince nefsaniyetlerin de tesiri altında kalır.
Öyle durumlarla karşılaşırsınız ki, burada ince nefsaniyetin
hakşinas sesi, vicdanınızın sesi ile karışır. Bunun için de,
cari olan realite bilginizi, hiç bir zaman göz önünden uzak
tutmayınız. Yani, işlerinizin yürütülmesinde gerekli olan
şartları ve bilgileri de hamil bulunmanız lazımdır. Zaafı
tespit ediniz, önce kendinize sübjektif olarak itiraf ediniz
ve bir fiil işlemeden evvel, hiç olmazsa tespit ettiğiniz
zaafınızın bu fiile dahli olup olmadığını defaatle kontrol
ediniz ve bilhassa, vicdan huzurunun insana vermiş olduğu
genişliği tatmaya çalışınız. Buna ulaşmak için bazı fedakarlıklara
katlanmanız gerekirse de huzurun endazesi yoktur.
Sözlük:
haslet: tabiat, huy
tebellür: billurlaşma, belirme
halita: karışım, bileşim, alaşım
tedriç: derece derece ilerleme, azar azar hareket
izale: yok etme, giderme
hakşinas: doğruyu, hakkı tanır. hak tanır
hamil: yüklü, yüklenmiş. taşıyan
defaat: tekrar tekrar
endaze: ölçü

Vicdan
Huzuru
Celse : 99
Tarih : 24.02.1967
Konu : Vicdan Huzuru
İÇİNDE BULUNDUĞUNUZ nizam ve şartlar, daima bir cehdin ve
bir zaman harcamanın neticesi olarak, sizlerde birtakım iyi
işler ve hasletler tebellür ettirmek vasfındadır. Ruhî tekâmülünüzün
katetmiş olduğu irtifanın da, yukarıdaki safha içerisinde
bulunması, sizlerin birçok şeyleri bir arada göstermenizi
gerektiriyor. İnsan, daha evvelki celselerimizde bahsettiğimiz
gibi, bir halitadır. Bu halita, ruh dediğiniz antite ile madde
dediğiniz antitenin ayrı bir plânda, başka bir buut içerisinde
birleşmesinden meydana gelmiştir. Burada maddenin tesirleri
ruhun serbestiyetinden daha baskındır. İşte bu hâlden dolayı
sizler tedricen ve zorlanmak suretiyle birçok şeylerin üstesinden
gelebileceksiniz. Başarınızın istikametinde şunlar mevcut:
Etrafınızda bulunan eşyanın hüviyetine ve cismine vermiş olduğunuz
değer, kendi benliğiniz hakkında elde etmiş olduğunuz mana
ve gaye ve almakta olduğunuz tesirlerin kalitesi söylenebilir.
Zaaflarınızın izalesi için, zaafınızı teşkil eden husus hakkında
açık bir malûmata sahip olmanız lâzımdır. Bu açık malûmatı
elde ederken hareket noktanız, realiteye akıl prensipleriyle
uygunluk ve vicdan sesine itaattir. Unutmayınız ki, insan
daha ince tesirler almaya başladıkça, ince vicdan ikazlarına
paralel olarak ince nefsaniyetlerin de tesiri altında kalır.
Öyle durumlarla karşılaşırsınız ki, burada ince nefsaniyetin
hakşinas sesi, vicdanınızın sesi ile karışır. Bunun için de,
cari olan realite bilginizi, hiçbir zaman göz önünden uzak
tutmayınız. Yani işlerinizin yürütülmesinde gerekli olan şartları
ve bilgileri de hâmil bulunmanız lâzımdır. Zaafı tespit ediniz,
önce kendinize sübjektif olarak itiraf ediniz ve bir fiil
işlemeden evvel, hiç olmazsa tespit ettiğiniz zaafınızın bu
fiile dahli olup olmadığını defaatle kontrol ediniz ve bilhassa,
vicdan huzurunun insana vermiş olduğu genişliği tatmaya çalışınız.
Buna ulaşmak için bazı fedakârlıklara katlanmanız gerekirse
de huzurun endazesi yoktur.
Sözlük:
haslet: tabiat, huy
tebellür: billurlaşma, belirme
halita: karışım, bileşim, alaşım
izale: yok etme, giderme
hakşinas: doğruyu, hakkı tanır
hâmil: yüklü, yüklenmiş
endaze: ölçü

Tesir
Alabilmek
Celse : 101
Tarih : 24.03.1967
Konu : Tesir Alabilmek
SORU: “Nefsaniyetinize mağlûp olmaktan korkmayınız, çekinmeyiniz,”
dendi. Bunun esas manası nedir acaba, bu hususta bizi biraz
daha tenvir etmenizi rica edeceğim?
P: Denmişti ki, insan kompleks bir varlıktır, yani onda geri
tesirler olabildiği gibi yüksek tesirler de vardır ve bunların
birleştiği mekânlardan bir ve belki de yegânesi, insan ve
ona bağlı kademelerdir. Şimdi siz nefsaniyeti tanıyabilmek
için, onunla ünsiyet kazanmanız gerekir. Çünkü, insan ancak
sınamak, görmek ve teemmül etmek suretiyle yükselir. Bu hâle
göre, nefsaniyeti bir günah-ı kebir olarak görüp mütemadiyen
ondan kaçmak, onun hakkında hiçbir bilgi edinmemek demektir.
Muhakkak ki insanın cehli vardır ve silâhı zayıftır. Mağlûp
olmaması veyahut sürçmemesi için hiçbir sebep yoktur. Bu,
ateşin tadını bilmeyen bir çocuğun, elini yaktırmaya benzer.
Yalnız, böyle bir bilgiyi aldıktan sonra, muhakkak ki bir
rikkatin bulunması zarureti vardır. Yani hadiselerin akışında
müşahede edilenle, alınan tesir arasındaki ve bunun bir tersimi
olan vicdanî kanaatin bir muhassalasını da devamlı olarak
tetkik etmek zarureti vardır. İşte görülüyor ki, arkadaşınızın
sormuş olduğu sual, yani sevgi problemi ile makul vicdan problemi,
burada yine karşınıza çıkıyor. Sevgi realitesinde olan, mütemadiyen
sevginin işlenmesiyle meşgul olacak, ancak o tertipteki tesirleri
ile alış verişte bulunacak ve böylece ruhî hasletlerinin muayyen
bir skalası üzerinde egzersiz yapıp, maharet kesbedecektir.
Fakat, bu skala nihayetsizdir. Ve tekâmülde hiçbir şekilde
atlama olmadan inkişaf vardır. Halbuki, yukarıda bahsetmiş
olduğumuz tarzda üçlü bir sentezi yapabilmek için, makul bir
vicdan seviyesinin tesirlerini alabilmek şarttır. Yoksa, nefsaniyetten
kaçınız deriz.
Sözlük:
tenvir: aydınlanma
ünsiyet: alışkanlık, sokulganlık
teemmül: etraflıca düşünme
günah-ı kebir: büyük günah
rikkat: incelik, hassasiyet
muhassala: bileşke
haslet: tabiat, huy

Tesirlerin
Alınışı
Celse : 101
Tarih : 24.03.1967
Konu : Tesirlerin Alınışı
TESİRLERİN muhit içerisinden geçerken şiddet ve kalitelerinde
bazı kayıplara, daha doğrusu bazı tadilâta uğradığını ve gayeye
ulaştığı zaman, orada bir hadise meydana getirdiğini söylemiştim.
Gaye, burada fert olsun, yani bir tesir fert tarafından alınmıştır.
Pek tabiî ki şiddet ve kalitesi, muhtelif tesir plânlarından
intişar ede ede kabalaşmak, örtülmek ve ilk orijinalitesini
muhafaza etmekle beraber, hakikî yeteneklerini muhafaza etmez.
Bu, bir şeker molekülünün çok çeşitli meyveler içerisine yerleştirilmesine
benzer. Yani insan, o şekeri bedenine nakledebilmesi için,
onunla beraber sair diğer maddeleri de almak mecburiyetindedir.
İnsan da hiçbir zaman saf ve orijinal bir tesiri alamaz. Bu,
katiyen böyledir. Hiçbir tesir menşeinden hareket ettikten
sonra aynı kaliteyi muhafaza etmez, aynı şiddeti de korumaz.
Gayenin vasıflarına ve gayenin hizmet edeceği muhit ve devreye
göre, bir şiddet ve kalite muhafazasına maliktir. İşte insan,
misal olarak aldık, hiçbir zaman saf bir tesire malik değildir.
Fakat, biri diğerinden daha şümullü tesirleri alabilir. İşte
böylece, insan, içinde bulunduğu realitenin kendisine sağlamış
bulunduğu belirli kalite ve şiddetteki tesirlerin yanısıra,
daha üst bir realitenin, o realiteye has şiddet ve kalitesine
malik tesirlerinin de bir kısmını alır. Pratikte bu, insanın
bazen vicdanî, bazen nefsanî hareketleriyle ortaya çıkar.
Hiç ummadığınız zamanda alınmış olan bir tesirin âdeta yumurtadan
çatlayıp çıkışı gibi, sizi geri veyahut yüksek bir istikamete
sevk ettiğini görürsünüz. İşte insan, kâinatın en sayılı paratonerlerindendir.
İnsanın kutsiyeti bundan ileri gelir. O, hem cesurdur, hem
bilgisizdir. Ve böylece çok çeşitli tesirler altında seve
seve, isteye isteye kalmayı kabul etmiştir. İnsan, kendi realitesiyle
alâkalı tesirlerle beraber, daha üst bir realitenin de tesirlerini
alır demiştik. Eğer bu tesirler, o varlıkta yeni bir hareket,
yeni bir faaliyet meydana getirebiliyorsa defaatle gelmeye
başlar. Çünkü kaba olarak o, belirli bir istasyonla irtibatta
bulunan radyo hâline dönmüştür. İbre muhtelif salınımlar yapmakta,
kâh üst bir realiteyi ifade eden tesirin istasyonuna isabet
etmekte, kâh onu geçmektedir. Fakat, işte rikkat içinde bulunan
bir varlık, böyle bir tesirin kıymetini anlar ve ruhî antenlerini,
ruhî ibresini bu tesir istikametine tevcih eder. Bu tevcih
hadisesi mutlu bir hadisedir. Fakat burada devamlı kalabilmek,
çok büyük bir cehdin ve yüksek bir dayanıklılığın ve şüphesiz
içinde bulunduğu realitedeki pek çok şeylerin fedasıyla yerine
gelebilecek bir husustur. Feda tabirinden maksat, fert nazarındandır.
Çünkü, alt bir realite, üst bir realiteye nazaran daima rahattır.
Daha cezbedicidir. Daha çekicidir. Cezbetmekten maksat, vaadleri
boldur. Çekmekten maksat, insanı vaktiyle kendine bağlamıştır.
Sözlük :
intişar: yayılma, dağılma, genelleşme
menşe: esas, kök, kaynak
malik: sahip
şümul: kapsam. içine alma
defaat: pek çok kez
rikkat: incelik, hassasiyet
tevcih: yönetme. döndürme
nazar: bakma, gözatma, bakım. düşünme

Müspet
ve Menfi Tesirler
Celse : 103
Tarih : 21.04.1967
Konu : Müspet ve Menfi Tesirler
MÜSPET VE MENFİ tesirler birbirleriyle sizin tabirinizle cidal
halinde değildir. Bunların mücadelesi, kainat vasatları içerisinde
bulunan varlıklar manzumesini değişik ihtiyaçlar altında,
değişik hallerden geçirterek, çeşitli istikametlerde tekamül
ettirmektir. Varlığın müspet olduğu kadar menfi tesire de
ihtiyacı vardır. Çünkü menfi tesir dendiği zaman siz onu,
kötü, geri, basit ve kaba zannetmeyiniz. Menfi tesir, yukarıdaki
sıfatlarını ancak sizin realitenizde gösterir. O menfi tesir,
bulunduğunuz realitenin üstündeki bir realitede başka türlü
bir sıfat içerisinde kalır ve şüphe yok ki, o, müspet tesirin
bir tamamlayıcısıdır. Çünkü, bu isim ve sıfatlarını birbirlerine
göre alırlar. Kainat içerisinde bu düalitenin mevcudiyeti,
henüz sizlerin kapasiteniz dahilinde olan bir bilgi ile izah
edilemez ve anlaşılamaz. Bileceğiniz, şu nokta olabilir: Bütün
varlıklar ve bütün sistemler, bir ikili muvazene içerisindedirler.
Birinin ittiğini diğeri karşılar, birinin çektiğini diğeri
de çeker. Bir de kendi realitenizin içerisinde gördüğünüz
kabalık, gerilik sıfatları ile kendisini belli eden bir tesiri
vardır. Bu, işte sizin bahsetmek istediğiniz tesirdir ki,
bunun hakiki manasıyla menfi tesirle alakası doğrudan doğruya
değildir. Bu tesiri, bir bakıma, varlıklar, kendileri, kendi
kendilerine tanzim ederler.
Sözlük:
cidal: cenk, savaşma
vasat: ortam
muvazene: denge

Nefs
ve İnce Nefsaniyet
Celse : 105
Tarih : 19.05.1967
Konu : Nefs ve İnce Nefsaniyet
İçinde bulunduğunuz devrede insanlar nefsaniyetin incelmiş
istekleriyle , vicdanın emirlerini birbirine karıştırmakta
devam edeceklerdir. Bu, tekamülün bir zaruretidir. Bu zaruretin
sebebine gelince: Halihazırda iki ana tesir birbirine bütün
olarak girişim halindedir. Ve insan bu girişim noktası dahilinde
bulunmaktadır. Yani her iki kanaldan da tesirler almakta fakat
bunları tefrikte, isimlendirmekte aciz kalmaktadır.
Demek oluyor ki, sizler bugünkü bilginiz ve bugünkü sezginizle,
ince nefsaniyetinizi vicdan sesinizden kolaylıkla ayırt edemeyeceksiniz.Burada,
sizi yanılmaktan kurtaracak şu hususları tatbik ediniz: Bir
hareketle başlamadan evvel, onun yeri olan muhitte icapları,
şartları tetkik ediniz. Tamamıyla makul, matık dahilinde olmak
üzere kendinizi o şeylere ikame ederek inceleyiniz Eğer duygularınız,
düşnceleriniz, istekleriniz zayıf ve nefis kanalından geliyorsa
; bu açık, tecrübesi yapılmış deliller ve düşünceler karşısında
inhiraf edecektir. Mesela, herhangi bir kimseye bir şey yapmak,
bir şey vermek, bir şey söylemek gibi bir yardımı zaruri görüyorsunuz
ve düşünüyorsunuz ki, bu zaruri görme haliniz, bir vicdan
sesine tabi olmak mıdır. Yoksa ince bir nefsaniyetin tatmin
arayışı mıdır? İşte burada yardım etme zaruretinin icaplarını,
nedenlerini, karşı tarafın durumunu, yardıma karşı göstereceği
reaksiyonu, yardımı gerektirip gerektirmediğini ve muhitinizin
durumunu, imkanlarınızı objektif olarak sarih bir şekilde
görmeye ve ortaya koymaya çalışınız. Şüphesiz yardım ve sezgiler
sizin bu samimi davranışınızda sizi yalnız bırakmayacaktır.
Böylece eğer vicdan sesiniz, vicdan sesi olarak karşınızda
ise, hareketleriniz düşüncelerinizin seviyesine çıkacak ve
siz tatbikat yapacaksınız. Birkaç sıkı murakebe ve tenkit
bu fiilinizin ömrünü kısa kesiyorsa, biliniz ki vicdan sesinden
değil, ince bir nefsaniyetten hareket ediyorsunuz.
Sözlük:
Taksirat: kusurlar, bir işi eksik yapma
Tebellür: billurlaşma, belirme
İnhiraf:dönme,sapma, değişme, bozulma, doğru yoldan çıkma
Sarih:Açık
Murakebe:Denetleme
Tevil: Bilinen anlamında başka bir anlamla yorumlama

Ahenk
Kanunu
Celse : 109
Tarih : 22.07.1967
Konu : Ahenk Kanunu
AHENK KANUNU, bütün varlıkların bir gaye için tekâmül etmelerini
temin eden yegâne İlâhî Prensip’tir. Bir gaye için tekâmül,
ancak Ahenk Kanunu ile kaimdir. Diğer İlâhî Kanunlar, bu bir
gayeye ulaşmak bakımından Ahenk Kanunu’nun tamamlayıcısı veyahut
müstakilen çalışan başlı başına prensiplerdir. İnsan, Ahenk
Kanunu’na en iptidaî safhadan, en şuurlu safhaya kadar tâbi
olmak durumundadır. Yani insanın tekâmül merhalesi içerisinde
iktisap etmiş olduğu seviye, mukaddes bir seviyedir. Onun
kutsîliği, bu seviye içerisinde kendisinde ortaya çıkacak
olan yeni bir tesir nevinin veya tersinden izah edilirse,
kendisinin üstün bir tesire ekran olma durumunun meydana gelmesindendir.
İşte bu yüksek ve yüce tesir, bütün dünya varlıklarına ve
dünya ile ilişkin bir mukadderat içerisinde hareket eden diğer
bütün kozmogonik varlıkların hepsine raci olmak üzere, Yüksek
İdare Mekanizması tarafından bir mevhibe olarak verilir. Şüphesiz,
bu yüksek tesir, insanlığa ininceye kadar, daha evvel anlatıldığı
üzere birçok süzgeçlerden geçmiş olmasına rağmen, sizde sağlam,
açık ve realitenize uygun bilgiler hâlinde tezahür eder. Bu
bilgiler verilmiştir, fakat, bu bilgilerin iktisabı zamana
bağlıdır. Şu sebepten ki, büyük Ahenk Kanunu iktizasınca,
varlıkların birbirleriyle olan ahenkleri muayyen bir seviyeyi
yakalamalı ve bu seviyenin tâbi olmuş olduğu plânlar, birbiriyle
irtibata geçmeli, dolayısıyla bir sistemin en yüksek tesirinden
alacakları nasip, ortalama bir seviyeyi bulmalıdır.
Sözlük:
kaim: ayakta duran, duran, sürüp giden
iptidai: başlangıç; ilkin, en önce
iktisap: kazanma, edinme
raci: münasebeti, ilgisi olan. dokunan, dayanan
mevhibe: vergi, bağış. ihsan
iktiza: lazım gelme, gerekme. işe yarama, yararlılık
muayyen: belirli

İnsan
Celse : 117
Tarih : 01.03.1968
Konu : İnsan
İNSAN, İlahi Kanun ve Murad istikametinde teşkil olunmuş en
mükemmel bir varlıktır. Bu varlık, bütün İlahi Prensip ve
hürriyet içerisinde, kendi hürriyet ve iradesini kullanma
salahiyetini almıştır. Varlığın bu şekilde, iradesini istimal
etmek ve tekamül etmek tarzı, onun geçici olarak kabalaşmasına,
salahiyetinin ve liyakatinin düşmesine sebep olmuştur. Bütün
kürelerde yaşamakta bulunan varlıklar, şekl-i suret olarak
insanda temsil olunur. İnsan, sadece arzın insanı değildir.
İnsan, baştan ayağa kadar Kaadir-i Mutlak Yaradan’ın en halis
bilgisinin bir ifadesidir. Siz, her şeyde olduğu gibi sadece
duygularınız ve zihni muhtevanız ile karar vermek zorundasınız.
Ve işte bu zorunlu hal, sizi, şüphesiz geçici olan bir yanılmaya
itmektedir. İnsan, yaratılmış olan varlıkların en mükemmelidir.
Onun ruhi cevheri Kaadir-i Mutlak Yaradan’ın bütün Muradı’nı
ihtiva edecek şekilde merkezileşmiş yüksek bir cevheri haizdir.
İnsanın kendini bilebilmesi fonksiyonu, tekamülün kendisidir.
Sizin bahsetmiş olduğunuz diğer varlıklar, ki onlardan biz
de haberdarız, sizlerin olduğu gibi, onlar da aynı şekilde
fakat çok daha üstün ve daha salahiyetli bir tarzda ruhi irtibatlara
geçerek, tekamüllerine devam ederler.
Sözlük:
salahiyet: bir işi yapmaya veya ona kalkışmaya, karışmaya
haklı olma
istimal: kullanma

Varlıkların
Yaratışları
Celse : 125
Tarih : 17.04.1970
Konu : Varlıkların Yaratışları
‘Kanaatiniz ve inancınız, fikriyatınız ne merkezde olursa
olsun, şunu ifade etmeliyiz ki, ne sizin arzınıza, ne başka
dünyalara Kaadir-i Mutlak’tan bir tebligat nazil olmamıştır.
Böyle bir şey, beşeri bir şeydir, varlıklara ait bir şeydir.
Mutlak’a ait bir hadise, izafi bir alemde, bir planda mevcut
olamaz. Bu bir tenakuzdur.
Dolayısıyla, kainatlarda her ne neviden olursa olsun, her
ne seviyede bulunursa bulunsun, alınmış olan her şey, en fazla
o alemin idarecisi, o alemin Rabbi’nden gelir. Ve zaten beşerin
bir hadde kadar idraki ve bilgisi bu üst planların mevcudiyet
sahasına dahil olabilir. Binaenaleyh sizin tasavvurat ve tahayyülat
ile bu meseleyi kavramanız mümkün değildir. Fakat şunu bilesiniz
ki, bütün dünya insanlığının sevkü idaresini eline almış olan
Varlık Planı, İdare Planı, Ruh Planı, yeryüzünde her türlü
hadiseyi tanzim edecek derecede hak ve liyakat sahibi, kudretli,
kudret sahibi ve Kaadir-i Mutlak’ın tam rızasını haiz olanlardır.
Siz, Mutlak’a ait yaradılışla, varlıkların yarattıklarını
birbirinden tefrik etmelisiniz. Mutlak’a ait yaradılış, kitabınızda
da zikredildiği gibi, yokluktan varlığın meydana getirilişidir.
Bunu hiç bir yaradılmış varlık hasıl edemez. Yaradılmış varlığın
yapacağı yaratma işlemi ise, Kaadir-i Mutlak’ın var etmiş
olduğunu, sonu gelmez bir tebeddülat içerisinde halden hale
tahvil etmek, ibda etmek, cüzlerine ayırmak ve toplamaktan
ibarettir. Kainatın içinde her zaman dağılan, her zaman bir
araya getirilen sistemler vardır.’
Sözlük:
Nazil: Yukarıdan aşağıya inen
Tenakuz: Zıtlık, tutarsızlık
İbda: Yaratma
Tefrik etmek: Ayırmak
Tebeddülat: Değişme

Bedeni
Besleyen Kaynaklar
Celse : 126
Tarih : 01.05.1970
Konu : Bedeni Besleyen Kaynaklar
‘Maddî bedeniniz iki ana kaynaktan beslenir: Biri, şuur sahaları
vasıtasıyla devamlı olarak bir yıkanmaya tâbi tutulur. Yıkayan,
şuurun enerjisidir. Dolayısıyla o enerji, bedene intikal edinceye
kadar, geçirdiği bütün maddî safahatı da aynı derecede aksiyone
eder. Maksat, sadece bedenin ihyası değil, bedene gelinceye
kadar, bağlı olan bütün enerji tekâsüflerini de seyyalleştirmektir.
Bilindiği gibi, sizin mekânınızda enerjinin en kaba hâli,
en yoğun hâli formdur, şekildir, eşyadır. Etrafınız ve bedeniniz
bunun bir hususî hâlidir.
İkinci kaynak, bizatihi bu maddenin, birbirlerini mütekabilen
ve müteselsilen devamlı olarak tesir altında bulundurmaları
ve bu müessiriyetin hiç ardı kesilmeden devam etmesinden mütevellittir.
Yani her şey kendi kendine ve kendinden gayrisine devamlı
olarak tesirde bulunur.
Öyleyse, siz bedeninizi ihya etmek, bedeninizi mükemmel kılmak,
yani vasıtanızı en uygun, en verimli hâle getirmek için, iki
ana noktayı adamakıllı anlamak ve talim etmek mecburiyetindesiniz.
Birincisi, şu hâlinizde iken, sizin için mümkün olan şuur
zenginliğinizi, yani şuurî muhtelif enerjilerinizi kullanabilmek.
İkincisi, bedeninizle alâkalı olan en tabiî maddî vibrasyonları
ve kaba enerjileri yerli yerinde kullanmaktır.’
Sözlük:
Safahat: Aşamalar, safhalar
Tekasüf: Yoğunlaşma
Mütekabil: Karşıt olarak
Müteselsil: Zincir gibi birbirine bağlı olan
Mütevellit: Doğan, çıkan

Düşünce
Celse : 126
Tarih : 01.05.1970
Konu : Düşünce
DÜŞÜNCE, şuurun enerjetik faaliyetlerinden birini teşkil eder.
Hani, aksiyon haline döndükten sonra tavırlanır, demiştik.
İşte, bedene bağlı öz şahsiyetinizin beden içerisindeki tavırlarından
biri, düşünce tarzında kendini beyan eder. Aslında düşünce,
bir enerjinin alfabetik olarak sıralanışıdır. Şu manada ki,
bu alfabetik sıralanış, sizin bedenli olarak aksiyon sahanızın
icap ettirdiği bütün şartları yerine getirir. Yani siz düşünürken,
düşünceniz muayyen kanallar ve kalıplar içerisinde bir silsile
takip etmek suretiyle meydana gelir. Bu düşünce faaliyeti,
serbest ruh halinizde de meydana gelir. Fakat buradaki alfabetik
sistem değişmiştir. Artık başka bir tarzda yüksek şuurunuza
ait enerjinizin tavırları meydana gelecektir. Böylece düşünce,
bildiğiniz buut kalıpları içerisinde bulunmaz. Çünkü o, doğrudan
doğruya şuur enerjisinin bir tavrıdır. Aksiyondan mütevellit
bir vaziyet alışıdır. O, bugün bütün beden” faaliyet sahanızı
kaplamış ve orada münhasırmış gibi görünmesine rağmen, aslında
kaynak olmak itibarıyla daha yüksektir ve sizi başka enerji
mekanları ile irtibatlı kılar. Ve siz böylece, bir medyom
vasıtasıyla bilgi alır, kendi kendinize ilham alır, vahiy
alır ve kozmik planların ve ruh planlarının size nasip etmiş
olduğu enerjiyi alırsınız. Bilerek veyahut bilmeyerek. Bilerek
aldığınız enerji, umum enerjinin binde biri mesabesindedir.
Ne yazık ki, binde bir mesabesindeki bu enerjiyi bile, binde
bir nispetinde kullanmak gücünü gösteren varlık azdır.
Sözlük:
teşkil etmek: oluşturmak
muayyen: belirli
buut: boyut
mütevellit: doğan, çıkan
münhasır: bir kimse ya da bir şey için ayrılmış, mahsus
mesabe: derece, kadar

Kaadir-i
Mutlak ve O'nun Varlığı
Celse : 127
Tarih : 15.05.1970
Konu : Kaadir-i Mutlak ve O'nun Varlığı
Özden murad, varlığın ta içi yani tam manasıyla kendisi, esası
demektir. Varlık sözü ise sizin anladığınız manadan çok farklıdır.
Varlık, Mutlak olan Allah'ın sonsuz enerjisinin tek ifadesidir.
Böyle olunca, Kaadir-i Mutlak'ın meydana getirmiş olduğu bütün,
varlıktır. Ve onun başı ve sonu belli olmayan varyeteleri
vardır ki, bunlar gene sonsuz buutlara dağılmış mevcudiyeti
teşkil eder. İşte siz, bu mevcudiyetlerin bir kısmını kendiniz,
bir kısmını eşya olarak görürsünüz. Ve onlara münhasıran,
ayırt etmeden varlık diyemezsiniz. Varlık sözünü ancak ve
sadece canlı ismini verdiğiniz bir varyete için kullanıyorsunuz.
Halbuki, yukarıda da belirtildiği üzere varlık bir küldür:
Kaadir-i Mutlak ve O'nun varlığı.
Kaadir-i Mutlak'ın enerjisi varlık için meçhuldür. Fakat kendi
varlığını teşkil eden saha dahilindeki enerji, onun keşfine
amadedir. Dolayısıyla varlık, mesela insan varlığı, öz olarak
ele alındığı zaman, işte bu, bir ve bütün olan varlığın aynı
enerjisinden meydana gelmiş demektir. Halbuki bu enerji, en
başından en sonuna kadar kainatın bütün istikametlerinde,
bütün buutlarında mevcuttur. Ve bu enerji mütemadiyen şekil
değiştirmekte ve mütemadiyen yeni varlık manzumeleri meydana
gelmekte veyahut tadilata uğrayıp hal değiştirmektedir.
Şunu belirtmek isteriz ki, Kaadir-i Mutlak olan Allah'ın kendisi
ile, varlığı, bütün varlığı meydana getiren enerji aynı değildir.
Çünkü hiçbir varlık, Mutlak olan Allah'ın yaradılış vakasını
bilemez. Yani, bu enerjinin dağılışını, mekanlar arasında
taksimini, bütün varlıkları meydana getirişini, mekanizmasını
bilemez. Bu, tam manasıyla Mutlak bir Bilgi'dir. O da Kaadir-i
Mutlak olan Allah'ın nezdindedir.
Sözlük:
varyete: oyun, gösteri
münhasır: bir kimse ya da bir şey için ayrılmış, mahsus
kül: bütün, hep

Sonsuz
Tekâmül İmkânları
Celse : 128
Tarih : 22.05.1970
Konu : Sonsuz Tekâmül İmkânları
"Şüphesiz kâinatınızın, daha doğrusu bütün varlıkların
aynı tekâmül vetiresine bağlı olarak hareket etmesi, Kadir-i
Mutlak'ın Hikmeti'nin inkârı demektir. Şu bakımdan ki, siz
beşer olarak dahi, etrafınızdaki müşahedenizi pek çok yönlü
ve çok çeşitli açılardan yapabildiğiniz ve pek çok türlü yollar
ve araştırma şekilleri bulabildiğiniz hâlde, kâinatın varlıklarına
tahsis edilmiş olan metot ve sistemler niçin birbirinin benzeri
olsun? Zaten mükemmellik ve Tanrı'nın Hikmeti, Mutlak Hakikat'i,
onun sonsuz derecede tekâmül sistemlerine sahip olmasından
ileri gelmiyor mu?
Siz, beşer olarak fizik âleminizdeki imkânlarınızın hudutlarını
bilir misiniz? Bilmezsiniz. Fakat bilmek istiyorsunuz ve bu
bilmek isteyişiniz sizin eprövünüzü teşkil ediyor. Ve kısmen
seziyorsunuz ki, beden hâlindeki yaşayışınız, kâinat imkânları
içerisinde bir iğne deliğinin çapından daha büyük değil. Dolayısıyla,
en basitinden bir maddî titreşim skalasını incelediğiniz zaman,
size hitap eden bölmenin pek ufak olduğunu fark edersiniz.
Kâinatlarınız, birbirinin içinde ve dışında olmak üzere sıralanmış
buutlarla, mekânlarla doludur. Siz, fizik kâinat olarak bir
ruhî kâinata dahil bulunuyorsunuz. Fizik dünya olarak bir
ruh" dünyaya bağlı bulunuyorsunuz. Ve bunlar hep birbirini
ihata etmiş fakat aralarında bir perde ile birbirlerine karşı
mahsur durumdadırlar. Kâinatın her noktası meskûndur. Kâinatın
her noktasında varlık vardır."
Sözlük:
Vetire: Süreç
Mahsur: Çevrilmiş, kuşatılmış
İhata Etmek: Kapsamak

Mekana
Uygun Vasıta
Celse : 128
Tarih : 22.05.1970
Konu : Mekana Uygun Vasıta
SİZ, beşer olarak fizik âleminizdeki imkânlarınızın hudutlarını
bilir misiniz? Bilmezsiniz. Fakat bilmek istiyorsunuz ve bu
bilmek isteyişiniz sizin eprövünüzü teşkil ediyor. Ve kısmen
seziyorsunuz ki, beden hâlindeki yaşayışınız, kâinat imkânları
içerisinde bir iğne deliğinin çapından daha büyük değil. Dolayısıyla,
en basitinden bir maddî titreşim skalasını incelediğiniz zaman,
size hitap eden bölmenin pek ufak olduğunu fark edersiniz.
Kâinatlarınız, birbirinin içinde ve dışında olmak üzere sıralanmış
buutlarla, mekânlarla doludur. Siz, fizik kâinat olarak bir
ruhî kâinata dahil bulunuyorsunuz. Fizik dünya olarak bir
ruhî dünyaya bağlı bulunuyorsunuz. Ve bunlar hep birbirini
ihata etmiş fakat aralarında bir perde ile birbirlerine karşı
mahsur durumdadırlar.
Kâinatın her noktası meskundur. Kâinatın her noktasında varlık
vardır. Ruh için, maddî âlemle irtibat kurmak üzere teşkil
edilen vasıtanın önemi bambaşkadır. En büyük önemi, neresi
ile irtibat kuracaksa, oraya uygun bir vasıtanın seçimidir.
Ateşle irtibat kuracaksa ateşe uygun bir vasıta, su ile irtibat
kuracaksa suya uygun bir vasıta ve ilâhir. Binaenaleyh, varlığı
düşündüğünüz zaman, onu muhakkak ki daha çok saf hakikat olarak
ruh tarzında ifade etmeye çalışınız. Ve ancak, maddî bedeniniz,
ruhî enerjinizin kudreti ve himayesi altında bütünlüğünü muhafaza
eder. Bunu da unutmayınız. Ve siz, ruhî varlık olarak mekân
değiştirdikçe, her mekânın imkânından, her fizikî mekânın
imkânından istifade edebilecek vasıtayı teşkil edebilir, tadil
edebilir, değiştirebilir, yok edebilir, düzeltebilirsiniz.
Sizin için, fizik bedenin değişmesinin bu derecede önemli
olması biraz garip...
Sözlük :
hudut: sınır
buut: boyut
ihata: kuşatma, etrafını çevirme
mahsur: kuşatılmış, sarılmış, çevrilmiş
meskun: içinde yaşanılan
ilâhir: vesaire
binaenaleyh: bundan dolayı
tadil: doğrultma. değiştirip hafifletme

Stres
ve Beşerî Karma Tortuları
Celse : 129
Tarih : 26.06.1970
Konu : Stres ve Beşerî Karma Tortuları
‘Varlık, bir madde sisteminin vibrasyonel tekâmülünü itmam
edinceye kadar, o madde sistemine gömülür ve bu aralıklarla
devam eder, buna reenkarnasyon denir. Müteaddit hayatlar içerisinde
meydana getirilen faaliyet, varlığın ruhî yapısı üzerinde
kâh parlak sahalar, kâh donuk sahalar hâsıl eder. Parlak sahalar
Kâinatsal Enerji’ye ve Prensipler’e uygun hareketten neşet
etmiş, insanın hakikî tekâmülünü temin etmiş faaliyetin bir
aynasıdır. Donuk sahalar, benzetebilirsek, hatta paslı sahalar,
yukarıdaki faaliyetin verimsiz olduğunu, varlık için telâfisi
mevzuu bahis olduğunu ifade eder. İşte insanın karmik kaderi,
kendi ruhunda birikmiş, faaliyetleri neticesinde birikmiş
olan ağır, kaba vibrasyonların telâfi edilmesini gerektiren
bir kanundur.
Bu kalın, kaba, engelleyici, anlayışı ve vicdanı karartıcı
tesirlerin, bir hayat boyu içerisinde meydana getirdiği köstekler,
kıpırdanmalar, insanlarda birtakım marazî faaliyetlerin doğmasına
sebep olur. Şuur sathı ve şuur sahası, varlığın esas karmik
faaliyetleri ile alâkalı bulunmayan birtakım marazî partiküllerle,
vibrasyonlarla doludur. Yahut öbeklenmeler mevcuttur. İşte
bunlara ‘stres’ derler. Bu kelimeyi kullanışımız ancak, medyomunuzun
bunu bu şekilde ifade edişindendir. Biz buna, telâfi edilmesi
gerekli olan, yersiz partiküller tarzında bir tarifle cevap
verebiliriz.
Streslerin normal insan hayatındaki rolü, bazen müspet ve
çoğu zaman menfidir. Müspet oluşları, bir murakabe-i nefis
safhasına girmiş olan varlık için şuur alanını kaplayan bu
partiküllerin mevcudiyetini görmek ve kıyasen onları yok etmek
cehdini göstermek bakımındandır. Menfiliği ise, zayıf iradeli,
gelişmemiş ruhî bünyeli bir varlığın devamlı olarak bu streslere
bağlı kalması ve hayatını çok dar bir zaviyeden, gereken karmik
faaliyetleri göstermeden israf etmesi neticesinde ortaya çıkar.
Meselâ: Kin bir strestir, garez bir strestir, öfke bir strestir.
Birtakım tutkularınız, ihtiraslarınız, strestir. Sabit fikirleriniz
strestir, peşin fikirleriniz, peşin kanaatleriniz strestir.
Yani şuur sahasından uzun veya kısa bir zamanda atılması icap
eden, seviyesi yüksek olmayan, kaba partikül veya vibrasyonlardır.’
Sözlük:
İtmam etmek: Tamamlamak
Müteaddit: Çok, birçok
Neşet etmek: Çıkmak
Murakabe-i nefis: Nefis denetlemesi

İnsanın
Yaradılışı
Celse : 131
Tarih : 07.08.1970
Konu : İnsanın Yaradılışı
Kâinatlarda mevcut olan varlıkların kâffesi, Yüksek bir Ruhî
Organizasyon tarafından birer tez olarak meydana getirilmiştir.
Bunun altında şu hakikat yatar: Yüksek Kâinat Kanunlarını
ve İlâhî Prensipleri benimsemiş ve bunları nefsinde tatbik
etmiş olan bir varlık, bir ruh varlığı, maddeyi her türlü
varyasyonu içerisinde istimal edebilir ve bunu kendi iradesine
bağlı olarak, muhtelif terkip ve sentezlerle tanzim edebilir.
Bu seviyede bulunan bir varlık, ki tasavvurunuz mümkün değildir,
maddenin ince ve kompleks özelliklerini biraraya getirmek
ve bunlardan yeni sistemler kurmak suretiyle, sizdeki tüp
içerisinde organik varlık hasıl etme çabalarının en müspeti
olarak, organik varlık daha doğrusu organik bedenler hasıl
edebilecek güçtedir. Çünkü bir organizmayı teşkil eden yapı
taşlarının esasını meydana getirmekte güçleri büyüktür. Böylece
bu tip varlıklar, ruhların maddî eprövlerini ikmal etme hususunda
çok değişik hassaları ve kabiliyetleri taşıyan ortamları hasıl
ederler. İşte bunlar bedenlerin esasıdır. Ve zaten bu bedenleri
teşkil edecek olan maddeleri kendi bünyeleri içerisinde biraraya
getirip, kanunlarla sıkıca onları çevreledikten sonra, muhakkak
ki orada, onunla ilgili, onunla ilgi kuracak bir ruhî varlık
bulunur ve işte bu ruhî varlık da, kendine beden olarak seçmiş
olduğu bu maddî ortamı, kendi kapasitesine göre faaliyete
geçirir ve onu dıştan mütalâa eden ve gözleyen birisi, onu
muhtelif vasıflarıyla tayin etmeye çalışır.
Bu mütalâadan sonra şunu anlamanız iktiza edecektir ki, kâinatlarda
mevcut olan bütün canlı tipleri; işte böyle ruhun pek oynak,
pek değişik, pek girift tekâmülü için lâzım olan ortamı, vasatları
meydana getirmişlerdir. Bu, bilemediğiniz en küçük bedenden,
organizmadan başlayıp, en muğlâk, en büyük kabiliyetleri gösterebilecek
organizmaya kadar kâinatlar dolusu değişimler arz eder. İnsan
da beden olarak, işte böyle yüksek bir yaradılışa mazhar olmuş
bir organizasyondur. Nitekim elinizdeki mukaddes metinlerde
bir yaradılış söz konusudur yani insanın teşekkülü.
Sözlük:
kâffe: hep, bütün, cümle
istimal: kullanma

Tebliğlerin
inişi
Celse : 133
Tarih : 11.09.1970
Konu : Tebliğlerin inişi
‘Ruhî İdare Mekanizması, hangi devrede olursa olsun, verdiği
şeyi doğru verir ve bunu mümkün olduğu kadar hedefine ulaştırmaya
çalışır. Mekanizma gibi, pek yüksek bir ihtizazı haiz, sizlerin
tasavvurunuz dışı ruhî ihtizazları haiz bir mekândan, makamdan
gelecek olan tesirin; bir varlığın beyninde kelâma dönüşebilmesi
için, fevkalâde çok değişik mekanizmalar arasından geçmesi,
süzülmesi, kabalaşması gerekir. Bir defa böyle bir geçiş esnasında
hakikî mana, söylenmek istenen yüksek hikmet, geçiş mekanizmasının
tenevvüüne göre kapanır, bükülür, kabalaşır. ışte mukaddes
metinlerdeki sembolizmin sebebi... Bir defa birinci bölümde
sembollere bürünmesiyle, gelen ilk tebliğ zayıflamıştır. Yani
bir peygamberin sinesine düşünceye kadar, pek çok transformasyondan
geçer ve zayıflar. Son vericinin takatı nispetinde, kudreti
ve şümulü nispetinde, bir kelâm, peygamberin, velinin, sezgi
sahibinin sinesine düşer. Bu gelen, asla ilk çıkış yerindeki
kudret ve tesiri haiz değildir.
İkincisi, insanların zaptedebilme güçleri ve bunun kifayetsizliği
ve dejenerasyonudur. Bir İlâhî ilham bir ferde gelir, bu fert
bunu çeşitli (şekillerde) ifade eder: Ya sözle söyler veya
yazar. Sözle söylediği zaman, muhitinde bulunan kimseler tarafından
ya tespit edilir, ya hatırda tutulur. Bunların hepsi neticede
tahribe uğrayacak, ferdî ruhun iradesine, arzularına, seviyesine
uygun şekilde gitgide değişik tarzlar alarak, o zamandan bu
zamanlara kadar intikal edecektir. Hele yazılmış olan metinleriniz,
birçok noktalardan fevkalâde hatalarla doludur. Bu hataların
müsebbibi, doğrudan doğruya, baştan aşağıya streslerle yüklü,
bu metinleri kendi malı sayan, muhtelif varlıkların elinin
işidir. Buradan şunu anlamalısınız ki, mahrecinden gelen bir
tesir, gayesine ulaşıncaya kadar muhtelif tadilâta uğrar,
mümkün olduğu kadar özünden kaybetmeden ifade içerisine gömülür.
Fakat bundan sonraki mukadderi, artık bunu alanların elindedir.
Şayet bugün elinizdeki mukaddes metinler, tam manasıyla safiyetini
muhafaza etmiş olsaydı, bir defa üstüste birbirini tashih
edici manada kitaplar olmazdı. Ve nihayet, sizlerin de vâkıf
olduğunuzu tahmin eyleyerek Ruhselman kanalıyla verilmiş olan
metinlerin de mevcudiyetine lüzum kalmazdı.
Sözlük:
İhtizaz: Titreşim
Tenevvü: Çeşitlenme
Müsebbip: Sebep olan
Mahreç: Kaynak
Tadilat: Değiştirme
Tashih: Düzeltme

Doğal
Afetler ve İnsan
Celse : 135
Tarih : 23.10.1970
Konu : Doğal Afetler ve İnsan
"Mukaddes metinlerinizi incelediğiniz zaman görmüşsünüzdür
ki, milletlerin şuurlanması ve vicdan ölçüleri ile hareket
etmesi için, kendilerine peşin olarak yapılan yardımlar, umumiyetle
pek az insan tarafından, yani liyakatini kendiliğinden geliştirmiş
olanlar tarafından benimsenmiş ve tatbik edilmiştir. Ve kısmı
azamı, çok büyük bir kısmı ise, şiddetli baskı, zorlanma,
kısaca ıstıraplar içerisinde bıraktırılmıştır.
Ruhî İdare Mekanizması, sizin Rabbiniz, hepimizin mürşidi
bu Mekanizma, size ıstırabı doğrudan doğruya mı ika etmektedir?
Hayır. Mekanizma, tabiat kuvvetlerini harekete geçirmektedir.
Dikkat ediniz, tabiat kanunlarını, kozmik kanunları harekete
geçirmektedir. Veyahut hareket hâlinde, bilkuvve mevcut olan
bu kanunların istikametini, tatbik sahasını dünyanız üzerinde
yapmaktadır. Bu durumda, bir tarafta yağmakta olan yağmur,
bir tarafta insan var. İnsan yağmur karşısında bilgisine,
görgüsüne, vasıtalarına göre bir tavır alır. Ve bu yağmurun
zararından ve faydasından nasibedar olur. Eğer tedbirini almış,
eğer liyakatini, şuurunu geliştirmiş, vicdan ölçülerini tatbik
etmiş ise, bu yağmur tümüyle hemen hemen onun için bir bereket,
bir rahmettir. Yukarıdaki hususların kifayetsizliği ve noksanlığı
nispetinde de, bereket olmaktan çıkıp, felâketi teşkil eder.
Bu basit misalden de anlaşılacağı üzere, insan hiç bir şekilde
kendisine baskı yapılan, empoze edilen, üzerinde deneyler
yapılan, ıstırabından, feryadü figanından, şaşkınlığından
istifade edilen bir mahlûk asla değildir. Tabiat kanunu o
sahnede cari iken, insan hür olarak onun karşısında bir vaziyet
takınmak zorundadır. Çünkü, her ikisi de kuvvettir. İşte sizin
ıstırabınız, harekete geçmekte olan kanunlar, kuvvetler karşısındaki
aczinizin, bilgisizliğinizin, şuursuzluğunuzun, vicdan ölçülerini
hakkıyla kullanamayışınızın, otomatizmanın bir neticesi olacaktır.
Ve bütün bu nakıseler de sizin kendi elinizin işidir."
Sözlük:
İka etmek: Yapmak, etmek
Bilkuvve: Potansiyel olarak, düşüncede
Kifayet: Yeterlilik
Cari: Yürürlükte olan
Nakise: Eksiklik

İnsanların
Uyarılma İhtiyacı
Celse : 135
Tarih : 23.10.1970
Konu : İnsanların Uyarılma İhtiyacı
Sizlerin aranızda, eskiden beri söylenmiş bir söz vardır.
ÔHerkese gelmez bela, erbabı istidat arar.’ Yani, ancak tabiat
kanunları muvacehesinde, kendi tekamülleri ile ilgili safhaların
tahakkuk etmesi için, varlıkta veya varlıklarda ruhi bir beyan
ve arzu vardır. Bu ruhi beyan ve arzu, varlığın o devre içerisindeki
tekamül ihtiyaçlarının ifadesidir. Bu bakımdan, herhangi bir
varlığın karşılaşacağı ve karşılaşmakta olduğu hadiseler,
%90 onun ihtiyaçları ve liyakatıyla alakadardır. Fakat hadiselerin,
varlığın yakınında vuku bulması ve de onun şuur sahasında,
onun dahilinde vuku bulması, tekamül hızı bakımından ümit
verici bir durumdur. Çünki ÔYürüyen at arpasını artırır.’
derler sizde. Bu ruhi faaliyetini, devresine ait tekamül cinsi
istikametinde, tekamülün manası istikametinde devam ettiren
varlık için, daima bu devamı muntazam bir tempo içerisinde
tutacak olan ve hep iyi, verimli sonuçları elde ettirecek
olan imkan ve yardımlar, sürekli olarak yapılır. İnsanların,
varlıkların, bu nevide olanları maalesef azdır. Umumiyetle,
belli bir otomatizma içerisinde ve çoğunlukla nefsani empülslerle
hareket eden varlıkların, kendi devreleri için belirli olan
tekamülleri seviyesinde ileri gitmeleri, o istikamette faaliyet
göstermeleri, zor, çoğu zaman beceriksiz ve hatta başarısızdır.
Böylece, devrelerine ait tekamülün istikametinde ruhi bir
basiretsizlik göstererek ağır, bati ve tembelce hareket ederler.
Atalete düşerler. İşte böylece bütün kozmik, yani kainata
ait her türlü faaliyetin içerisinde kendini gösteren İlahi
kamçı, burada da gitgide şiddetini artırmaktadır. Yani buna
bir bakıma tekamülün süratinin artması, süratlenmesi, ataletten
kurtulmak, şuurlanma yolunda faaliyet gösterilme nokta-i nazarından
memnuniyet duymanız gerekir. Objektif görünüş ile ve sathi
bir bilgi içerisinde, şüphesiz bunlar birer felaket, kötü
durumlar olarak nitelendirilir ve öyledir de... Fakat perdenin
arkası başka şey ifade eder. Bunu yukarıda kısaca söyledik.
Buradan tekamül vetiresinin çok kıymetli bir neticesi ortaya
çıkıyor. Uyartılma, harekete geçirilme vakti gelmiş olan varlık
veya varlıklar, kendi bilgi seviyelerine ve vicdan seviyelerine
göre, tabiat kanunlarının ve tabiat hadiselerinin birçoklarını
kendilerine celp ederler. Böylece kendi seviyelerinin liyakatini
tada tada, daha şuurlu ve daha derinden bir faaliyete geçme
ihtiyacı içerisinde çırpınırlar. Her çırpıntı, kendilerinde
bulunan otomatizmanın ve şartlanmış olan ruhiyatın, biraz
biraz, ceste ceste, parça parça ifnası, ortadan kalkması demektir.
İşte böylece, gitgide tazyik altında bırakılmak suretiyle
kendine yabancı olan, şartlanmış ve kendisini bağlamış bulunan
dogmatik her türlü bilgi, düşünce ve inançtan sıyrılmak gerekmektedir.
İşte memleketinizin ve bütün dünyanın hali bugün bu manzarayı
gösterir. Dünyanın neresine giderseniz gidin birbirinden şu
veya bu seviyede farklı olmak üzere, fakat aynı mana ve gayeyi
taşımakta olan etkilerin, muhtelif hadiseleri meydana getirdiğini
ve insanlığınızın gitgide daralmakta olan bir çember içerisinde
baskıya alındığını müşahede edersiniz.
Sözlük:
Muvacehe: Karşı, ön
Sathi: Yüzeysel
Basiret: Biliş, kavrayış
Bati: Ağır, yavaş
Ceste ceste: Ağır ağır, yavaş yavaş
İfna: Ortadan kalkma

Ağır
Şartlarla Karşılaşma Zorunluluğu
Celse : 135
Tarih : 23.10.1970
Konu : Ağır Şartlarla Karşılaşma Zorunluluğu
‘Memleketiniz, bugün içinde bulunduğu şartların çok daha ağırlarıyla
karşılaşacaktır. Buna müstahaktır. İki bakımdan müstahaktır:
Birincisi, kendilerine, yani size, Ruhi Mekanizma’nın sunmuş
olduğu, vermiş olduğu pek çok değişik imkânlar, çokluk heba
edilmiş, kısmen de batıl hâle getirilmiştir. Yani otomatizmayı,
idraksizliği ve rüyetsizliği benimsemiş, şartlı olarak yaşamayı
kabul etmişsinizdir. Bu itibarla, sizin, içinde bulunduğunuz
seviyenin üzerinde bir plâna intikal etmeniz için, bütün ağırlıklarınızın
terki, bütün karanlık şuurunuzun aydınlığa kavuşması, küflenmiş
ve köhne hâle gelmiş bilgi ve düşüncelerinizin tadili ve nihayet
bir türlü kullanmak imkânını bulamadığınız vicdan ölçülerinizin
ortaya çıkması zaruri olmuştur. Bu zaruret, memleketinizin
bu devre içerisinde oynayacağı rol ile alâkalıdır. Görülüyor
ki, hem oynayacağı rol bakımından, hem de fertlerinizin teker
teker otomatik yaşayışları bakımından, her iki bakımdan da
ağır şartlara, sert imtihanlara ihtiyacınız vardır.’

Samimiyet
Celse : 140
Tarih : 11.12.1970
Konu : Samimiyet
Samimiyet iki cepheden mütalâa edilir:
1- Ferdin nefsaniyeti karşısında aldığı tavır.
2- Yeryüzüne doğarken ifa edeceği ödevin beşerî bir hüviyet
içerisindeki (bir) tavır alış, bir tatbik ediliş tarzıdır.
Samimiyet, nefsaniyetin karşısında hakikî olarak vicdan kanalı
ile ve iyi zamanlarında sevgi kanalı ile kendisine verilmiş
olan bilginin galebe çalması, daima galip gelmesi için gösterilen
cehittir. Görevini yerine getirmekte olan varlığın, görevinin
ana materyalleri üzerinde hiç bir zorluğu nazarı itibara almadan
tatbikat içerisinde bulunması, samimiyetini ifade eder.
Samimiyetiniz, vicdanınız ve bilginizin karşısındaki durumunuzdur.
Samimiyetiniz, nefsinizin tevilsiz olarak ortaya konuluşu,
fonksiyonunuzun yerine getirilişi ile hakikî ihtiyaçlarınızın
ortaya çıkışıdır. Beşer hayatının natamam bir hayat içerisinde
devam edip gitmesinin başlıca amilleri işte bu samimiyet içerisine
dahil olan hususların adem-i mevcudiyetidir. Bütün dinî şeriat,
varlığın kendinde ve dışta ve vazifede samimî olarak faaliyette
bulunabilmesine matuf emirlerle, yasaklarla, zorlamalarla
doludur.
Sözlük:
İfa etmek: Yapmak
Tevil: Saptırma, başka anlam verme
Natamam: Eksik
Amil: Etken, sebep
Âdem-i mevcudiyet: Yokluk, olmayış
Matuf: Yöneltilmiş

Teksir
Kanunu
Celse : 142
Tarih : 01.02.1971
Konu : Teksir Kanunu
Sizin karma ve Sebep-Netice Prensibi olarak bildiğiniz hususlar,
bir varlığın kendi iradesi tahtında, kendi cehti ile meydana
getirmiş olduğu fiilin tesiratıyla karşılaşmasıdır. Ve bu
tesirat, Teksir Kanunu'na uygun olarak hangi safhada bulunursa
bulunsun, daima o safhaya göre ayarlanmış bir kopya ile, bir
benzer ile, varlığın hamulesi tarzında onu takip eder. Siz
buna kısaca "müteal gayrişuur" dersiniz. Müteal
gayrişuur, varlığın, mekânın, kâinatın hangi noktasında olursa
olsun, ifa etmiş olduğu tesirin ya da tesirlerin, mütemadiyen
bulunmuş olduğu safhaya uygun olarak meydana gelmesi, Teksir
Kanunu'na göre kopyalanması demektir. Burada ince nokta şudur:
Teksir Kanunu'nda, bir tesirin temadi etmesi, tıpkı tıpkısına
değil; varlığın o anda içinde bulunduğu tesir sahasına uymuş,
adapte olmuş, onunla imtizaç etmiş tarzda bulunan bir kopya
serisi, skalasıdır. Fakat genel mahiyet itibarıyla o, ilk
ifa edilen tesiri taşır. İşte bu müteal gayrişuurunuz, bütün
bu tesirleri büyük bir arşiv gibi muhtevi olarak, daima ruh”
varlığın emrinde ve onun bir desteği olarak süregelir. Ve
sizin müteal kıyaslarınız, müteal bilgileriniz, müteal görgüleriniz,
işte bu Teksir Kanunu ile devamlı olarak sizi izleyen, adapte
olmuş tesirlerden ileri gelir.
Sözlük:
Hamule: Özet
İfa etmek: Yapmak, yerine getirmek
Temadi: Uzama, sürüp gitme
İmtizaç: Karışabilme, uyum sağlama, uygunluk

Hareket
ve Enerji
Celse : 145
Tarih : 02.04.1971
Konu : Hareket ve Enerji
HAREKET, ENERJİ, hayatın kaynağıdır. Mutlak Enerji, aynı zamanda
Mutlak Hareket'tir. Ve Kaadir-i Mutlak tarafından meydana
getirilmiştir. Bu hareket, enerjiyi hasıl eder. Enerji ise
hayattır. İnsan düşünce ameliyesi içinde bulunduğu zaman,
muhakkak ki bir hayat sahibi varlık olarak, bir enerji muamelesi
içinde bulunur.
Kainatta hiç bir varlık, bir fiilin meydana gelişinde o fiilden
lakayt ve müstakil olarak bulunamaz. Zaten fiil, enerjinin
bir hale tahvilidir. Varlık, hayattar varlık, gene bu enerjinin
bir formudur.
Her ne yaparsanız yapınız, varlık olmak hasebiyle, zaten siz
bir ef'al içerisindesiniz. Bunun başı da, ortası da, sonu
da tam bir faaliyettir. Dolayısıyla, hiç bir varlık, hem bir
fiile icabet edecek, hem de o fiilden uzak olacak... Bu, asla
olamaz.
Varlığın şuur faaliyeti, muhtelif frekanslar üzerinde hareket
eder. Bu frekansların dahil bulunduğu umumi ahenk, zaten bir
fiiller manzumesi olmaktan başka nedir ki? Bu fiiller manzumesinin
hepsi ve insanın bütün şuur faaliyeti, kendi varlık manzumesine
dahil değil midir? Kendi varlığının meydana gelişinde ve bütünlüğünün
muhafazasında ve tekamülünde, kendisi, mevcut olan İlahi Enerji'yi
sarf etmez mi? Sarf edilmekte olan İlahi Enerji, Mutlak Merkez'den
sadır olmamış mıdır?
Görülüyor ki, bütün diğer düşünce tarzları bir safsatadan
ibarettir. Hareketsiz ve de enerjisiz bir varlık düşünülemez.
Böyle bir hayatın mevcudiyeti ham hayaldir. Ve cüz'i iradesi,
yani benliğe ait irade, evren iradesi dışında bir irade, muhakkak
ki hürriyeti tazammun eden bir nevi fiillerin yaratıcısı mevkiindedir.
Sizin saadet dediğiniz husus, kainatta ve insan gayrişuurunda
mevcut olan hakikatlerle karşılaşmaktan mütevellit, şuur sathında
hissedilen bir tamlık duygusudur. Bu tamlık duygusu, insan
realitesiyle, hakikat arasında irtibatın kurulmasından hasıl
olur. Mutluluklar devamlı olamaz. Devamlı olmalarında da bir
zaruret mevzuu bahis değildir. Hakikatler arasında mevcut
olan realitelerle, varlık, bir şuur projeksiyonu ile şuur
sahasında gezmek, dolaşmak, teneffüs etmek (suretiyle), bütün
benliğiyle bu realitelerin içerisinde fiiliyatta bulunduktan
sonra, bir mozaik süslemenin içerisinde bulunan pek kıymetli
mozaik parçalarına rastlar gibi, hakikatlerle yüzyüze gelir.
Ve hakikatler ardarda sıralanmış merdivenler gibi temadi edip,
huruç etmez.
Hakikatler her yerde, fakat seyrek kalıplar halindedir. Bu,
tekamülün zaruretinden hasıl olmuştur. Yani, aralarında mevcut
olan hadiseler, varlıklar için birer talimgah olur. Yani,
merhale merhale... İşte varlık, eğer saadetini arıyor, bu
saadeti devam ettirecek vasıtaları da bulmaya çalışıyorsa,
bu hakikatler arasındaki irtibatı bulmakla, bir hakikatten
diğerine geçmeye bakmalıdır.
Sözlük:
hasıl: meydana gelen, elde edilenlerin hepsi
haseb: dolayısıyla, -den ötürü
icabet: bir çağrıya gitme, bir emri yerine getirme
sadır: çıkan
tazammun: kapsama, içerme
mütevellit: doğan, hasıl olan, çıkan
temadi: uzama, sürme, sürüp gitme
huruç: dışarı çıkma, çıkış

Birleşik
İnsanlık Realitesi
Celse : 147
Tarih : 21.05.1971
Konu : Birleşik İnsanlık Realitesi
Birleşik İnsanlık Realitesi, bu, bütün insanlığı tesiri altına
alabilecek fevkalade yüksek ve kuvvetli bir şuur alanıdır.
Bu şuur alanının, merkezi ile en dış kısımları arasında bir
ihtizaz farkı mevcuttur. Yani bu realitenin bütün şartları
içerisinde bulunabilen varlıklar olabildiği gibi, yarı yarıya
bunu tatbik edebilen varlıklar da bulunabilecektir. Fakat
şimdiki insanlık realitesinden çok daha yüksek olarak bir
ahenk, bir bilgi, bir seviye ve bir dayanışma içerisinde yaşayabileceklerdir.
Kainatın hiç bir noktasında, mevcut bulunan varlık sistemlerinde,
tek şekilli, tek düzenli bir tekamül mihrakı mevcut değildir.
Daima en seyyalinden, en kesifine kadar, muhtelif varlıklar
bulunabilir. Fakat onların, yüksek bir şuur sahasının etkisi
altında, umumi ahengi sarsmadan, kendi ihtiyaçları çerçevesinde
kalarak, tekamüllerini geliştirmeleri daima mümkündür. Sizin
verdiğiniz tarifler de, birleşik bir insanlık realitesinin
hangi hizalarda, hangi iltisak noktalarında biraraya gelmesi
mümkün olduğunu göstermektedir. Söyledikleriniz, hepsi, bilgi
ve seviyenize göre makbuldür. Kabule şayandır. Fakat Birleşik
İnsanlık Realitesi'nin en mümeyyiz vasıflarından başlarsak:
Birincisi: Mutlak bir Allah'ın en kuvvetli, en hakikate yakın
tarzda anlaşılması, kabulü bahsinde hiçbir şek ve şüphenin
kalmamasıdır. Öyle ki, beşeri dimağlardan intişar edecek olan
tasavvurlar, anlayışlar, imajlar, tamamlayıcı tarzda aynıdır.
İkinci mümeyyiz vasıf: Varlıkların hepsi(nin), kendileriyle
kainat arasındaki bağları açıkça bilmesidir.
Üçüncüsü: Varlığın madde üzerindeki esaretinin, maddeye yardım
ve hakimiyete dönmesidir.
Dördüncüsü: Bütün beşeri, eski, yıpranmış, kullanılmış, dejenere
olmuş tüm realitelerin, büyük ve fevkalade geniş bir hoşgörürlük
içerisinde hakiki yerlerine oturtulmasıdır.
Ve nihayet ferdi olarak, bütün insanları bir görmektir. İnsanı
sadece insan olarak görmektir. Bütün beşeri yükümlerden soyulmuş
olarak, insanı insan olarak görmektir.
Sözlük:
ihtizaz: titreşim
mihrak: odak
kesif: yoğun
iltisak: yapışma, kavuşma, birleşme
şayan: uygun, değer
mümeyyiz: iyiyi, kötüyü, doğruyu ve yanlışı ayıran
vasıf: nitelik
şek: sanı, zan
dimağ: beyin
intişar: yayılma

Beşer
Varlığının İlk Modeli
Celse : 148
Tarih : 04.06.1971
Konu : Beşer Varlığının İlk Modeli
‘Beşer varlığının ... (yeryüzünde) mevcudiyetine imkân veren
şartlar teşekkül ettikten sonra, bir bedenin meydana getirilmesi
zarurî olmuştu. Bedenin hâsıl olması için gereken bütün malzeme,
şüphesiz sadece yeryüzünde mevcut değildi. Dünya insanı, yani
beşerin ilk numuneleri, ilk tipleri, yeryüzünde meydana gelmemiştir.
Beşer varlığının ilk modeli, yani sizlerin şu andaki fizik
ve psişik yapınızı teşkil eden her türlü unsurunuzun muhassalası
olan bir insan, bir beşer, yeryüzünde önce mevcut değildi.
Bunun ilk mevcudiyeti, arz dışı bir varlık olarak başlamıştır.
Yani dünya üzerinde beşerî fakülteyi ibda etmek üzere, İlâhî
düzende hak ve salâhiyet sahibi olarak vazife almış olan Mekanizma;
bir insan tipinin hâsıl olması için gerekli gücü haiz olarak,
birtakım kuvvetleri harekete geçirmiştir. Böylece, kâinatta
meknuz serbest enerjinin istimali suretiyle, insan tipinin
meydana getirdiği fizik hüviyet teşkil olunmuştur. Fizikî
hüviyetin teşkilinde cari olan vetire, yeryüzünde mevcut olan
maddî vasıtaların terkip edilmesi tarzında tecelli etmiştir.
Yani ki, yüksek bir organizmanın teşkiline medar olacak, yüksek
evsafta ve liyakatte bulunan madde seçilmiştir. Bu yüzden
beşer insanının tekâmül hattı ile beşer olmayan insanın tekâmül
hattı arasında bir hayli (fark) vardır. Beşer insanının, yani
yeryüzü insanının diğer bir plânetteki insandan farklı pek
çok tarafları vardır. Onun bu farkı, öncelikle kendi öz yapısında,
maddesel öz yapısında mevcut olan hususiyetlerdir. Çünkü onun
devşirildiği, toplandığı ortam, galaktik bir hüviyeti haiz
değildir. Yani, bütün sistemler için cari olabilecek bir kudrette
değildir. Arz için cari olan bir kudrete sahiptir.’
Sözlük:
Muhassala: Bileşke
Hâsıl: Meydana gelen
Haiz: Sahip
Meknuz: Saklanmış
İstimal: Kullanma
Cari: Geçerli
Vetire: Süreç
Evsaf: Bileşke
Terkip: Birkaç şeyi karıştırıp meydana getirme
Medar: Sebep; vesile

|